28 Şubat 2011 Pazartesi

Aşk Yeniden...

Aşk Yeniden…

Gaziantepspor 2  Eskişehirspor 1
         İspanyol ve Fransızların “ miel * ” dediği, mahalle maçlarında golü atanın “Avrupa, Avrupa” diye bağırıp kollarını açarak sağa sola deli danalar gibi koşturduğu bir golle başladı Gaziantepspor - Eskişehispor maçı… Erken gelen gol, aklımıza Trabzonspor maçını getirse de devamında gelen aynı güzellikteki ikinci gol yüreğimize su serpti.

Cenk Tosun, gol kralı olsun!..
İki kırmızı-siyahlı takımdan ev sahibi olanın golleri Avrupalı bir golcüden geldi: Cenk Tosun… “Takıma uyum süreci” mavrasını tiye alan, "Alaman maması"yla büyüdüğü top sürüşünden ve gol vuruşlarından belli olan, Fernando Torres ve Zlatan İbrahimovic hayranı olduğunu söyleyen, 23 numaralı bu yeni yetme delikanlının attığı gollerle güzel günlere olan özlemimizi giderebileceğimize inanmaya başladık.


     En büyük hayalinin Real Madrid´de forma giymek olduğunu söyleyen Cenk Tosun, cezasahası.net sitesinin yorumunda söylendiği üzere: “Almanların ‘Geheimtip’ dedikleri; yani ‘sessiz; ama derinden gelen yetenek önerisi’ diye tercüme edilebilecek türden bir futbolcu.”

Maça dönersek…

Bursaspor maçındaki “ileri futbol”un damağımızda bıraktığı tatla maraton tribünündeki yerimizi aldığımızda, sarı kart cezalısı sağ bek Elyasa’nın yerinde sol kanatta görmeye alıştığımız Şenol Can’ın varlığı dışında bir değişiklik yoktu.

Gaziantepspor'un beklediği kadar kolay bir maç olmadı.
Kırmızı-siyahlı misafir takımın orta alanda ev sahibinin oyununu bozma uğraşına Murat Ceylan ve gittikçe takıma ısınan Hürriyet ile cevap vermeye çalışan Gaziantepspor, bu defa çok iyi yaptığı “oyunbozanlık”ı istenilen düzeyde gerçekleştiremedi maç boyunca… Özellikle ikinci yarıda takımın, tabelanın verdiği 2-0’lık rahatlıktan da olsa gerek, oyundan koptuğu, pas hatası yüzdesinin tavan yaptığı bölümler izledik.

Tolunay Kafkas'ın Yeni Gözdesi
Nitekim meşin yuvarlağın intikamından da kıl payı kurtardık kendimizi... Popov’un penaltısı, devamında direkte patlayan şutu, 85’te gelen Ümit Karan golü ve uzatmalarla birlikte stres dolu 9 dakikada takım ve oyun disiplininden kopmanın cezası olarak üç dört farklı bitirebileceğimiz maç, bir anda 2-2 de bitebilirdi.

Bir takımın “tırmanışa geçtiği dönem”de içine düşebileceği en büyük hata da bu olsa gerek… Bu noktada Eskişehirspor maçının ikinci yarısı, gelecek maçlar adına önemli bir uyarı olarak algılanmalı ve Tolunay Kafkas kenar yönetimi, maç öncesinde ve maç anında takıma doğrudan müdahale edip bu olası hataların önüne geçebilmelidir. Çünkü lig tarihinin en yaratıcı kadrolarından birine sahip olan bugünkü Gaziantepspor için kupa maçı rövanşı öncesinde en çok dikkat etmemiz gereken nokta oyun disiplini…

 Ulusal medyadan Gaziantepspor’a dair iki notla bitirelim bu haftayı:

Radikal gazetesinden Tanıl Bora’nın 23 Şubat tarihli “Ah Şu Kırılma Anları” başlıklı yazısındaki Bursaspor maçı sonrası yorumu: “Ligin ikinci devresinin klasmanında 2. sırayı tutan Antepspor, muzaffer bir oyun oynadı. Devre arasında nokta transferin âlâsını yaptılar: İki ayaklı delici forvet (21 yaş altı kategorilerde 26 defa Almanya forması giydi) Cenk Tosun, Barak tikitakasına nizam veren Wagner, sırık hamalı Hürriyet… Bu katkılar bilhassa Popov’un içindeki cevheri meydana çıkarmış görünüyor. Antepspor ve Fenerbahçe, şu aralar memleketin en zinde takımları…”

