10 Aralık 2010 Cuma

Delilik ya da Yeniden Başlamak...

Albert Einstein’dan bir alıntıyla başlamak, sonda söyleyeceğimizi başta söyleyip derdimizin daha iyi anlaşılmasına katkı sunacaktır: “Delilik, aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir.

Kürt Sorunu”na yaklaşımda yaptığımız tam da bu değil midir? Delilik… Son dönemde yaşadıklarımıza ve bu yaşananlardan sonra konuşulanlara bir baksanıza… 20 günde 20 yıl önceki tabloya geri döndük neredeyse.

Bu noktada Türkiye’nin “Kürt Sorunu”na yaklaşımının sil baştan tasarlaması gerekiyor, belli ki… Ankara, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri “Kürt Sorunu”na karşı hep aynı siyaseti güdüyor ve sonuç alamadığı halde bu siyasetten bir türlü vazgeçmiyor. Türkiye yönetenlerinin tekmili birden “Kürt Sorunu”na yaklaşımda geçmişte sıkışıp kalmış durumda.


Sayın Erdoğan’ın AKP’si, Sayın Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve Sayın Bahçeli’nin MHP’si; hatta Cumhurbaşkanı Sayın Gül ve diğer devlet erkânı tırmanan şiddet karşısında ne yapacağını şaşırmış vaziyette… Gazete arşivlerinden bakın isterseniz, konuşanlar sanki Evren, Özal, Demirel, Türkeş, Ecevit, Baykal, Çiller ve diğerleri… Tek sığınakları hamaset nutukları…

BDP de “öteki taraf” adına sorunun çözümüne dair inisiyatif geliştirmekteki rolünü bir türlü oynayamadığı için giderek çözümsüzlüğün parçası haline geliyor. BDP grubu, İçişleri Bakanı Sayın Atalay’ın sesine kulak vermeli: “Muhatap olmazsa açılım gerçekleşmez. Bize masadan kalkmayacak bir muhatap lazım.”

“Kürt Sorunu”nda ileriye doğru yol alabilmemiz için yeni bir yöntem düşünmemiz gerekiyor. Gerçi AKP iktidarı “açılım” adı altında yeni bir şeyler yapmaya yeltendi ya da biz öyle zannettik en azından. Ancak gelinen süreçte görüyoruz ki Sayın Erdoğan ve takım arkadaşları her şeyi yüzüne gözüne bulaştırdı. Hatta yaşanan kayıplara baktıkça daha ağır bir tabirle bir çuval inciri berbat ettiler. Çünkü insanlara bu sorunun çözümüne dair “umut” verdiler, “hayal” kurdurdular. Bedeli hepimiz adına ağır oluyor sonuçta.

“Analar ağlamasın.” diye başlayan açılım süreci, “Anaların gözyaşını medya göstermesin.” noktasına geldi. Ve polis akademisinde başlatılan açılım tartışmaları süreci, KCK operasyonları adı altında Kürt legal hareketini yok etmeye çalışmakla ve Habur’dan gelenleri cezaevine göndermekle son buldu.

Dağdakileri öldür, ovadakileri cezaevine at… Bazılarının “Türkiye modeli” dedikleri de bu olsa gerek… Bugüne kadar da açılım süreciyle ilgili 47 tane üst düzey toplantı yapıldığı gerçeği bir kenarda dursun öylece… “Bir sorunun çözülmesini istemiyorsanız, komisyona havale ediniz.” der Napolyon bir sohbetinde… Sanırım, bizimkilerin yaptığı da bundan ibaret…

“Açılım”ın ilk günlerinde eski DTP’nin eski başkanı Sayın Ahmet Türk, Sayın Erdoğan’la yaptığı görüşmede açılım sürecinin iyi yönetilmesi ve paketin somutlaştırılması gerektiğini belirtmiş, tersi durumda vebalinin büyük olacağını o günlerden işaret etmişti zaten. Sayın Türk’ün dediği noktaya geldik nitekim…

Hazırlıksız, içi doldurulamamış, toplumsal desteği sağlanamamış, popülist söylemlerle ambalajlanmış girişimlerle “Kürt Sorunu”nu çözmeye kalkışmanın yarar getirmeyeceği en açık biçimde ortaya çıktı. “Şiddet” yaşamın ve siyasetin tek dili olarak bir kâbus gibi misliyle geri döndü.

Suçu başka yerde aramanın manası da getirisi de yoktur. Bir biçimiyle silahlar susturulmalı, BDP üzerinden ya da farklı kanallardan diyalog yolu tekrar açılıp demokratik alanın sınırlarını genişletecek, kültürel hakları güvence altına alacak kapsamlı bir demokratikleşme süreci pratiğe geçirilmelidir. Bu sadece Kürtlerin ihtiyacı olan bir hak da değildir, bu ülkenin kimliğini taşıyan tüm insanlar için yapılmalıdır.

OHAL” ve “çömelme” tartışmalarındaki faşizm ve militarizm kokan anlayışların düzeysizliğine kendimizi kaptırmadan, 12 Eylül Anayasası’nın birkaç maddesini değiştirip “demokrasi sevdalısı” rolüne soyunmakla sorunların çözülemeyeceği anlaşılmalı, “Kürt Sorunu” dediğimiz yapısal arızayı “taşeron edebiyatı” ile çözemeyeceğimizi görmeli ve ihtiyacımız olanın demagoji değil, demokrasi olduğunu kabul etmeliyiz.

* * *



Haftanın kitap önerisi geçen hafta içinde kaybettiğimiz Nobel ödüllü Portekizli büyük yazar Jose Saramago’nun Can Yayınlar’ndan çıkan “Körlük” adlı romanı…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder