23 Ocak 2015 Cuma

İlk Sigara

İlk Sigara
(Veysel Kaygusuz)

sabah kalktım, çıkacağım evden. kapı açılmıyor. içerde kaldım. uğraştım şak şak. açıldı. bu sefer de kapanmıyor. çağırdım ahmet'i. ayakkabısını kapıda çıkardı, girdi içeri. "girsene ayağınla." dedim. girmedi. rahatlatayım diye ekledim: "tabi dün temizledin yengeyle evi, kıyamadın girmeye." ağzındaki yarım sigarayı silkeledi koridora. sonra güldü.
bir iki denedi, sertçe kilitledi; açtı. anahtar çıkmıyor bu sefer de. *ikti anasını kapının. "hocam bozulmuş bu!" dedi, kimsenin hastalığını anlamadığı bir hastaya teşhis koyan doktor orgazmı yüzünde.
küllük istedi. prestij'ini söndürdü. "ben anahtarcı çağırayım, kapı açık kalsın; nasıl olsa apartmandayım. bir şey olmaz hocam." dedi. "kitap mı çalacaklar amk, ne var evde?" dedim. yine güldü. gülme ahmet asabım bozuk, sabahları lanetin tekiyimdir, diyemedim. verdim anahtarı. "yaptır  işte, ne gerekiyorsa." asansör kattaydı. indik birlikte. dünkü temizlik parasını cebine sıkıştırdım, görmez tarafından. içi içini yedi ibnenin, kaç lira verdim göremedi diye.
çıktım hava güzel. aç açına sigara içmem. yak bir tane dedi tepemdeki güneş. yaktım arabanın çakmağıyla. telefonum çaldı. baktım apartmanahmet. "efendim ahmet?" dedim. efendim diye açarım telefonu. arayan bilir. "abi göbeğin değişmesi gerekiyormuş. murat abi öyle söyledi. "hızlı konuşuyor. kontörü gidiyor çakalın." kapat ben arıyorum se"ni demeden kapattı. umarmış. hiç şaşırtmıyor insanoğlu beni.
"abi şimdi normalde yüz liraymış ama bize yetmişe yapacak, gelsin mi çilingir?" "adisinden takmasın bu ahmet?" "olur mu abi, hep çalıştığımız adam." hep çalıştığınız da beş ayda ne oldu kapıya amk. adiymiş işte!" "elektronik gibi düşün hocam." abiydim, hocam oldum." beş yıl da gider beş ay da. şans yani hocam." hocam ikiledi. "tamam ahmet gelsin yapsın." "parasını napacaz abi?" hocada para yok abide var. "ahmet bir içirmedin ilk sigarayı. gelsin don kişot'tan alsın." "anlamadım hocam kimden alsın?"
cinnet yok diyor sevdicek psikolog. nasıl yok ya nasıl yok!
"kapat ahmet, dönüyorum."


Göç Saati

GÖÇ SAATİ
(Veysel Kaygusuz)

Necla
Ablam üniversiteyi bitirip öğretmen olunca halamların bir tanışı görücü geliyor ablama. Oğlan da öğretmen olunca işler çok kolay oluyor. Hem ablamın uzak kentteki öğretmenliği anneme yakınlaşacak. Her şey ne de kolay oluyor. Yeni bir ev düzeni, yavaş yavaş ödenecek taksitler… Hem babam da destek çıkacak biricik kızına. Bir şeyin bu kadar kolay gelişmesi o şeyin ne kadar da zor süreceğinin habercisi değil midir?
İlk yılları bitmeden ablamın ablalıktan terfisi, anneliğe adımı. Büyüyen karnı, büyüyen sorunları hepsi aynı döneme denk geliyor nedense. Bazı günler bizde yatmaya başlıyor ablam. Babamdan gizli ağlanıyor mutfak köşelerinde. Benim üniversiteyi kazanmam bir trajediyi geciktiriyor. Ama sadece geciktiriyor. Üniversiteye gidiyorum ne mutluluk! Valizimde bu evi taşımayacağım.
Benim kocam Necla’nın kocası gibi olmayacak.