Ve yine Radikal gazetesinden “şapka inkılâbının modern zaman destekçisiBağış Erten’in 25 Şubat tarihli “Antepspor’um Benim… Yeniden!” başlıklı yazısında geçmiş dönem Kamil Ocak tribünlerine dair güzel anekdotlar ve bugünkü takımla ilgili yorumları okumak mümkün…

NOT:miel”, Fransızca ve İspanyolcada “bal” demek. 
Kaynak: http://mutlakgolpozisyonu.blogspot.com/

* * *
"Sene başında Hagi'nin yönetime verdiği raporda istemediği Cenk'in iki gol attığı maçta Gaziantepspor, Galatasaray'ı 3-2 mağlup etti."
Irmak Kazuk
NTVSpor televizyonu
03 Şubat 2011

"Galatasaray beni çok istedi ama ben kendim bu işten caydım. Parayla felan alakası yok. Tolunay hocamla konuştum, başkanla konuştum ve benim içim buraya ısındı burayı seçtim. Burayı seçtiğim için de mutluyum."
Cenk Tosun
Gaziantepsporlu Futbolcu
12 Şubat 2011 

27 Şubat 2011 Pazar

Bir denizanasıdır umut... (4)

Bir denizanasıdır umut (4)…



bir denizanasıdır umut
koca denizin orta yerinde
bir açılır bir kapanır
açılır kapanır
kapanır açılır.
(Can YÜCEL’den)

IV- Sol ve Aydınlar Cephesi:

    Kürt sorunun çözümüne dair AKP iktidarı tarafından geliştirilmeye çalışılan sürece sol ve aydınlardan farklı tepkiler geldi bugüne kadar… Var olan problem, özü itibariyle sağ ya da sola ait değil; çünkü doğrudan doğruya evrensel insan haklarıyla ilgili… Ancak bu tür sorunlara çözüm üretmek dünya siyaset arenasında hep sola atfedilir. Ancak “Türkiye modeli” yine burada karşımıza çıkıyor: AKP gibi İslami ve muhafazakâr dinamiklerden beslenen bir iktidar, sorunun çözümü noktasında Cumhuriyet tarihinin en cesur söylemlerini gerçekleştirip adımlarını atmaya hazırlanıyor, kendi politik geleneklerinin çapı oranında. Bu söylemler/adımlar mehter takımı yürüyüşü formatında olsa da… Gerçi son dönemdeki söylemlere bakıldığında “bir cesaret kırılması/geri adım atma” durumu söz konusu... Neyse, biz asıl başlık konumuza dönelim:
İsmail Beşikçi
Martin Van Bruinessen'e göre "Kürtlerin Frantz Fanon'u" 
Kürt sorunun en çatışmalı olduğu 1989-1999 sürecinde yükü, sol ve aydınlar adına İsmail Beşikçi, Haluk Gerger, Fikret Başkaya, Yalçın Küçük…gibi problemi teorik ve pratik düzlemde kamuoyunun gündemine taşımaya çalışan aydınların çabaları söz konusuydu. Tabii ki adı geçenler arasında yaşanan siyasi/toplumsal değişim ve dönüşümlerin gerisinde kalan veya farklı noktalara savrularak hayal kırıklıkları yaratanlar da olmadı değil.
Fikret Başkaya
"Paradigmanın İflası" adlı çalışmasıyla ezberleri altüst etti.

     Şimdilerdeyse Kürt sorununun popülerleştiği; hatta devletleştiği, tabiri caizse tehlikeli sulardan çıktığı dönemlerde genellikle liberal aydınlar üzerinden bu tartışmalar yürütülüyor. Tabii ki böyle olması sorunun daha önce neredeyse sadece sol çevrelerde farklı boyutlarıyla tartışılıyor olmasından kaynaklanıyordu. Ancak gelinen noktada Kürt sorununun çözümüne dair liberal görüşlerin aracılığıyla bir tartışma platformu oluşturularak kamuoyu yaratılmaya çalışıldı. Burada çözümün hangi merkezden yönlendirildiğinin de önemi var doğal olarak... Ama şurası açık ve unutulmaması da gerekir ki sol  perspektiften verilen  teorik ve pratik  mücadelenin açtığı yol olmasa, bugün  liberal aydınların bu sularda bu kadar açılabileceğini düşünmek de yanlış olur. Gelinen noktada gerek muhafazakâr, gerek liberal gerekse sol aydınların en azından devletin geçmişte yanlışlar yaptığı ve en azından kültürel hakların tanınması gerektiği konusunda birleşmesi ortak akıl ve vicdanın buluştuğu asgari müşterek olarak ele alınabilir.
Haluk Gerger
"Türk Dış Politikasının Ekonomi Politiği
adlı çalışması bu alandaki önemli kaynaklardandır.
Asıl ele alınması gereken aydın tavrı ise, eskinin solcu bugünün ulusalcı geçinen aydınlarının Sayın Mümtaz Soysal’da vücut bulan tavrıdır. Bu tavır ki yıllar önce Türk Solu adlı dergide dile getirilen “'Kürt varsa sorun vardır; çünkü Kürt varsa onun ayrı devlete kadar giden hakları da olabilir.” teorik gerçeğinden beslenmekte; hatta bu beslendiği teoriden de ürkmektedir. Ulusalcı aydınlar, genlerinde var olan İttihatçı refleksiyle hareket ettiklerinden ve demokratik bir devlette “öteki”yle nasıl bir arada yaşanılacağını henüz formüle edemediklerinden yapılan bu tartışmaları/açılım sürecini içene sindirememekte; hatta korkuyla izlemekte, akıl ve sağduyudan uzak tepkiler sergilemektedir, Kürtlerin varlığının kabul edilmesinden endişe duymaktadır.
Yalçın Küçük
Farklı söylemleriyle hep gündem oluşturdu.
Bu noktada sözü çok uzatmayalım ve Tarihçi Murat Bardakçı'nın konuya dair en son tespitine bakalım: “Demokratik açılım süreci Tanzimat’tan sonra en önemli siyasal-sosyal projedir. Tanzimat’la Müslim-gayrı Müslim ayrımı ortadan kalktı, bu proje ile de Türk-Kürt ayrımı ortadan kalkacaktır.”

