31 Aralık 2010 Cuma

2011 Yeni Yıl Kutlaması...

Küresel kapitalizmin

kalıcı olduğunu kabullenmeyip 

"rüyalar"ına sahip çıkanlara...



27 Aralık 2010 Pazartesi

Bükreş Metrosu'nda...

Orada… Bükreş Metrosu'nda...
www.huseyinovayolu.com

-I-

orada…
duruyorsun
kaldırımdaki bulutlar
tanığımdır
gri ve hüzünlü
ne bir ses
ne bir gölge
 ne de bir nefes

-II-

orada…
gümüşten gözyaşları
pusuya düşürülmüş
yorgun, yenilmiş bir kentte
yer altı inlemekte
bu gökyüzü sana bana dar*

-III-

www.huseyinovayolu.com
orada...
insanlar yaban
yağmur yağıyor ağustos ortasında
sokaklar yaman
memleket bir damla yaş gözünde
yaşasın
monemetul revolutie*

-IV-

orada...
zaman akıp giderken
çizgiler çizer
bazen teğet geçen
bazen kesişen
hayat seni düşündürür
alıştıramaz kendine…
aaahh!..
kalabalıklar
seni benden saklar*
istasyonlar harf harf adını sayıklar

-V-

orada...
iner şafağın alacasında
karıncalar ordusu
şehre
kenar mahallelerden
ve
dirlik düzenlik
esamesi okunmayan umuttur

www.huseyinovayolu.com
                                                               
 -VI-

orada...
duvarlar kan siyahı
bir gazete sürmanşette
25 aralık 1989
“idam edildiler!..”
gözü(n) aydın
gözü(n) yaşlı bükreş




-VII-

orada...
bir insan nereye gider
bir asker kışlaya döner
omuzlarım beni alıp sıkıntıya gider
bir şehir kendine ilerler
adım adım

-VIII-

orada...
sarımtırak bir müzik çalar sürekli
mevsim sonbahar
ve yaprak döker sol yanı bükreş’in
her dem

-IX-

orada...
caddeler geniş
yollar uzun
binalar büyük büyük
 gri
ve
 kederli

-X-

orada...
her şeyin özeti 
(kırmızıyla yazılacak siyaha
İNAT )
bütün metro istasyonları dinamitlenmeli
kızıl’ın kara’ya hükmettiği zamanlarda                   

                                                         aralık – 2007 

www.huseyinovayolu.com

***
iyi ki varsınız...
* Italo Calvino'nun "Görünmez Kentler" i
*Edip Cansever
*Behçet Aysan
*Bulutsuzluk Özlemi

23 Aralık 2010 Perşembe

Versus...

GAZİANTEPSPOR                  GAZİANTEP B.B
           
            Aynı şehrin iki takımı… 
            
            İkisi de liglerinde 24 puanlı, ikisi de Türkiye Kupası’nda gruplarında 4’er puana sahip... 
          
           Bütçeleri ise oldukça farklı, bir de izleyenlere verdikleri keyif ve oyun anlayışı...

            Birisi alt ligin  takımı da olsa, üst ligin liderine deplasmanda kök söktürürken; diğeri kendi liginin en kötü İstanbullusuna bile sahasında eziliyor. Sonuç aynı; ama alınan haz oldukça farklı… Aynı başarıyı daha zevkli, keyifli halde yakalayan mı, işkence haline getiren mi tercih edilesi?..

            O zaman insanın aklına meşhur fıkranın şu repliği geliyor: İyi de ağa biz bu boku niye yedik?..


            Gaziantepspor’un Galatasaray maçıyla başlayalım: Galatasaray’ın geride Gökhan Zan ve Servet, önlerinde Neill, Ayhan, Hakan Balta gibi önlibero pontansiyelli oyuncularla sahada yer alması, Gaziantepspor’un orta alanda zaten çok sınırlı olan top yapma becerisini tamamen öldürdü. Bakmayın maçın başındaki gole… Kırmızı siyahlıların tek organize atağıydı koca 90 dakikada… Gerisi kör dövüşü...

            Bu sezon her bakımdan yerlerde sürünen Galatasaray’ın da -sanırım- sezonun en iyi 45 dakikasını oynadığı bir ilk yarı izledik… Maçın ikinci yarısına dair söyleyecek tek şey ise kendinize acımıyorsanız, bizlere acıyın…

            Gaziantep Belediyespor’un Trabzon maçına gelince: Trabzonspor ne kadar dağınık ve amaçsız oynarsa onlar o kadar cesur ve bilerek oynadılar. Sportoto 1.Ligde çoğu takımın yapmaktan aciz olduğu peş peşe altı yedi pası çok rahat yapıp hücum yapabiliyorlar. Hücumda topu kaybettiklerinde de anında savunma…

             Gaziantep BB, Nurullah Sağlam dönemindeki Gaziantepspor gibi oynuyor : Kenan, Tabata; Eren, İsmail Köybaşı; Ramazan, İvan de Souza; Osman Fırat, Mehmet Polat rolünde… 

           Sonuç olarak Erol Azgın'ın öğrencileri, BankAsya'da belli bir düzeyi yakalayan oyun anlayışını kupa maçlarına da yansıtmayı becerdi. Kupada ilerleme şansları devam ediyor. Gaziantep BB bu oyunu ile Sportoto 1. Lig’te ilk 6’ya bile girebilir.