Cemil
Yakışıklı abim. Liseyi bile zor bitirmiş. O günleri pek hatırlamıyorum. Babam çok döverdi abimi onu net hatırlıyorum ama. Günübirlik girilen işler, dikiş tutmayan bir hayat.
Bir akşam abim, Gebze’de yüksek maaşlı bir iş bulduğunu, arkadaşının da aynı fabrikada çalıştığını heyecanla anlatıyor. Annem biricik oğlunu oralara gönderemeyeceğini biraz da babama sitem edercesine söylüyor. Abimin iştahı annemin sitemine yenik düşüyor. Anne oğul ilişkisi tarihsel gelişimini bir kere daha yerine getiriyor.
Valiz hazırlanıyor, ardından su dökülüyor. Birkaç ay annemin hesabına para yatıyor. “İyi ki gitmiş Cemil’im!” diyor annem, “Burada ne yapıyordu ki babasından kaçtıydı zati.”
Dökülen su çabuk getiriyor abimi. İş arkadaşının düğününde gelin arabasını kullanıyor abim. Gelin, damat ve abim ölüyor.
Arabanın ön koltuğundaki bira şişesi kırıkları içime batıyor.


Gülizar
Evimizin neşesi. Gıptayla izliyorum evdeki hallerini. Onun rahatlığını hiçbir zaman kuşanamamış olmak anlamlandıramadığım bir saygı beslememi sağlıyor Gülizar’a. Babamın yanağını sıkar, anneme küfreder, kadınlarla günlerde onlar gibi kadınlaşır…
Bir akşam yurttayken onun telefonuyla fırlıyorum yataktan. “Abla evleniyorum.” Sesindeki mutluluk içimi rahatlatıyor. Vizeler arası tatile getiriyoruz nişanını. Sonra da düğün. Arayı fazla uzatmıyoruz bu sefer. Necla’daki yanlışa düşmüyoruz. Eniştemi ben de seviyorum. Necla’nın kocasına pek benzemiyor. Çok sonra anlıyorum ki aslında kimse kimseye o kadar da benzemiyor.
Polismiş. Annem uzak bir kente gelin gidecek kızına bu sefer üzülmüyor nedense. Gülizar’ın mutluluğu, annemin rahatsız eden rahatlığı, babamın suskunluğu arasında Kütahya’ya gelin gidiyor Gülizar. Çinigar’da iniyor otobüsten. Eniştem bavulları almaya giderken ardından bakıyor Gülizar. “Orda âşık oldum abla” demişti bir seferinde. “Yüzüme öyle bir ayaz vuruyordu ki felç oldum sandımdı.” diye de eklemişti.
Üç ay sonra eve dönüyor Gülizar. Beni de çağırıyorlar. “Bir daha gitmem.” diyor. Nedenini hiç söylemiyor. İşin garibi eniştem de arayıp üstelemiyor. Alıp dışarı çıkarıyorum Gülizar’ı, bir parka gidip oturuyoruz. Karşılıklı birer sigara yakıyoruz. Çayını karıştırırken Gülizar’ın yüzüne bakıyorum belli etmeden. Bir insan bu kadar kısa bir sürede bu kadar hızlı nasıl yaşlanır anlamıyorum. Siyah beyaz Türk filmlerini ancak Gülizar’ın yüzüne bakınca anlıyorum. Bir gecede beyazlaşan saçlara güldüğüme, Selim’le o filmlerin dalgasını geçtiğime utanıyorum.
“Ne oldu Gülizar?” diyorum, sevecen bir abla tonu var sesimde. “Abla boş ver.” diyor “anlatılmaz şeyler bunlar. Çinigar’da âşık olduğum adam değil de yüzüme vuran ayaz ve felçlik kaldı Kütahya’dan bana.” “Dövüyor muydu seni?” “Hayır abla hayır.” Cümlesini bitirmeden öyle bir ağlamaya başlıyor ki…
Gülizar’ı ağlarken ilk görüyorum.

Mahir
En küçüğümdü. Cemil abimin tıpkısı. O kadar benziyordu ki abimin acısı hep taze kaldı evde. Uzun yaz tatillerinde bütün zamanımı onunla geçirirdim. Her şeyi rahatlıkla konuşabildiğini söylerdi benimle. İlk sigarasını benimle içmiş. Bizimkiler uyuduktan sonra kimi geceler sabaha kadar otururduk. Arada da demlenirdik. “Ben okumayacağım abla, hep bu evde olacağım. Anneme ve sana bakacağım.” “Hele bir bitir de ortaokulu bakarız.” diye geçiştirirdim. Çok güzel bir yüzü vardı. “Kız gibi lan!” dermiş arkadaşları. Huzur bulurdum yüzünde.
Bir Selim’in bir de Mahir’in yüzü…

İsmail
Babamızdı. Asırlık çınarımızdı. İçten çürüdüğünü göremedim.