V - Kapanış... 

                Demokratik açılım/Kürt açılımı tartışmalarına dair dört bölümden oluşan çalışmamızda konuya farklı cephelerin bakış açılarını ve bunlara dair düşüncelerimizi paylaşmaya çalıştık. Yazımıza iktidar cephesiyle başlamıştık ve bugün de iktidarın en tepesindeki Başbakan Sayın Erdoğan’ın 11 Ağustos 2009 Salı günü TBMM’deki sözleriyle bitirmek istiyorum: “Hayal gücünüzü zorlayın. Mesele büyümeden çözüme kavuşturulsaydı bugün Türkiye nerede olurdu? Annenin ideolojisi yoktur, siyaseti yoktur; sağcılığı solculuğu yoktur. Yozgat’taki anne ile Hakkâri’deki anne oğullarının başında aynı duayı ediyorsa, burada çok ciddi bir yanlış olduğu ortadadır”.

Bir denizanasıdır umut
koca denizin orta yerinde
bir açılır bir kapanır
açılır kapanır
kapanır açılır.
- Can YÜCEL - 
Haftanın Kitap Önerileri:
          
          "Bir Denizanasıdır Umut" adlı dört bölümlük çalışmanın ana temasını oluşturan "Kürt Sorunu ve Açılım" sürecine dair gündemin iki yeni kitabı "karşı tarafı" anlamak adına okunabilir.




21 Şubat 2011 Pazartesi

Aşk tesadüfleri sever, peki futbol?..

Aşk tesadüfleri sever, 
peki futbol?..


Aşkın meyvesi var mıdır, bilmem. Ancak, “gol”ün futbolun meyvesi olduğu su götürmez. Gol, İngilizcede “hedef, amaç” anlamlarına gelen “goal” sözcüğünün futbol üzerinden evrenselleşmesiyle bu güzelim oyunun en nadide parçalarından oldu. Tabii ki atıldığında yaşattığı tat / zevk ne kadarsa, yenildiğinde de sindirimi bir o kadar güç…

Geçen sezonun “devrimci” takımı Bursaspor’la "yeşil vadi"de oynadığımız maçta Cenk Tosun (Paşa) başta olmak üzere Dany - Y.Ayhan, İvan - Popov, Elyasa - Sosa, M.Ceylan -Hürriyet çiftlerine “solo” olarak katkı sunan Wagner ile Gaziantepspor nicedir özlediğimiz, hayalini kurduğumuz bir takım hüviyetindeydi, 90 dakika boyunca… Takımın geçen sezondan devraldığı “güven vermeyen skorlar serisi”ne Bursaspor maçında atılan 4 + 1 (Dany kk) golle son verilmesi baklava üstü dondurma kadar güzeldi…

 Tabii ki Bursaspor maçının aklımıza getirdiği ve üzerinde konuşulması gerektiğini düşündüğümüz en önemli sorusu şuydu: Tolunay Kafkas mı değişiyor; yoksa Gaziantepspor Tolunay Kafkas’ı mı değiştiriyor? Çünkü Tolunay Kafkas’ın Kayserispor’dan aşina olduğumuz ve bu sezonun ilk bölümünde Gaziantepspor’a oynatmaya çalıştığı ve kısaca “önce boz, sonra da at ve yat” diye özetleyebileceğimiz bir oyun anlayışı vardı. Ama hep ısrarla vurguladığımız üzere ki geçen sezon Jose Coucerio döneminde de söylüyorduk, kırmızı-siyahlı takımın oyuncu yapısı bu sisteme uygun değil.