Bir soruyla bitirelim: Hayal bu ya, finalde bu iki takım karşılaşırsa kupayı kim alır? Cevabınızı duyar gibiyim...

* * *
Yazının başlığındaki "versus" ifadesinin anlamı : Gaziantepspor, Gaziantep BB'ye karşı...

21 Aralık 2010 Salı

Öykündüğümüz Öyküler (2)


Geçmiş Bahar Sayıklamaları...
(Veysel KAYGUSUZ)




(Yalnızdı(m) ... Yaylacık'ta... o deniz evinde...)

Parantez içine alınmış bu kısa cümlenin koca bir hayatın kısa bir dökümü olduğunu kalem öğretti bana.
Kalemden öğrendiklerime "öykü" diyorum artık!

Tahta döşemeli geniş bir salon. Mutfak ve banyo. Bir de usul, ince intiharlarıma tanık saman kağıtları: kitaplar... Bir canlının intiharlarına tanık olanların canlı olmaması ne acı!.. Eski bir tülün ardında kalan o kirli camlı pencereleri de hesaba katmak gereksiz. Zira cansızlar hanesine bir cansız eklemekten öte bir getirisi olmayacak bunların bu öyküye...




Dört duvar... Duvarlara eğreti iliştirilmiş siyah - beyaz, kara kalem ölü, yaşlı insan yüzleri...
- hepsi de gizli bir çağrı intiharın eşiğine.-
Hükmünü yitirmiş bir öykü benimkisi.
Öykündüğüm öykülerin kurmaca yalnızlığı...

O da mı kurmacaydı? O küçük deniz evi ağlamaları? Tuzlu sular? Vernikli ahşap kokusu? Genzimi yakan geçmiş özlemi? Ağır suskunluklar? Deniz grisi, dalga sesi? Küf yeşili? Ve tütün? Ve anason?..

(Yalnızdı(m)... Yaylacık’ta... o deniz evinde...)

Kaç eylül geçti üzerinden unuttum. Yıllar bana O'nu da unutturduysa... Ama yazacaktım. Belki de o eylül yazmalıydım. O ıslak eylül gecesi.

O'nu tanıdığımda O'nun öykülerini yazacak kelimelerim yoktu. Kendi kovuğumda ağlardım bir tek. Bir tek ağlamaları bilen bilir. O bildi...

Eylülün güneşleri gölgeli. Eylülün gölgeleri hüzün. Eylülün hüzünleri... Dağınık!...
Yine mi Eylül? (Aralık'ın savurgan günlerinde de!)

(Yalnızdı(m)... Yaylacık’ta... o deniz evinde ... )

Yazılarıma bir gölge gibi düşen bir çift göz. Uzun, dalgalı siyah saçlarla örtülmüş bir baş (O'nun gözleri; O'nun başı) yalnızlık insana neler de yaptırıyor!.. Hangi baş? Hangi göz? Ve Hangi O? O evin kapısından giremedi, O... Hep eşiğinde kaldı kelimelerin. Dahası hiçbir O'nun elleri tıklatmadı kapımı.

(Üçüncü tekil ve çoğul şahıslar...) (Lanet olası kişi zamirleri!)

Oysa ben "Hiçbir kişi zamirinde yer bulamamanın sarhoş avuntusundaydım." O evde kendine yeni kahramanlar üreten, onları ete kemiğe bürüyen... Ve onlara bu dünyada görebilecekleri en büyük zulmü reva gören...
Ben değildim...

Onların mı beni tükettiğinden yoksa benim mi onları tükettiğimden hiçbir vakit emin olamadığım kalemler... Evet onlardı ben değildim. O aşk denen zulmü onlar etti, ben etmedim. Elim kırılsaydı da yazmasaydım... Saman kağıtlarını ortak etmeseydim rezil kederime...

(Yalnızdı(m)... Yaylacık'ta... o deniz evinde ... )

Yazmalıyım artık yazmalıyım...
O'nu yazmalıyım O’na dair yalanlar söylemeliyim.
Aşk'ı kelimelere solumalıyım...

Önce etli dudaklarında sabahladığım kara kışları yazmalıyım. Sonra yaz güneşi yüzünü, en sonra da avuçlarımı terleten uzun, ince ellerini...

Yazmalıyım ki yazılarıma hapsola! Yazmalıyım ki saman kağıtlarının o bilinen yazgısını yaşaya O da! Yazmalıyım... Yoksa bu aşk yüreğimin rayından çıkmayacak bir daha!..

Bir kadını anlatmaya nereden başlanır?
Adından mı?
Sevgilinin adı...
Sevgilinin adı bir öykünün son cümlesi olur ancak. Adından sonra cümle cümleler susar çünkü!