Elmas
Annem. Hiç eskisi gibi olamadı. Delirdi. Hele babamı kaybedince…


Hayat Bilgisi Dersi


Hayat Bilgisi Dersi
(Veysel Kaygusuz)

bu bebe, arada ziyaretime geliyor ve hiç susmuyor. gerekli, gereksiz hep konuşuyor. ablasıyla bir şey konuşmaya kalksak araya giriyor. o konuyla ilgili sözcüğünün yettiğince fikir beyan ediyor. bugün eşanlamlı sözcükleri öğrenmiş. beni sınav yaptı. bilmeme şaşırdı. çocuklar her şeye şaşıyor. büyükler şaşırma yetisini yitirmiştir. sonra yedi tane eksisi varmış. beşini, öğretmeninin leptopundan gogula girip ligtv'yi açıp akıllı tahtaya yansıttığı için; ikisini de silgisinin parçasını ararken almış. yani, diyorum seyyar satıcı gibi ortalıkta dolaşıyordun. he, diyor.
en sevdiği ders hayat bilgisiymiş. niye, diyorum. eee, çok kolay çünkü, diyor. hayat yani baba diye de ekliyor. ben o dersten kaldım lan, diyorum. nasıl yaa diyor dudağını büzüştürerek. bir şey yok, diyorum. anlamıyor. iyi ki anlamıyor.
bugün iyice cozuttu. en son boy aynasının önüne geçip göbeğini açıp, sıkıp bişiler yaptı. gel bak baklavaya, dedi. harbi lan, ne zaman oldu bu, diye sordum. epeydir var, dedi bilgiç bok.
2.sınıfı Adana'da okuyacakmış. kuzenin okuyamıyormuş ama. eğitimi kötü olmasın oraların, diyorum. laf ebesi çakal: iyi işte hep birinci olurum, diyor.
öpüp susuyorum.

1978 Yazılı Tişört

1978 Yazılı Tişört
(Veysel Kaygusuz)
önce kumralmış saçlarım. gülme! fotoğraflarım var. annem: "avusturya'nın şampuanından mı güneşsizliğinden mi bilmiyorum da kıvır kıvırdı, kumraldı saçların oğlum." demişti o fotoğrafları sorduğumda.
üzerimde 1978 yazılı beyaz bir tişört var. ablam da yanımda, o zamanlar tosunumsu ablam. onda da aynı tişörtten var. sonra annem dayanamamış oralara. "dil bilmem, komşu ağırlayamam. kapıdan dışarı çıkamam. baban ağır işçi. sabahın beşinde gidiyor işe. gece geliyor işten. böyle büyük marketler var. oraya götürüyor bazen baban. sen gavur kadınların kucağında reyon reyon gezdiriliyorsun. gözün kocaman. sana nazar boncuğu takmaktan, dua okumaktan helak oluyorum." almış, gelmiş bizi.
ben döner dönmez sarılık olmuşum. öleceğim sanmışlar. peygamber sünnetli ve adaklı bir isimle doğduğumdan Allah beni korumuş. hâlâ da koruyormuş. annem öyle diyor. şıhları var, onlar da koruyor. ama altı yaşımda yaramazlık yaptığım bir gün kaynar suyu sol koluma döktüğümde korumamış. en acılı, ağrılı yılımdı. motosikletiyle pansumana eve gelen Ali amcanın komiklikleri, ninemin masalları olmasa yatmaktan sırtım uluyacaktı. o yıllardan sol koluma yara kaldı, kocaman. çocukluğum o utançla geçti. saçmalık işte.
neyse sonra büyüdük. insan çabuk büyüyor. şakaklarıma aklar düşmeye başlayınca riçırt giyır'a benzeyen yakışıklı babam, -ki o zaman rahmetli değildi- hah şimdi bana benzemeye başladın lan, dedi. eee, saç bu. şakaklarla kalmıyor. sarıveriyor kafanı gri, ak şeysiler.
insan yaralarını sarınca ya da unutunca kendiyle sohbet edebiliyor. denize girebiliyor yüzme bilememesine sebep sol koluyla. ne bileyim bir kadını sarabiliyor. saçtı, tüydü, kıldı deyip geçmemek lazım. benim ahvalim buncaz şimdilik.
annemin beni koruduğuna inanan Allah hepinize rahatlık versin. iyi uykular.