Tolunay Kafkas & Wagner
Teknik kapasitesi yüksek, fizik gücü sınırlı bir takıma “önce boz, sonra da at ve yat”ı oynatamazsınız. Nitekim takım, bir buçuk sezondur oynayamadı da… Bu durumda ya Tolunay Kafkas kendi mantalitesine uygun olarak takımı yeniden dizayn edecekti ya da yine Tolunay Kafkas takımın oyuncu yapısına uygun olarak kendi sistemini yeniden kurgulayacaktı. Anladığımız kadarıyla Tolunay Kafkas, ikinciyi tercih etti ve daha güzeli takımın eksiklerini doğru tespit ederek Gaziantepspor’un mevcut bünyesine uygun, oyuncu yapısıyla/kültürüyle de özdeşleşen Wagner, Cenk Tosun gibi ilk 11 oyuncuları transfer ederek yedek kulübesi de güçlü olan bir takım yarattı. 

Futbolun doğasında var olan kurallardandır: Takım yaratmadan/olmadan bu oyunda başarılı olamazsınız. Dünya ve memleket futbolunda bunun bilindik nice örnekleri zaten var. Ayrıca teknik direktörlerin görevi, futbolcuya nasıl topa vuracağını, çalım ve gol atacağını göstermek değildir, değil mi? Teknik direktörlerin görevi, ya bir sistem dâhilinde bir takımı kurgulamak ya da mevcut kadro yapısına uygun bir sistem üzerinde çalışıp bir “takım yaratmak”tır.

Bursaspor maçındaki güzel oyun ve skordan sonra Tolunay Kafkas’ın bizleri heyecanlandıran iddialı açıklamalarının bir anlamı olabilmesi için ligin kalan maçlarında Kamil Ocak’ta hiçbir takıma puan vermemek ve deplasmanlardan da toplanabildiği kadar puan toplayıp Spor Toto Süper Lig’i “süper” bir yerde bitirmek, bu takım taraftarının en büyük ve en güzel rüyalarındandır…

"Futbolu zevkten, zorunluluğa doğru uzanan hüzünlü bir öykü"ye
dönüştüren endüstriyel futbol efendilerine İNAT...
Son olarak, Eduardo Galeano’nun “Gölgede ve Güneşte Futbol”da bahsettiği “futbolu zevkten, zorunluluğa doğru uzanan hüzünlü bir öykü”ye dönüştüren endüstriyel futbol efendilerine İNAT, Gaziantepspor’un yıllardır özlemini duyduğumuz; Ajax, Lyon, Porto, Dinamo Kiev, Arsenal, Barcelona gibi bir takım kimliğini yaratması yolunda Bursaspor maçının bunun ilk adımlarından olmasını diliyoruz.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Tek Yol Devrim, Allah Kerim...

 

T e k   Y o l  D e v r i m,

A l l a h   K e r i m

 

       Devrim Dediğiniz Bu Kadar Arzulanası Bir Şey Mi?..

         19 ve 20. yüzyıl dünyanın birçok ülkesinde devrimlere sahne oldu. Fransız Devrimi ile başlayan devrimler çağı, Avrupa'daki 1848 Demokratik Devrimleri ve 1917 Ekim Devrimi ile sürdü. Bunu Uzakdoğu ve Latin Amerika'daki “ulusal kurtuluş hareketleri ile sosyalizm mücadelesinin birleştiği devrimler” izledi. Ama tüm bu siyasal devrimler önemli kazanımlar içerse de  toplumun özgürlüğü önünde önemli setler de oluşturup büyük hayal kırıklıkları yaratarak bürokratik yönetimlere dönüştü.


Bu noktadan sonra 1968 hareketleri ile toplumsal hareketler, siyasal devrimleri ve ideolojileri sorgulamaya başladılar. Yaratılan her örgütlülüğün, üretilen her söylemin kaçınılmaz olarak kendi iktidarını kurarak yeni baskı mekanizmalarına dönüşmesi insanlığın trajedisi ve umutsuzluğu olarak algılanmaya başlandı.