Bir kadını anlatmaya nereden başlanır?
Korkusuz sunduğu inceliğinden tabii ki! Pürüzsüz teninden, usul öpücüklerinden her an ağlamalara amade iri, kan gözlerinden ve elbette sesinden...

Gerisi kalem yetisi...
Gerisi sanat söylencesi ...

Şimdi...
Şimdiki zamanın yapışkan akıcılığı... yastıktan kalkan başın tekrar yastığa düşmesi arasında geçen başıboş, avare zaman...

Şimdiki zaman, geniş zamana dönerse... intihar hangi kipte çekimlenir, hangi zamanda?
Şimdiki zaman, geniş zamana dönerse... intihar çağırır seni en güzel kelimeyle...

Yalnızdı...
Yaylacık'ta ... o deniz evinde...

Sevgilinin adı mı?
Bitiyor mu öykü?
Evet yazıcı!.. Üç noktayı (...) noktalamanın tam sırası...
Sevgilinin adı mı?..
Adı : Nazan'dı...

"o evden geriye
soğuk bir mevsim kaldı şimdi.
içimi ısıtmayan anılar,
sohbetsiz geceler,
içe dönük uğultular!"


20 Aralık 2010 Pazartesi

Bir İşkence Aleti Olarak Futbol...

Bir İşkence Aleti Olarak 
Futbol…

Liverpool’u 15 yıl çalıştırmış efsanevi teknik direktör Bill Shankly’nin “Futbol bir hayat memat meselesi değildir, ondan çok daha önemlidir.” diyerek açıkladığı bu “oyunötesi oyunu” nasıl bu hale getiriyorsunuz anlamak zor…
 Futbol kapsama alanının dışındaydı yine, ligin 17. haftasında hala kendini aramakla meşgul iki takımın maçında… İki takımın formasındaki “siyahlar” adeta birleşmiş kapkara bir futbol çıkmış ortaya… Dün akşam, bu iki takımdan beklediğimiz “güzel futbol”, Mecnun’un çölde Leyla’yı araması kadar absürt… Seyircinin yokluğu, devlet hastanelerindeki tuzsuz yemek kıvamında zaten…

Karcemarskas... Bu takım seninle daha güzel...

Bizim Karcemarkas ile onların Q7’si olmasa futbolu sevmeyenlerin ve futboldan anlamayanların “yirmi iki kişi bir topun peşinde koşuyor, çok saçma.” nitelemesini haklı çıkaracak bir maçtı… Hepten ölü maç organizasyonu…

Quresma,
maçtaki bir iki güzel hareketin mimarı....
 Tolunay Kafkas’a ne demeli bilmiyorum? Geçen gün bizim gazeteye gelen bir okur yorumunu paylaşıp geçeyim: “Bu sezon Galatasaray’ı ve şu durumda yakaladığımız Beşiktaş’ı yenemeyeni döverler.”

İlk yarı İvan de Souza - Olcan Adın ikilisiyle gelişen bir iki cılız atak… Gerisi topu al, sonra üç pas yapamadan rakibe ikram et… Rakip de aynı biçimde karşılık verince “hay sizin oynadığınız oyuna” serzenişleri…

Teknik kadronun “deplasmanda, hem de BJK’ten alınan 1 puan iyidir” ilkelliği, Yeşilçam artisti Popov’un bencilliğin dibine vurduğu, Julio Cesar’ın isabetli şut atma rekorunu “ofsayta güzel düşme” rekoruna tercih ettiği, Orhan Gülle’nin yerlerde sürünen oyunu bu maç için söylenebilecekler...

Meşin yuvarlak ağlarla iki defa buluştu:
Beşiktaş 1 - Gaziantepspor 1
Attığımız golde Julio Cesar’ın katkısı ve Olcan Adın takipçiliğine selam çakarken, yediğimiz karambol golünde Elyasa’nın önündeki topu bir türlü uzaklaştıramayışına da yılbaşı öncesi kötü bir şey demeden geçelim.

İlk devreyi 24 puanla kapatmak, Gaziantepspor kadrosu için “başarı” olarak kabul edilemez elbette...


Devre arasında iki transfer yapılacağı söyleniyor. Teknik kadronun iki yeni transferden önce oyun mentalitesini bir kez daha gözden geçirmesi gerekiyor. “Oyunbozanlık” üzerine kurulu bir oyun sisteminin evirilip oyunu düzen, yeniden yeniden yapılandırabilen, birden fazla oyun planına sahip bir yapıya dönüşmesi elzem… Tersi, istediğiniz oyuncuyu getirin hikaye, hikaye, hikaye…


Son olarak da Sayın İbrahim Kızıl yönetiminin 5.sezonunu tamamlayıp 6.sezonunu kutlayacağı önümüzdeki günlerde başkan ve ekibine sormak gerekiyor: Başarı olarak addedilecek ne yaptınız? Kamuoyuna açıklar mısınız?  
Bursaspor gibi lig şampiyonu, Kayserispor gibi Türkiye kupası, Sivaspor gibi yeni stadyum… Hangisi?..

* * *

Maçın gollerini izleyebilirsiniz:

Al 1’ni, Vur Öteki 1’ine...