18 Ağustos 2014 Pazartesi

Siyasal / Toplumsal İkiyüzlülük

Suriyeliler Mevzusu: 
Siyasal/Toplumsal İkiyüzlülük

Suriye’deki iç savaşa “Mazlum halkların yanındayız.”düsturu ile gayri resmi biçimde dâhil olan; ancak işin doğrusu bir taraftan Neo-Osmanlıcılık, diğer taraftan Ortadoğu’ya dair dar mezhepçi bir bakışla emperyal rüyalar gören AKP iktidarının evdeki hesabı çarşıya uymadı yine.

Üç ayda Esad rejiminin devrileceğini var saydıkları bu “kirli” savaşa dair “eski” Türkiye’den kalma “derin” devlet diye yutturulan yapıların AKP döneminde de (Yeni Türkiye) oldukça “sığ” kaldığını bir kez daha görmüş olduk. Türkiye dış politikasının “sığlığı” son dönemdeki IŞİD tarzı yapılanmaların Moğolları andıran barbarlığı ve kör şiddeti ile iyice ayyuka çıkmış durumda.
           
“Komşu”daki yangına körükle gitmenin doğal sonucu olarak sınır kentleri başta olmak üzere, savaşın getirdiği ölümden, yıkımdan kurtulmak için Suriyeli halklar kendilerince “güvenli” addettikleri Türkiye’ye göç edip mülteci hayatı yaşamaya başladılar.

AKP iktidarı da Suriyeli halkların Türkiye’ye göçüne “Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez.” anlayışı ile yaklaşıp - her türlü dış yardım talebini de reddederek - savaş sonrası oluşacak ganimetten tek başına nemalanma hesabıyla sınır illerine kamplar yaptırarak Suriyeli göçmenlere asgari düzeyde yaşam alanları oluşturdu.

Tabii ki kamplarda kalmayı tercih etmeyen büyük bir kalabalık da kentlerde kendilerine “yeni bir hayat” kurma umuduyla yollara düştü. Denetimsiz, kontrolsüz ve kaçak yollarla kent merkezlerine yerleşen Suriyeli kalabalıkların, sosyal ve ekonomik hayata dâhil olmaya başladığı ilk günlerde bunu büyük bir ranta dönüştürme hevesindeki fabrika patronlarından tutun da mahalledeki berbere, kasaba, dürümcüye kadar büyük-küçük ölçekli gelir sahibi kesimler “mağdurlara/mazlumlara yardım”söylemini de kendilerine örtü edinerek yeni bir kazanç kapısı elde etmenin şehvetiyle avuçlarını ovuşturdular. Hatta Gaziantep’in kadın belediye başkanı o günleri “Suriyeliler şehrimize ilaç gibi geldi.” diyerek özetlemişti.

Suriye’deki iç savaşın üzerinden üç yıl geçti ve gelinen noktada kent merkezlerinde sosyo-ekonomik patlamalar başladı.

Dört yüz bini aşkın Suriyeli mültecinin akınına uğrayan Gaziantep’in nüfusunun iki milyona yaklaşması, kira artışlarının %300’leri bulması,  Suriyeli kızlara/kadınlara dair utanç verici bir pazarın oluşması, kent yerlisi emekçi sınıfların Suriyelilerin ucuz iş gücü olarak görülüp çalıştırılmasından dolayı iş ve gelir kaybına uğraması gibi temel problemlerin yanı sıra, Suriyeli göçmenlerin işledikleri kimi “kabahatler” de gerekçe gösterilerek kitlesel saldırılar, linç girişimleri meydana geldi.

Siyasal iktidar ikiyüzlülükle “şahane mazlumlar” edebiyatı yaparken, toplumsal yapı da “mağdurlara/mazlumlara yardım” teranesi ile var olan durumdan her anlamda azami rant gözeterek toplumsal ikiyüzlülüğün “güzel” bir örneğini sergiledi.

Tabii ki kent ahalisi içinde gerçek manada insani duyarlılık gösterip Suriyeli mültecilere olanakları dâhilinde yardım edenleri yok saymak, linçten kaçan Suriyeli bir aileyi “Bir daha Sivas, Maraş, Çorum olmasın.” duyarlılığıyla evinde saklayan Hüseyin Enver’i görmezden gelmek de olmaz.