Aydınlanma düşüncesinin “insanın iyiliği ve aklın üstünlüğü” üzerine kurulu hümanist felsefesi yerini “faşizm insanın içindedir, her birimiz onu üreten ve taşıyanlarız” karamsarlığına bıraktı. Devrimlerin  insanın özgürlüğü şöyle dursun, yeni baskı araçları  yaratması üzerine “devrim dediğiniz bu kadar arzulanası bir şey mi?” sorusuna kadar götürdü işin ucunu… En azından siyasal devrimlerin tek başına toplumları özgürleştirmediği sonucuna ulaşıldı. Bunun yansıması olarak 1989'da Doğu Avrupa'daki karşı-devrimlerle bürokratik düzenler, yerini liberal düzenlere bıraktı, büyük bir özgürlük yanılgısını da beraberinde taşıyarak...

Son kertede 21.yüzyıla büyük bir atalet içerisinde giren toplumları, Arap Devrimleri uyandırdı. Yılların baskıcı rejimlerine ve onların getirdiği yoksulluğa karşı klasik bir öncü parti ve rehberlik edici bir teori olmaksızın, daha çok sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla örgütlenerek Tunus ve Mısır halkları başta olmak üzere birçok Arap ülkesinde sokak eylemleri gelişti.

Tunus ve Mısır'da 30 yıllık diktatörlerin gitmesiyle sonuçlanan eylemler yeni bir tartışma başlattı. “Bu devrim midir, değil midir?” sorusu, yaşananları bir kalıba sokma ihtiyacı içerisinde baş gösterirken, bize göre öncüsüz, teorisiz bu 21.yüzyıl devrimleri en azından 20. yüzyılın önderlikli ve katı ideolojik devrimleri kadar “demokratik halk devrimi” olma özelliği taşıyor.

Tam da bu nokta, dönüp Foucault'ya bakma zamanıdır. Özellikle 1979 İran Devrimi hakkında söyledikleri güncel bir hal almaktadır. İçinde bulunduğumuz bilişim çağında entelektüellerin artık bir nevi peygamber gibi topluma doğru yol gösterdiği dönemler geride kalmıştır. Artık bilgi her yerde ve ulaşılabilirdir. Entelektüelin eski işlevi; siyasal devrimlerin bürokratikleşmesine, toplumun nesnel bir laboratuvar aracına indirgenmesine yol açarak devrimleri yozlaştırmıştır.

Günümüz dünyasında, bir işçinin ya da bir memurun yaşadığı sorunları en iyi kendisi bilecektir. Kimsenin kimseyi temsil etme gücü yoktur. Herkes kendi temsili ile mükelleftir ve bu yetiye sahiptir. Bu nedenle Mısır ve tüm Arap dünyasında olanları öncüsüz, teorisiz diye devrim sınıfına sokmamak insafsızlık olacaktır.


16 Şubat 2011 Çarşamba

Mekân değil, takım…

Mekân değil, takım…


Mekân, ancak insanla güzelleşen bir boşluktur…
            Mekân, ancak insanla güzelleşen bir boşluktur… Ve “futbol” adlı oyunun bir temaşaya dönüştüğü mekânları/stadyumları güzelleştiren de İngilizlerin bütüncül bir bakışla “team spirit” dediği takım ruhuyla bir araya toplanmış oyuncular, teknik kadro ve tribünlerdeki taraftarlar/seyircilerdir…

Spor Toto Süper Lig’in 21.haftasında, Kamil Ocak Stadyumu da bu sezon “kupa”sına ve “ligi”ne olmak üzere 5 defa sözleşmiş olduğu George Hagi yönetimindeki Galatasaray ile 4. randevusuna ev sahipliği yaptı. Tribünlerin dopdolu ve capcanlı olduğu karşılaşmanın ilk bölümünde futbol mücadelesi ve seyri ön plandaydı.

Kamil Ocak tribünleri hep böyle olsa...
           İlk dakikalarda Stancu - Karce karşılaşmasında meşin yuvarlak nazlana nazlana direğin yanından dışarı çıkarken “futbol ilahları”nın Tolunay Kafkas’ın takımından yana olduğunu anladık. Aynı ilahlar geçmiş dönemde Nurullah Sağlamlı Gaziantepspor’a bu kadar yakın değil her nedense… Hoca şansı mı ne?..

Karşılaşmanın ilk çeyreğinde Galatasaray’ın baskı kurmaya çalışan oyununa İsmael Sosa, Servet’ten önce davranan Cenk Tosun’un indirdiği topu gole çevirerek “stop” dedi. İkinci 45’te tanık olduğumuz “şey” ise, “bir insan topluluğu sistemli ve kararlı bir biçimde nasıl verem edilir?” sorusuna cevap veren bir başka futbol karşılaşmasıydı. Aslında önceden hazırlıklı olunsa, La Liga’daki “beyaz mendil” protestosuna “evrensellik” kazandırabilirdik,  Kamil Ocak tribünlerinden…

La Liga’daki “beyaz mendil” protestosuna “evrensellik” kazandırabilirdik, 
Kamil Ocak tribünlerinden…
          
     Gerçi, Kamil Ocak tribünleri geçen sezon Jose Coucerio ve bu sezon Tolunay Kafkas’la iyice “bağışıklık” kazanmıştı bu “verem eden futbol” anlayışına… Lakin Tolunay Kafkaslı Gaziantepspor’un zaman zaman sergilediği “ileri futbol”, tribünleri gelecek adına “umut”landırmıyor da değildi.