Al 1’ini, Vur Öteki 1’ine...

(Veysel KAYGUSUZ)

      
      Kamil Ocak kombineli bir Beşiktaş taraftarıyım ben... Artık siz hesap edin ne kadar mutsuz olduğumu, bu sezonun da şimdiden bittiğini bilmenin kalitesiz hüznünü...
       
       Seyircisiz... 
       Antalya... 

       Türkiye’de "gönül verdiğim iki takım"ın maçı. İlk aşkımın galibiyeti tabii ki ağır basıyor : BeşiktAŞK...

    Bir maçı izlemeden de maç yazısı yazılır mı derseniz ben bu akşam fark ettim, yazılır! Maç öncesi konuştuğumuz gibi oluyor her şey... Bir kere de yanılt beni be Beşiktaş, utandır hatta!


Çarşı, seyircisiz maça karşı...
    O doksan artı üç dakikaya bir “ufak” olmasa katlanamazdım, dürüst olayım. Artık benim Beşiktaş ve Gaziantepspor maçlarım bir ufak için bahane gibi bir hal almaya başladı. Böyle meze mi olur be! Allahtan ismini söyleyemediğim Antep kalecisi keyif katıyor son dubleme; yoksa kusacağım.

       Maç başlıyor. Sıkıcı mı sıkıcı... Ne yapacağını bilmeyen mi desem, yeteneksiz futbolcular korosu mu desem neyse ne işte, geziyorlar sahada. Seyirci de yok zati, kime oynasınlar ki? Bir de zaten çirkin olan oyunu daha da çirkinleştiren sesleri…

       Dakika 61 Cesar serbest vuruş kullanıyor, bizim Cenk çıkarıyor. Tabata, Olcan’la eli cebinde sohbet ediyor. Uyanık bizim Türk takip ve gol. 5 dakika geçiyor Ali karambolden atıyor eşitliyor skoru. Bir ara ümitlenir gibi oluyorum, alacağız maçı hevesiyle… Yok o da kursakta biriken bir tortu.
       
       Hadi ben bilmiyorum varsayalım futbolu; ama o siyah beyaz formayı giyen arkadaşlar? Tabata ne iş yapar bu takımda? Guti yok, oynasana be kardeşim! Desene o ihtiyar da kim, bakın benim oyunuma. O Madrid'li yapmış sana bir güzellik, yemiş geçen hafta güzelim kırmızıyı. Hayır golden de geçtim, bari Olcan’ı kaçırma.

    Bakın ne diyor bizim Hoca: ''Performansımızın karşılığı galibiyetti. Galibiyeti hak etmiştik. İkinci yarıda bulduğumuz pozisyonlarla ne kadar güçlü bir ekip olduğumuzu gösterdik.''

      Maçı domine etmişiz bir de!        
      Ben başka maç mı izledim yahu?
      Hayır hayır beni çarpmış "ufak"lık...
         

Rijkaard kadar severdik seni de Schuster...
Ama maç sonu açıklamalarınız felaket...

19 Aralık 2010 Pazar

İki Dil, Bir Maç...

İki Dilli Bir Maç…

Memleket yönetenleri, artık elzem olduğundan ve gelinen süreçte de kendini dayattığından “çok güzel kardeşlik projeleri” geliştiriyorlar bugünlerde... Bu girişimler, çoğu zaman Türk toplumunda karşılığını bulamayıp sembolik adımlar olarak kalsa da oldukça önemli…

Aynadaki yansımana bakıp
sahip olduklarının farkına varabilme cesaretidir,
yüzleşmek...

Geçtiğimiz haftalarda BankAsya Ligi’nde Samsun-Adana maçını TRT Şeş yayınlamak istediğinde, “bazı vatansever kulüp yöneticileri” karşı çıkmış ve engellemeye çalışmıştı bunu… Yıllardır dillerini elinden aldığımız halka ufak bir jesti çok görmüşlerdi.

Yüce devletimizin kanalı bu soruna, bu hafta Gaziantep BB - Diyarbakır maçında müthiş bir çözüm buldu:
    Maçı, TRT Şeş'te Kürtçe yayınlıyor, “bonus” olarak da uydunun dil seçeneğinden Türkçe opsiyonu sunarak tepkilerin önüne geçmeye çalışıyordu. Yani bugünlerde BDP'nin çokça eleştirilen “iki dillilik önerisi” devlet televizyonu nezdinde hayata geçiriliyordu. Bu uygulama, bu önerinin pratikte uygulanmasının ne kadar da kolay olduğunu ortaya çıkardı böylelikle…

Tüm dünyanın küresel pazarın çeşitlenmesinin de etkisiyle “çok-dilliliğe” gittiği bir dönemde “iki-dilliliği” bu topluma çok görmemek gerekiyor.

Ya bölünürsek mi?

80 yıllık geçmiş pratiğimiz, tek-dilliliğin bizi bölünmeye daha çok yaklaştırdığını göstermiyor mu?...


* * *

Öneriler...

       Bir Kitap...                                                           Bir Film...  