Sonuç olarak, AKP iktidarının “sorumsuz” savaş politikalarının mağduru, sadece Suriyeliler değil; AKP'ye % 60 oy veren Gaziantep de savaş mağduru...

Olaylar esnasındaki bir duvar yazısı
Gaziantep’teki “Suriyeliler” problemi, mevcut siyasal iktidarın savaş politikalarının dış politika arenasındaki iflasından sonra, ülke içinde de sosyo-ekonomik düzlemde iflas ettiğinin açık göstergesi. O nedenle eleştirilecek, tepki gösterilecekse bu savaş politikaları eleştirilmeli.

Alman felsefeci Theodor W. Adorno’nun başyapıtı sayılan “Minima Moralia”dan bir alıntı ile bitirelim: "Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir." 


9 Ağustos 2014 Cumartesi

CB seçimlerine dair

CB seçimlerine dair


Bölüm 1) 

Bugün olup bitenlere baktığımızda 2002 seçimlerinden bu yana günümüz Türkiye toplumu olarak iki cendere arasına sıkıştırıldığımız iddia edilebilir:

Birisi, neo-İslamcılar diye de adlandırabileceğimiz Anadolu’nun muhafazakâr ve dindar geleneklerini taşıyan, modernist çizgiler de barındıran; aynı zamanda Müslüman orta ve yoksul sınıfları bir araya getiren ve çoğunlukla AKP etrafında kümelenen anlayış.

Bu çevreler, CB seçimlerinde, malum, Recep Tayip Erdoğan’ın adaylığı etrafında toplanıyor. Bir dönem bürokratik Türk-İslamcı statükoya ve Kemalist-askeri vesayete karşı mücadele ettiğini, “ileri” demokrasi mücadelesi verdiklerini söyleyerek bugüne kadar kendilerini iktidarda tutmayı başaran bu çevreler, bugün gelinen noktada bizatihi anti-demokratik uygulamaları ve nefret söylemi ile toplumsal kamplaşmayı derinleştirici bir tutum içerisine girerek karşı oldukları, mücadele ettikleri statükonun ve vesayetin kendisine dönüştüler.

Bu nedenle, CB seçimleri dolayısıyla gündemleştirmeye çalıştıkları “Yeni Türkiye” söylemi; paketi janjanlı, renkli, albenili; ancak içeriği itibariyle “eski” Türkiye’ye ait, son kullanma tarihi çoktan geçmiş teorik ve pratik “alışkanlıklarla” dolu.

Diğeri ise, kendilerini Mustafa Kemal’in laik ve cumhuriyetçi mirasının bekçileri olarak gören, geleneksel şehirli CHP-MHP ve askeri yapıyı temsil eden TSK etrafında var olmaya çalışan “endişeli” modernist anlayış.

Bu çevreler de CB seçimlerinde Ekmelettin İhsanoğlu’nu Çankaya’da görmek istiyor. “Eski” Türkiye’nin devamından yana olan, Türk-İslamcı bürokrasi ile Kemalist vesayetçi ordunun bir nevi “eş-başkanlığında”, “Enverci” bir refleksle “kaybedilen kalelerin yeniden fethedilmesi” hayalini kuruyorlar ve CB seçimleri dolayısıyla bu hayal uğruna, bir dönem kanlı bıçaklı oldukları (Ergenekon ve Balyoz davaları) Gülen Cemaati’yle de yan yana geldiklerini bir kenara not edelim.

Daha önceki yazılarımızda da vurgulamaya çalışmıştık, topluma sundukları gelecek/reva gördükleri muamele bakımından bu iki yapının birbirlerinden farklı olmaları şöyle dursun; bu yapılar geçmişten günümüze birbirini besleyen, temiz olmaktan uzak, siyaset kültürlerini birbirine aktaran bir pratiğin içinde oldular. Yakın dönem Türkiye tarihi objektif olarak okunduğunda (özellikle 1950 sonrası) ne söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılabilir sanırım.

        Üç dört yıl önce,  Sabah grubunu yöneten Dinç Bilgin’in çeşitli medya kuruluşlarına verdiği röportajlardaki “günah çıkarma” seanslarını izlemiştik. Hatırlayalım: “Hayatım boyunca İzmir ve İstanbul dışına çıkmayışıma rağmen, hayatımda Kürt ya da Alevi neredeyse hiçbir insan tanımamışken, onlar hakkında ordu içindeki bazı unsurların baskısı ile yanlı/taraflı birçok manşet attım, çok günaha girdim. O dönemde siyasetçilerden çok, generallerden çekinirdik ve çok uyarı alırdık.”