Bu maça dair rakip Galatasaray öznelinde, genel memleket futboluna dair bir iki cümleyi de vurgulamadan geçmek olmaz: Galatasaray’ın oyunu, “kazanmak için mücadele etmek gerek” anlayışının futbolda yeterli olmadığını bir kez daha gösterdi. Çünkü kazanmak için mücadelenin yanında “takımın sahaya dizilişi” ve “saha içi pozisyon almadaki becerisi” de önemli unsurlardı… Galatasaray’ın sahaya yansıtamayıp da maçı kaybetmesine neden olan faktörler, Gaziantepspor’un sahaya yansıtıp kazanmasını sağlayan faktörlerdi sonuç olarak…

Maça dair anekdotlar… 

İvelin Popov & İsmael Sosa

İsmael Sosa’nın attığı golde Galatasaray kalecisi Zapata, bir kalecinin kesinlikle yemek istemeyeceği bir biçimde golü bacak arasında yiyince bu golün mahalle maçlarındaki “tabelaya yansıma farkı” aklımıza geldi.

Bulgarların “Arda”sı İvelin Popov “takıma değil, kendine oynamaya çalışan oyun anlayışı”yla çokça eleştirdiğimiz oyun anlayışından uzaklaşıp “takım için” oynamaya başladığında Spor Toto Süper Lig’de dikkatle ve zevkle izlenecek çok az sayıdaki oyuncudan biri olduğunu bu maçta bir kez daha gösterdi.

            Gaziantepspor’un tabiri caizse son saniye transferi Hürriyet’in Galatasaray maçındaki performansı alkış aldı. Özellikle maç içerisinde zaman zaman Dany-Emre Güngör (Yalçın Ayhan) ikilisinin kademelerine girerek yaptığı müdahaleler Kamil Ocak tribünlerinin gözünden kaçmadı.

Gaziantepsporlu oyuncuların kondisyonlarını 90 dakikaya yayarak oynamaları takım adına olumlu görüntülerdendi. Yalnız, İsmael Sosa’nın ve kısmen de Cenk Tosun’un bu noktada takımın gerisinde kaldığı gözden kaçmadı.

            Maç boyunca “Yoğurt Koydum Dolaba” türküsüyle tam bir “Anadolu” stadyumu atmosferi yaratmaya çalışan maraton tribününün çabası da görülmeye değer güzelliklerden/ilginçliklerdendi.

            Tolunay Kafkas “rotasyon”una dair…


Tolunay Kafkas ve George Hagi maçtan önce...
            Tolunay Kafkas’ın rotasyon anlayışında bir tuhaflık var… Bir futbol takımında savunmanın üç önemli adamı: Kaleci (Karce), sağ stoper ve sol stoper (Dany-Emre Güngör)… Ve rotasyon yapılırken bu üçlüye futbola dair “özel bir durum” olmadıkça dokunulmaz. Ancak, Tolunay Kafkas son maçlarda “rotasyon” adı altında Emre Güngör-Yalçın Ayhan ikilisini maç içerisinde rotasyona dahil ediyor. “Savunma göbeği”ndeki bu oynamalar ileriki maçlarda takımın “canını” yakabilir.

10 Şubat 2011 Perşembe

Bir denizanasıdır umut (3)…

Bir denizanasıdır umut (3)…


bir denizanasıdır umut
koca denizin orta yerinde
bir açılır bir kapanır
açılır kapanır
kapanır açılır.
(Can YÜCEL’den)

III – Kürt Cephesi:

Tarihçiler, 1071 Malazgirt Savaşı’nda Alparslan’ın Bizans’a karşı yaptığı meşhur savaşta 17 Kürt Beyi’nin onu desteklediğini, yine Yavuz Sultan Selim’in büyük Doğu Seferi sırasında İdris-i Bitlis’i komutasındaki Kürt savaşçıların Şah İsmail’e karşı yeniçerilerle birlikte mücadele ettiğini, Kürtlerin 1915 Çanakkale Destanı’nın yazılmasındaki katkılarını ve nihayetinde Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Atatürk’ün yanında yer aldıklarını yazarlar. 
Türk tarihinin dönüm noktalarında Kürtler'in rolü tartışılmaz.
Yukarıdaki tarihi süreçlere dikkatlice bakıldığında Türk tarihi açısından önemli dönüm noktalarında hep Kürtlerin de rol aldığı görülür. Ancak Cumhuriyet’in ilanından sonraki süreçte yaşananlara baktığımızda Kürtlerin bahsettiğimiz tarihsel rolleriyle arasında ters bir durum olduğunu anlamak oldukça kolaylaşır. 1923-1938 yılları arasında 28 Kürt isyanından bahseder tarihçiler… PKK sürecine de yirmi dokuzuncu isyan diyenler vardır, bildiğiniz gibi…
Bütün bunlardan bahsetmemizin nedeni var olan bu sorunun çözümünün hiç de düşünüldüğü gibi zor olmadığıdır Türkler ve Kürtler açısından… Son 30 yıllık çatışmalı süreçte doğrudur, Türkler ve Kürtler de çok fazla bedel ödemişlerdir. Ancak bugün gelinen noktada mevcut sürecin çözüme evrilmesi için koşulların her iki taraf açısından olgunlaştığı görülüyor. 
Peki, bu noktada Kürtler ne istiyorlar? Kürtler, temel olarak üç nokta üzerinden hareket edecekler, medya organlarından takip ettiğimize göre:


a) Yeni bir anayasayla demokratikleşme sürecinin getirdiklerinin yasal güvence altına alınmasını, 
b) Kendi çocuklarına anadillerinde eğitim hakkını, 
c) Genel af biçiminde adlandırılacak bir düzenlemeyle dağlardaki, cezaevlerindeki ve yurt dışındaki insanların Türkiye’ye dönüşünün sağlanması… (Demokratik özerklik başka bir yazının tartışma konusu)

Bu süreçte Kürtlerin yasal sözcüsü olarak BDP’ye ciddi görevler düştüğü herkes tarafından dillendirilmekte… Hassasiyetleri gözetecek olgun bir siyasal sürecin gelişmesinde rol almaları, AKP iktidarının çözüm adına çabalarını cesaretlendirecek yaklaşımlar sergilemeleri, duygusal yaklaşımları ön plana çıkarmaktansa “akıl ve sağduyu”yu hâkim kılmaları, provokatif söylem ve eylemlere kesinlikle prim vermemeleri… En azından beklentiler bu yönlü… 
30 yıldır yaşananların bir fiil içerisinde yer alan birçok BDP yöneticisinin bu siyasal olgunluğu gösterecek teorik ve pratik deneyime sahip olduğunu düşünmek istiyoruz Türkiye kamuoyu olarak… Çünkü sorun, yaşananlardan dolayı söylenen her sözün yanlış anlaşılmasına ve provoke edilmesine uygun bir zemin sunmaktadır ki ülkemiz siyasal/toplumsal yaşamı bunun birçok örneğiyle doludur. 
BDP açısından Öcalan/PKK gerçekliği de orta yerde durmakta… BDP, Kürtlerin hassasiyetleri kadar Türklerin de hassasiyetlerini göz önünde bulundurduğu oranda hep söz edilegeldiği üzere Türkiye’nin partisi olma yolunda da önemli adımlar atmış olacaktır.

Bir başka gerçeklik de BDP açısından CHP ve MHP’dir… Görünen odur ki AKP iktidarına karşı CHP ve MHP gemileri yakmış durumdadır. Ancak, BDP bu noktada yine önemli bir misyon üstlenebilir, CHP ve MHP yöneticilerini çözüme katkı sunma noktasında ikna edici bir yaklaşımın öncüsü olabilir. Çünkü dayandığı dinamikler açısından öncelikle CHP tabanının ve sonra MHP tabanının ikna edilmesi, çözümün kalıcılığı, temelinin sağlamlığı açısından önemli olacaktır. Özellikle Ahmet Türk’ün yakın geçmişte CHP ve Deniz Baykal’a dair söylemlerine baktığımızda böyle bir ihtiyacın var olduğunu görmek/hissetmek mümkündür.
 Dileğimiz odur ki çözüm adına bir hayli gecikilmiş de olsa bunca yaşanan kayba ve çekilen acılara rağmen sağlıklı bir çözüm adına sorunun parçası olan herkesin aynı zamanda çözümün de bir parçası olması, taşın altına elini koyması, acılara ve yaralara herkes adına derman olmasıdır.
 Savaş, kardeş kardeşi öldürmüyorsa asla savaş değildir.” der Emir Kusturica’nın Underground (Yer altı) filminin kahramanı Komutan Marko… 
1995 yapımı film,
Kusturica'nın en iyi filmlerinden  biri kabul edilir.

7 Şubat 2011 Pazartesi

İki Maç, Bir Yazı...