18 Aralık 2010 Cumartesi

Sonbahar-dı

sonbahar-dı...


son
      bahar
              d 
                 ı...


bulutlar hüznünü bırakırken kentin üzerine 
aşk, 

sayılara küstü 
ve bütün köprüleri 

 dinamitledi şair… 

erken mi geldiği 
geç mi kaldığı bilinmeyenler, 
saygıyla eğildiler 

gecenin önünde… 

aranıp da bulunamayan 

Hint kumaşı değildi 
zaman denizinde yitirdiklerimiz 


her zaman kalan bir şeyler oldu 
kaybedilenlere karşı 
içsel isyanlar 

ve 
dışsal hüzünler toplamından… 

hüzün 

her mevsim başımızın tacıydı 


içerde bir yerde kırık dökük, 
yaralı bereli 
bir düşbaz… 


bizim çocuklardan 
mahalleden... 



son      
       bahar
               d 
                   ı...

16 Aralık 2010 Perşembe

Bir Denizanasıdır Umut...


Bir denizanasıdır umut (1)…

bir denizanasıdır umut
koca denizin orta yerinde
bir açılır bir kapanır
açılır kapanır
kapanır açılır.
(Can YÜCEL’den)

Cumhuriyet tarihimizin en temel sorunlarından olan ve Kürt kimliği eksenli siyasal ve silahlı çatışmalara neden olan derin problemin çözümüne dair bir tartışma ortamı yaratıldı epey zamandır... Ancak hem iktidar cephesinde hem de kamuoyu cephesinde sorunun çözümüne dair sabırla beklediğimiz "olgunlaşma" bir türlü istenilen düzeyde gerçekleşmedi henüz...  Ama tüm hatlarıyla olmasa da sorunun çözümüne/çözümsüzlüğüne dair rol almak isteyenlerin kısmen dertlerini anlamak adına da verimli bir süreç olduğu söylenebilir. Bu süreçte olup bitenleri derleyip toparlayalım ve bir de kendi penceremizden değerlendirelim istedik:

I) İktidar Cephesi:


      Son otuz yıllık süreçte düşük yoğunluklu savaş biçiminde karşımıza çıkan, insani ve maddi tahribatlarıyla Cumhuriyet tarihinin en sancılı sorunu haline gelen Kürt sorununun çözümüne dair son dönemde önemli açıklamalar ve tartışmalar yapıldı/yapılıyor.

Hasan Cemal’in M.Karayılan ile 
röportajı, 05 Mayıs 2009 tarihinde
Milliyet gazetesinde yayınlandı.
Hasan Cemal’in M.Karayılan ile gerçekleştirdiği röportajın 05 Mayıs 2009 tarihinde Milliyet gazetesinde yayımlanmasıyla bu sürecin tabiri caizse fitili ateşlendi.

Devamında Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan merkezli, devleti ve hükümeti temsil eden iki noktadan sorunun çözümüne dair yapılan pozitif açıklamalar bir anda bu konunun gündemin ana tartışma konusu olarak merkezde yer almasını sağladı. Sorunun çözümüne dair en üst düzeyden gösterilen bu reflekse, sonraki MGK toplantılarında da devam kararı çıkması oldukça önemli(ydi)…

2002 yılından bu yana iktidar olan AKP yönetiminin Kürt sorunuyla ilgili dönem içerisinde yaptığı açıklamaların birbiriyle olan çelişkisi kamuoyunda sorunun çözümüne dair samimiyetin sorgulanmasına, soru işaretlerine neden oluyor. 

Hâlihazırda Başbakan Erdoğan’ın 11 Kasım 2008 tarihinde Hakkâri’de söylediği, patenti MHP’ye ait olan “Ya sev, ya terk et…” biçiminde yorumlanan sözlerine bakalım: “Tek millet, tek bayrak kabul etmiyoruz diyen varsa buyursun beğendiği yere gitsin.” Bir de 21 Şubat 2009’da Diyarbakır’daki seçim konuşmasına bakalım: “Biz tarihimizi, medeniyetimizi, devletimizi sizlerle birlikte inşa ettik. Biz aynı bedenin içindeki ruh, aynı bünyenin unsurlarıyız. Fırat ve Dicle nehirleri gönüllerimize aktıkça, ebediyete kadar birlikte yürüyeceğiz.

Kürt Sorunu'nun çözümünde 
iki önemli aktör
Evet, yukarıdaki iki yorum da Sayın Başbakan’a ait ve her ikisi de bölgede yapılmış. Buna benzer çelişkili açıklamaların örnekleri çoğaltılabilir ya da özellikle Sayın Erdoğan’ın DTP/BDP ile ilgili tutumu hatırlanabilir bu durumda… Birinci ağızdan yapılan bu tür yorumlar ve sergilenen davranışlar elbette kamuoyunun kafasında soru işaretlerine neden oluyor. “Acaba ne kadar samimiler? Gerçekten çözebilecekler mi?” sorularının cevabı için süreci takip etmek düşüyor bizlere.

Dünyada birçok sağlıklı çözüm örnekleri bulunsa da Türkiye modelinden bahsedilmekte çözüme dair… Ancak bu modelin içeriğinin doldurulamamış olması da başlı başına iktidar adına bir sorun... İçişleri Bakanı Beşir Atalay üzerinden bir dönem yürütülen görüşmeler demokratik kültür ve tartışma ortamı adına umut vericiydi. Dileriz ki AKP iktidarının geniş kesimleri sorunun çözümüne dâhil etme çabası bir oyalama, zaman kazanma taktiği değildir, hep söylenegeldiği üzere... Sayın Beşir Atalay’ın sürecin ilk bölümündeki çabalarının “iyi niyetle” sınırlı kalmaması çözüme destek veren herkesin temennisi sanırım.

Tabii ki 80 yıllık Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı probleminin kısa zamanda çözülmesini beklemek de saflıktan başka bir şey değil. Ancak çözüm sürecinin de uzaması hem tartışmaları başka noktalara götürebilir ki Türkiye kamuoyu buna uygun bir zemine sahip, hem de dış baskıların artmasına neden olur ki iktidar adına sağlıklı sonuçlar doğurmayabilir. ABD patentli bir çözüm olduğuna dair iddialara Sayın Erdoğan’ın verdiği tepkiler iktidarın bu strese/baskıya dayanamayıp kırılabileceğine dair bir ipucudur.

Bir başka temennimiz, üslup noktasında gerekli hassasiyetin gösterilmesi.. “Namus, şeref, vatanperverlik, Türklük” gibi kavramların üzerinden yürütülecek bir demogojik söylemin böyle bir sorunun çözümünde pek rol oynamayacağı, onların yerine “akıl ve sağduyu” kavramlarının daha çok katkı sunacağı aşikâr… Duygusal hezeyanların, hamaset nutuklarının çözüme değil; çözümsüzlüğe hizmet edeceğinin bu kesimlerce biliniyor olduğunu temenni ediyoruz.
  

       Bu sorunun çözümü gelinen noktada ülkemiz adına bir şans olduğu kadar son dört seçimde (genel ve yerel) ve referandum sürecinde geniş halk yığınlarının desteğini arkasına alan ve medyayı yönlendirmede de ustalık kazanan AKP iktidarı için de büyük bir şans...
    
      Dileriz, iktidar sahipleri çözüm noktasında küçük hesaplar peşinde koşmadan iktidar olmanın da getirdiği sorumlulukla hareket ederek sağlıklı bir çözüm gerçekleştirir.

(Devam edecek...)

15 Aralık 2010 Çarşamba

Öykündüğümüz Öyküler (1)

I. Bölüm

BAHARIN ADI GÜZ
ya da
( Beton... Dört Duvar )
(Veysel KAYGUSUZ)



"İki insan ayrılırken, şefkatli konuşan
taraf aşık olmayan taraftır." 
- Marcel PROUST -
             Başkasıymış gibi bakıyor aynadaki dalgın yüzüne. Sanki ilk görüyor bu gözleri. Sık ve uzun kirpiklerinin dibi çapağa durmuş. "Geceden" diye geçiriyor zihninden. Gözyaşının en iyi 1eke çıkarıcı olduğunu yeni öğrendiğine kızıyor. (Her gece yeniden öğreniyor halbuki) Musluktan akan suyu avuçlarına alıp şişkin gözlerine çarpıyor. Gittikçe ağırlaşan bir tokat iniyor suratına. Uzamış sakalını sıvazlıyor sağ eliyle. Seviyor sakalını. Yüzünden bir onlar tanıdık geliyor çünkü. Mutfaktan sızan ışığa bakıp havanın güneşli olduğunu tahminliyor. Mutfağın penceresi perdesiz. Pencerenin önünde uçsuz bucaksız, geniş kurak bir ova var. Gizlenme gereği duymuyor bu yüzden. Evi tutarken, kiralarken (bir evde dört aydan fazla kalamıyor çünkü.) en çok mutfağına sevinmişti. Daha doğrusu mutfağın küçük sayılmayacak balkonuna. Güneş ovadan hafif hafif çekilirken. Başlayacaktı demlenmeye. Ortalık sarıya kesecekti. Güneş, kızgınlaşıp giderken ovayı da götürecekti yanında. Ama o! Onu da götürseydi ya! Nereye götürsündü? Yurtsuzluktan gelmiyor muydu?        

        
         Ekmek poşetine bakınıyor. Gözleri mutfağın tenhasında "aradığı şeyi bir de yeniden bulsa ya!" "odada!" seviniyor. Ağzı açık poşetteki yarım ekmeği yokluyor eliyle. "İdare eder" diyor. "Kim bilir kaç günlük?" ocağa çay suyu koyuyor. Demlikteki bayat çayı döküyor lavaboya. Çayı lavaboya dökmek... Kolayına geliyor. Demliği suyla doldur, çalkala şöyle üstünkörü, sonra da boşa1t. demliğin içi temiz. (Her seferinde aynı titizlikle yaptığı sıradan bir çay demleme gösterisi...)
          