Evet, yukarıdaki alıntıda yer alan “ordu, general” sözcüklerinin yerine “AKP- Recep Tayyip Erdoğan” kelimelerini koyarak tekrar okuduğumuzda “eski” Türkiye ile “yeni” Türkiye arasında “ÖZ”e dair bir şey değişmediğini, AKP’nin “sivil Kemalizm” den başka bir şey olmadığını görüp anlayabiliriz.

Bugün karşı kutuplarda yer alan bu iki yapının 12 Eylül öncesi ortak düşman ilan ettikleri devrimciler, sosyalistler, komünistler, Aleviler, Kürtler ve diğerlerine karşı nasıl ittifak yaptıklarını da unutmamak gerekiyor.

Bölüm 2)

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan politik duruş, bu iki yapının siyaset yapma biçimini de reddeden, toplumsal dinamiklere dayanan, teknolojinin insanlığı getirdiği aşamadan da faydalanarak doğrudan/radikal demokrasi yöntemlerini kullanıp yeni bir siyasetin, toplumcu bir siyasetin ağlarını örmektir.

Peki, Türkiye toplumu buna hazır mı?.. 

CB seçimleri vesilesiyle Türkiye toplumunu yukarıda özetlemeye çalıştığımız geleneksel anlayışlara mahkûm etmeyen, alternatif bir siyaset, gelecek anlayışıyla “Yeni Yaşam” çağrısı yapan Selahattin Demirtaş çizgisi, “güzel bir ihtimal” olarak umut olmanın işaretlerini barındırıyor.

“Radikal demokrasi, barış, herkes için adalet, inanç özgürlüğü, ekolojik toplum, örgütlenme” gibi diğer iki adayın aklının ucundan dahi geçmeyen ilkeleri ile kadına, çocuğa, gençliğe, sistemin ezdiği erkeğe, LGBTİ bireylerine dair söylemleriyle tünelin sonunda ışık görmemizi sağlayan, politik duruşuyla “ortak vatan”da özgür ve onurlu yurttaşlar olarak bir arada yaşayabileceğimize inancımızı tazeleyen bir CB adayı olarak Selahattin Demirtaş önemli bir toplumsal-siyasal aktör olarak yer alıyor.





 
CB seçimleri gösterdi ki seçim, bir makama kimin sahip olup o koltuğa kimin oturacağından ibaret değil; geleceğin, yarının nasıl olmasını istediğimize dair bir tercih.



Sunay Akın’ın dediği gibi: “Tarih dediğin, aslında yarının ta kendisi…

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Ah, Şu Suriyeliler Olmayaydı!..

Ah, Şu Suriyeliler Olmayaydı!..


Başpınar’da bir fabrikada asgari ücretin yarısından daha az bir ücretle çalışan ve tabii ki “Allah’tan sigortalı” olan Suriyeli işçiler buhar kazanının patlamasıyla hayatını kaybeder ya, hemen kentin “ileri gelenlerince” el çabukluğuyla üstü örtülür.

Koskoca belediye, kentin ana caddelerinden birinde düzenleme, iyileştirme çalışması yapar, taşeron firma günlüğü 10-15 TL’den Suriyeli çalıştırır ya, kesin haberimiz yoktur bundan.

Her gün kebap yediğimiz lokantada/dürümcüde, karın tokluğuna ve dükkanda yatıp kalkmanın karşılığında çalışan daha bıyıkları terlememiş Suriyeli çocuklar/gençler “kaderlerinin çilesini” doldurur ya, bu da onların kaderiymiş deyip kebabımızı yemeye devam edelim, afiyet olsun!..

Savaştan kaçıp canını, çoluğunu çocuğunu zor kurtarmış Suriyelilere 200-300 TL etmeyecek derme çatma gecekondu bozması evlerimizi; hatta araba garajlarımızı, 500 TL etmeyecek 40 yıllık döküntü apartman dairelerimizi 1000 TL’ye “kakalarız” ya, geceleri yastığa başımızı koyup o hak edil(me)miş, “lanetli” paranın hayaliyle uyuruz.