İki Maç, Bir Yazı 

Bölüm 1: “Victoria Concordia Crescit…”

Başarı, uyumdan gelir...
1949 yılında Arsenal logosu modernize edilirken (kulüp tarihinin ilk renkli logo çalışmasıdır bu aynı zamanda) kulübün program editörü Harry Homer tarafından logonun alt tarafına altın sarısı harflerle Latince “Victoria Concordia Crescit” yazılır. Anlamı, “başarı uyumdan gelir…” 

Portakalların “kadife ayaklısı” Frank Rijkaard’da aradığını bulamayıp “Karpatların Maradonası” George Hagi ile teselli ikramiyesi olarak Ziraat Türkiye Kupası’nın kulpundan tutmaya çalışan, UEFA Kupası’ndan dolayı “Üç İstanbullu”nun en fiyakalısı Galatasaray ile Kamil Ocak’ta perşembe günü çok soğuk bir kış günü gerçekleşen karşılaşmada alınan 3-2’lik tatlı galibiyeti özetlemek için “Victoria Concordia Crescit” sloganı yeterlidir sanırım.
Gaziantepspor 3 - Galatasaray 2
Kupa maçındaki ilk 11, savunmada Yalçın Ayhan, orta alanda Zurita ve hücum bölgesinde Cenk Tosun’la tribünler adına sürprizdi. Ancak, savunma hattında “korkulu rüyamız” Yalçın Ayhan’ın Danny ile uyumu, orta alanda Zurita’nın ileri-geri çalışkanlığı (yediğimiz ilk goldeki hatasını da bir tarafa not edelim), Cenk Tosun’un ilk maçındaki skor üretkenliğiyle birleşince yediğimiz iki gole rağmen yine de güzel bir galibiyet oldu.

Sezonun en iyi maçlarından birini çıkaran “Yeşilçam’ın şımarık çocuğu modu”ndaki Popov ve yeni Brezilyalımız Wagner’in göz doldurduğu maçta, M.Ceylan’ın orta alanda Ayhan-Neill ikilisiyle mücadelesi, İvan-Olcan çiftinin çalışkanlığı ve Elyasa’nın “sürpriz golü” gecenin unutulmazlarındandı.

Hakem triosunun son dakikada tribünlerin “Arjantinli çocuk” dediği İsmael Sosa’nın penaltısına düdük çalmaması da “dileriz ikinci maçta bu penaltıyı çok aramayız” konuşmaları arasında aklımızın bir köşesine kaydedildi.
Bölüm 2: “Rüyalarım dışında 
futboldan kopmadım.”

Konyaspor 0 - Gaziantepspor 2
Perşembe günü yüksek tempoyla oynanan kupa maçından sonra deplasmandaki Konya maçına “1 puan iyidir.” anlayışıyla baktık. Memleketin aklıselim futbol kalemşorlarından Uğur Meleke’nin “Bursa ve Eskişehir maçlarında 9 ön liberoyla oynuyorlar.” diye eleştirdiği Ziya Doğan’lı Konyaspor, hiç de “can derdinde bir takım hüviyeti”nde değildi.

Nitekim bizimkilerin de “1 puanı alıp gidelim.” havasıyla ruhumuza, futbol zevkimize limon sıkan bir 45 dakika izledik. Lakin ikinci 45’te, Konyasporlu Zayatte’nin 55.dakikada kırmızı kart görmesi ve devamında Tolunay Kafkas’ın iki doğru hamlesiyle (M.Ceylan – Olcan Adın, Jorginho – Wagner değişiklikleri) oyunun kontrolünü ele alan Kırmızı Siyahlılar için 3 puanı almak zor bir iş olmaktan çıktı.

Sonuç olarak geçen haftaki kritik Gençlerbirliği maçında kaçırdığımız 3 puanı deplasmanda telafi etmek ve "kupadan başka şansı yok" denilen Cimbomspor’u tehlikeli bir skorla da olsa 3-2 yenmek uzun zamandır özlemini çektiğimiz iki güzel galibiyetti…

Kupa maçındaki “arzulu oyun”un ve “takım uyumu”nun diğer maçlara da yansıması, “başarı”ya giden yolu –muhakkak- kısaltacaktır.

“Futbolcu olamadım; ama rüyalarım dışında da futboldan kopmadım.” diyen Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, “Gölgede ve Güneşte Futbol” adlı kitabında “futbol ile Tanrı” arasındaki benzerliği açıklarken şunu söyler: “Birçok insanın ona (futbola) inanmasıyla ve entelektüellerin ona kuşkuyla yaklaşmasıyla ölümsüz ve mutlak bir varlık gibidir bu oyun…”