        Bir bardak çay daha doldurup kalkıyor yer sofrasından. Kanepenin üzerinde bir sigara yakıyor. Günün ilk sigarası. Ardı gelir sonra. Ta ki gözyaşlarını yastığına bırakıp uykuya düşene dek. 


II. Bölüm 
ya da

( EFKAN İLE DEDİKODU )


                adım Efkan....
           
         Dünyada sevilecek çok az şey kaldı payıma: kızım, kitaplarım ve bir de rakı. Rakıyı sevdiğimden mi yoksa hayatımın bir parçası olduğundan mı listeme aldım...bunu hâlâ kendime açıklayabilmiş değilim. Bu yaşa dek açıklayamadığıma göre bundan sonra da...

           
         Kızımı sekiz aydır görmedim. Fotoğraflarda büyüyen bir kızım var. Esmer, yanık ve hüzünlü bir yüzü; buruk bir gülümseyişi var (dı) kızımın. Daha da hüzünleşmiştir şimdi.

        
         Geçen yıl ilkokula başladı. Okuma-yazma söktü diyerek erken yollamış annesi. Ben olsam karşı çıkardım. Zaten ben okuma - yazma öğrenmesine de karşı çıkardım, okula gitmeden. Annesi öğretmiştir. Sormadım, hiçbir şeyi eksik olmasın ister kızının, akranlarından. Kadın günlerinde bilmem ne hanımlara gösterip kız(ın)ı onurunu tazeleyecek bütün derdi o! "Aferin kızıma bizim" diyecekler, "Maşallah" diyecekler. Anası da: "Çok zeki teyzesi benim kızım" diyecek elindeki pastaları ikram ederken konuklarına. O pastalar... şehrin en meşhur pastanesinin en taze pastaları. "Eline sağlık çok güzel olmuş tarifinin yazsan bana..." O toplantılarda bu cümleyi kuracak saf biri bulunur her zaman. "akıllılar" da ona gülecekler. "İlahi Songül Abla!..."

           
            Çay kaşıklarının çınlattığı geniş salonda, benim kızım ödüllendirilecek...
       
     Kitaplarım... onlar yalnızlığımı örtsün diye benimleler. bir şey itiraf etmek gerekirse daha da uçurumlaştırıyorlar. Ama olsun! Onlarsız bir dünyayı, onlarsız bir kenti, onlarsız bir evi, onlarsız bir odayı... anlamsız buluyorum. Benim anlamsız bulduğum birçok şeyi de başkaları anlamlı buluyor. Belki de bundan yalnızım, belki de bundan kızımı fotoğraflarda büyütmem...
         
         Bir kitap almıştım doğum gününde. Geçen yıl. Ona seçtirmiştim. Annesi "okuma onu!" deyip almış elinden. Yaşına göre olmadığını biliyordum ama kendi seçmişti.
          
       Evime götürmüştüm bir seferinde, gözlerini hayretle açıp sormuştu: "hepsini okudun mu bunların?" "okudum kızım" dediydim."okunmayan kitaplar kadar, başka hiçbir şey yük gelmez babana" dediydin}, sanki anlarmış gibi. Yine de anlamıştı. İlk o zaman fark etmiştim büyüklerin, çocuklardan öğrenmesi gereken bir sürü şeyi olduğunu... Mesela; hayrete düşmeyi...
          
           Dolapta rakım hep olur yaz - kış... dört mevsim... elli iki hafta... on iki ay... üç yüz altmış beş gün... ve de altı saat. "Bira yazın içilir, şarap kışın." Bu genellemeleri hangi aklı-ı evvel çıkarır bilmem ama, rakı tüm zamanlardadır. "Bir de kötü kokmasa" der biri, düzeltir öteki: "Bunu koklamadan içeceksin! koklardan kusarsın." "Halt etmişsin sen!" derim ben de. Bal gibi de koklanır. Hem de ne koklama... Başı dönmeli içenin bu kokudan...
          
          Kızım da söylüyor kötü koktuğunu. "İçmeyene kokar kızım" diyorum. Baba diyor: "Yalnız yaşama! gel bize!" Annen beni almaz" diyorum. "Niye almaz?" diye soruyor bu sefer de. Çocuk, soracak elbet. "Kötü kokuyorum da ondan" başını öne yıkıp susuyor. Az sonra yeni bir şey buluyor. "O zaman köpek al bir tane, kocaman, hani bana kitap almıştın, kapağında adam gibi giyinmiş bir köpek vardı, onu alalım, duvara yaslanmış, dağa bakıyordu. Ağzını açmış, elleri de cebindeydi. Unuttun mu yoksa?" "Unutur muyum kızım, unutmadım tabii!"
          
          Annesinin "okuma" deyip elinden aldığı kitabı söylüyor. Milan Kundera'nın, "Yaşam Başka Yerde" adlı roman!. Neden onu seçtiğini o vakit anlıyorum. Beş yaşında bir çocuk kitabın arka kapağını okuyup kitap alacak değil ya, kapağına bakacak tabii, (kapaktaki fotoğrafa) köpeğin baktığı yeri de dağ sanıyor bebeğim. Yeşile boyanmış, çıplak bir kadın halbuki. Çocuklar... Hayal güçleri ne kadar saf, korunaklı... Annesi de ondan almıştır. O sebepten... Çıplak kadın resminden. Yoksa bir bok anlamaz kitaptan O!...
         