Dedelerimizin, babalarımızın, amcalarımızın “türlü ihtiyaçlarını” görsün diye savaş mağduru Suriyeli ailelerin yaşını doldurmamış kızlarını/kadınlarını 3000 - 5000 TL karşılığında satın alıp imam nikâhı kıyıp her haltı yeriz ya, sonra da bizden ahlaklısı/imanlısı olmaz.

İnönü Caddesi üzerindeki Kilis garajının üst tarafında her gün sabahın köründe dikilip inşaat başta olmak üzere, aklımıza ne gelirse, her türlü işi 10 - 20 TL karşılığında yapmaya hazır, her yaştan Suriyeli işçiyi “sen gel, sen de gel, sen gelme ayı” tavrıyla seçeriz ya, patronluğumuzun bir tarafı kabarır.

Uzatmayalım, kentin her türlü iş/emek isteyen alanında ucuz iş gücü olarak çalıştırmaktan hiçbir rahatsızlık duymadığımız, paralı olanlarını ise keyifle “söğüşlediğimiz” Suriyelilere dair son günlerde “Artık bunları istemiyoruz!” babında serzenişler, yerini fiili saldırılara bırakmaya başladı.


Yabancısı değiliz bunların. Çünkü, “marka şehir” ve “barış şehri” olarak yutturulmaya çalışılan kentimizde bir dönemin “aklıselim” tespitlerinden biri şuydu: “Doğu’dan geldiler (Kürtler kastedilerek), şehrimizi mahvettiler.” Bu “sihirli” tespit, her türlü kötülüğü açıklamakta kullanılıyordu. Sanayileşme sürecinin ve ülkedeki çatışmalı dönemin yarattığı doğal sonuçların sorumlusu olarak Kürtler ilan ediliyordu, bugün de Suriyeliler kentteki her türlü kötülüğün müsebbibi olarak algılanıyor, işin kolayı bu çünkü.

Suriye’deki iç savaşın bu boyuta gelmesinde şairin dediği gibi “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”  durumu varken, mevcut iktidarın dış politikası iflas etmişken “bizim elimizden gelen tek şey”, kentteki Suriyelileri günah keçisi ilan etmek.

Kent, Suriyelileri ötekileştirip şehirden “aforoz” etmenin “sinerjisini” alttan alta oluştururken, bu sorunu çözmesi gereken “şehrin ileri gelenleri” ne yapıyordu, peki? Onlar, daha çok, kapalı kapılar ardında “emlakçılık” oynuyorlardı.


Son bir şey daha: Sabah akşam Müslüman Suriyeliler için "Buradan gitsinler." diyen kentliler, dün ellerinde Filistin bayraklarıyla Gazze için yürüyordu.

Not: Bu yazı yayına hazırlandığı sırada Gaziantep Demokrasi Meydanı'nda "Suriyelileri İstemiyoruz" mitingi yapılıyordu. Sonrasında polis müdahalesi ile 20 kişi gözaltına alındı.

Mitinge dair dikkat çeken önemli noktalardan biri de mitinge katılan yaklaşık 500 kişilik grubun çoğunluğunun 18 yaşın altında olmasıydı.

Haberin detayı için:  http://gaziantep27.net/asayis-2-gozalti-478652.html  

Konunun basında işleniş biçimine dair birkaç örnek

İki şey söylemek gerek: Birincisi, "memur" ifadesinden sonra "virgül" kullanılmalı.
İkincisi, memurların ev bulamaması Suriyelilere ev sahiplerinin iki, üç katı ücrete ev kiralamaları.
Hazır kiracısını çıkarıp Suriyelilere yüksek ücretten ev veren onlarca örnek var.

Yine iki şey söylenmeli: Birincisi, "Suriye'li" kesme işareti kullanılmaz.
İkincisi, esnafı tedirgin eden şey, Suriyeli mülteciler değil; onların buralarda iş yerleri açıp
kendilerinden çok daha uygun fiyata mal satacak olması.

İki şey söylemeye devam: Birincisi "Suriyeli plakalı" olmaz, anlatım bozukluğudur;
"Suriye plakalı" olur.
İkincisi, haberin sunuluş biçimi "Suriyeli plakalı bir araç... çarptı ve..."
Soru şu: Haber, bir aracın dört kişilik aileye çarpması mı;
yoksa çarpan aracın Suriye plakalı olması mı?

Yorumsuz!..

Yorumsuz!..

Geleceğimiz nokta burası mı olacak?..