          Haksızlık ediyorum Neslihan'a... O anlamayacak da kim anlayacak! Anladığı için evlenmemiş miydim? Onun için sevmemiş miydim o'nu?..


III.Bölüm
ya da
(BİR ESKİ NİSAN, BAHAR....)



         
          Mutfak balkonunun kapısını açıp ovaya bakıyor. Balkonun demirlerine sırtını dayayıp elindeki çay bardağından sabah rakısını içiyor mezesiz. Hava sandığı kadar da güneşli değil.

        Üzerindeki kirli pijamanın altında bedeni üşüyor. Ürperiyor daha çok. Rakısını kenara, bırakıp odaya gidiyor, kanepenin üzerinde unuttuğu sigarasından yakıp dönüyor bardağına. "Bahar bu yıl geç gelecek, belli." diyor, yanında biri varmışçasına "Nisanda böyle mi olurdu? daha sıcaktı, eskiden..." Mevsimleri ondan iyi kimsenin bilemeyeceğini düşünüyor "nisan'ı" ' diye düzeltiyor sonra kendi düşün'ünü. Bir açılıp bir kapanan güneşe bakıp dalıyor...
          
        Gülizar hastanede yatıyordu. Yorgan döşek ateşler içindeymiş. Benimle gelir misin? Gelirdi, hem işi de yoktu zaten. Yine böyle bir nisan'dı. Ama, hava çok sıcaktı hastaneye giden dolmuşlara kadar yürümüşlerdi "Hava ne kadar sıcak"tıdan ötesine geçememişlerdi. O konuşsa kendisi de konuşuyordu ya... konuşmuyordu. Yolda durup "eli boş gitmeyelim, şurdan meyve suyu, süt falan alsak mı?" diye sormuştu, mahçup bir yüzle. "Haklısın" demişti Neslihan "düşünmedim, kusura bakma" Ne önemi var, gibilerinden başını sallamıştı Neslihan'a. Esmer yüzünü ortaya çıkaran, açık sarı bir tişört vardı Neslihan’ın üzerinde, kısa kollu. Göz ucuyla Neslihan'ı süzüyordu, girdikleri marketin bölmelerinden. Ne kadar da güzeldi, en çok da gözleri. Çekik gözleri vardı Neslihan’ın. Japon kızlarınki gibi değil ama. Hani çok uyumaktan şişen gözler gibi. Daha önce bu güzelliği fark edemediğine hayıflanıyor. Dört aydır tanışıyorlar oysa...

        
         Hastanenin ilaç kokan koridorlarında, Gülizar'ı aranırlarken... Başlıyor Neslihan'ı sevmeye... Sıcak bir nisan günü... Balkonun kapısı çarpıyor ansızın, üşümüş olduğunu bir kez daha duyumsuyor, zayıf bedeninde. Sönmekte olan sigarasını aşağıya atıyor. Betona değen izmaritin sesini duyup (duymasa Newton'u yalanlayacak) içeri geçiyor.


SON BÖLÜM 
ya da
(KIRIK AYNADA AĞLAYAN ONLARCA YAZICI YÜZÜ )



          Neslihan'ı çok seviyorum, Efkan'ı da. Onlar benim karanlığım... Onlar benim kırık aynalarda parçalanan yüzlerim... Onlar benim ıssızlığım. Onlara sığınıyorum gecelerde ve gündüzlerde. Onlar benim yüreğimden düşen (ben)lerim...

      Bir keresinde Neslihan'ın o nisan, günü giydiği açık sarı kısa kollu tişörtün tıpkısından sevgilime de çalmıştım. Sevgilim anlamamıştı neden çaldığımı, belki de ondan terk etmişti. Şimdi, hangi vitrinde... Onlardan görsem... Gözlerim kıyıya vuran balık gözleri... Donuk, anlamsız, boş... Yine çalsam? Giydireceğim bir bedenim yok! Hiç olmadı! (mı?) Ben de Neslihan'a giydirdim. 0 beni anladı "Ne de iyi ettin" dedi. "Bak, hiç çıkarmıyorum üzerimden. "
          Efkan... Acınası...

         Neslihan diye Neslihan adlı... bir sevgilisi var sanıyor... ne kötü! "Yok Efkan, Neslihan gitti. Hem de sen yolladın onu. Kar yağıyordu, üşüyordu. O taşra kentinde... .Bıraktın onu, gecenin ortasında, taşa kesen bir yürekle bıraktın..." diyemiyorum, ne kötü!

        onlar benim uçurumum,
        onlar benim yokluğum...
        Neslihan - Efkan – Aşk...


NESLİHAN’A...


anladım, yoksun!
yine bir imgenin peşine düşürecek
beni yokluğun
anladım, yoksun!
ve ben artık
tek baskı yapan kitaplar kadar 
suskunum...