30 Nisan 2011 Cumartesi

1 MAYIS...


Gerçek bir devrim kalpleri de fetheder...

Statükoyla çarpışarak iktidara geldiğini iddia edip 
bugün statükonun bizahiti kendisi olanlara İNAT
yaşasın HAYAT...

Günlerin bugün getirdiği
sadece baskı, zulüm ve kandır...



“Ne mutlu o yoksullara ki öteki dünya onlarındır,       er ya da geç bu dünya da onların olacaktır.”
Friedrich Engels
    
     



Yaşasın Halkların Kardeşliği...



Anadolu'dan İstanbul'a / Taksim'e selam olsun...



Apaçi Aldo ve Soysuzlar Çetesi
FAŞİZME KARŞI OMUZ OMUZA

25 Nisan 2011 Pazartesi

Reenkarnasyon ve Sol Göğsünün Altındaki Cevahir

Sol Göğsünün Altındaki Cevahir

Gaziantepspor 2 - Antalyaspor 1
        Son yıllarda modern ideolojilerin itibarını da yitirmesiyle iyice popülerleşmeye başlayan Doğu felsefelerinin kilit kavramlarından olan “reenkarnasyon”, bu pazar Kamil Ocak Stadyumu’ndaki Antalyaspor maçında halet-i ruhiyeyi en iyi açıklayan kavram gibi göründü bize…

Yıllardır yapılan transferlere, verilen vaatlere; hatta alınan cafcaflı galibiyetlere rağmen eksik bir şey olduğu aşikârdı takımda… Gidişat son günlerin moda deyimiyle kimseyi tatmin etmiyor”, ağızda Antep mutfağına yakışmayan bir şekilde sebzeli yemek sonrası yaşanan “yavan bir tat”  bırakıyordu.

Pazar günkü reenkarnasyon hali, 1978’in Kırıkkale deplasmanında ilk şampiyonluğun ruhunu, 1989’un ikinci defa Birinci lige rücu eden  havasını ya da 2001'in 1.lig şampiyonluğunu kovalayan takımını, gerek saha içinde gerek kulübede; ama en önemlisi tribünde yeniden yakaladığımızı gösteriyordu.

Demek ki yüzyılda bir gelen Mehdi gibi, bizim takımın ruhu da 10 yılda bir bizi ziyaret ediyordu. Bedenler değişikti; ama ruh o geçmişin coşkulu moduna girmiş bir haldeydi. Ve yıllardır sorulan sorunun, “neden olmuyor”un cevabı bulunmuştu.

Cenk Tosun 1.golden sonra santraya koşarken
2.golün hesabını yapıyordu belli ki...

Öyle ki yıllar sonra bir Anadolu takımı ile oynanan maçta tribünler hınca hınç doluydu. Evet, Fenerbahçe’ye kaybetmiştik, kupada Beşiktaş’a elenmiştik. Beklenen, taraftarın takıma buruk olması, pazar gününü geleneksel mangal pikniği (sahra) ile tamamlamasıydı. Ancak yakalanan inanç ile bu yenilgiler herhangi bir olumsuz havaya yol açmamıştı. O kadar ki “futbol dilencisi kitleler”in aşka geldikleri zaman sergiledikleri  1986 Dünya Kupası’nın sembolü “Meksika Dalgasını gayr-i ihtiyari bir şekilde tribünler yapıvermeye başlamışlardı. Kamil Ocak tribünleri üzerindeki tozu toprağı atarak futbol kimliğinden uzak duruşuna son verip yeni ve görkemli bir karaktere bürünüyordu.

Maça cezalıların ve sakatların etkisiyle ligin ikinci yarısından itibaren istikrar kazanan kadrodan oldukça farklı bir dizilişle çıktı Gaziantepspor... O kadar ki İvan de Souza sağ açıkta oynadı desek, durum yeterince anlaşılır sanırım. Bunca değişikliğe rağmen oyunun ilk yarısında maçı koparacak pozisyonlar buldu ev sahibi takım…

Cenk Tosun 2.golün mutluluğunu paylaşıyor tribünlerle...
İkinci yarının başında Antalyaspor’un şok golü sonrası tribünlerde de kısa süreli bir şok yaşansa da başka bir “Alamancımız” Alper Akçam değişikliği ile takım yeniden ivme kazandı. Tribünde “maç gitti” yorumları her zamankinin aksine cılız kalırken, “biz bu maçı alırız” inancı egemendi. Bu inancın sahaya sirayet etmesi uzun sürmedi ve artık gol anonslarında da “Tosun Paşa” olarak anılıp lakabı tescillenen Cenk Tosun’un bitiriciliği ile Avrupa kapıları sonuna kadar açıldı Gaziantepspor’a...

Kaptanlık yapamıyor denilen Yalçın Ayhan bile havaya girip tribünlerin maç  havasına ortak olarak maç içinde taraftarla olumlu diyaloglara girişti. Maç sonu yaşanan birlik havası, Murat Ceylan’ın sevimli; ama bir o kadar da şımarık bir çocuk gibi üçlü çektirmesi 12. adamın nasıl 1. adam olmaya başladığının ve tam da o zaman futbolun interaktif, katılımcı görsel bir sanata dönüştüğünün göstergesiydi.

Artık sıra 10 yılda bir gelen ruh ile yaşanan yeniden dirilişi önümüzdeki sezon üç kulvarda ete kemiğe büründürmekte… Yeter ki sol göğsünüzün altındaki cevahir kararmasın ve pazar günü yaşanan coşku ve bütünleşme önümüzdeki sezona taşınabilsin…

Yeter ki sol göğsünüzün altındaki cevahir kararmasın...

24 Nisan 2011 Pazar

Öykündüğümüz Öyküler (6) KAPI...

KAPI

Veysel KAYGUSUZ

“uyudu mu?”

“hemen daldı. çok yorulmuş yolda, belli.”

“yatağını özlemiştir belki de.”

“senin yanındayken beni bile özlemez bu hayırsız.”

“öyle deme, annem de burada olsaydı, deyip durdu.”

“dediğine bakma sen, varsa yoksa sen… ben bir kahve yapıp geleyim, sen de uzat ayaklarını istersen.”

“zahmet etme hiç, hem yolum uzun, yorma kendini.”

“iki dakika sürmez, otur, dikilme öyle jandarma gibi.”

                     (dinlemiyor beni. mutfak… cezve, kaşık sesleri.)

“ sade değil mi? ”

                     (beni kızdırmak mı istiyor; alışkanlıklarımın değişip değişmediğini mi merak ediyor?)

“evet evet, sade.”

                     (duvarda yine o resim. ne buluyorsa bu resimde? Selen’in yaptığı resim. hala görüşüyorlar belki de. geliyorsa eve, “hani benim yaptığım resim?”diyorsa…)

“sana otur dedik değil mi? dolaşma öyle hayalet gibi.”

                    (jandarma… hayalet? gittikçe annesine benziyor bu kadın.)

“nasıl geçti tatiliniz? üzdü mü seni?”

                    (beni senden başka kimse üzemez Neslihan.)


“hayır hayır. olur mu öyle şey! çok güzeldi her şey. dinlendim sayesinde.”

“giderken bir bir tembihlediydim, yorma babanı, diye. aferin kızıma.”

 (evet, aferin kız-ı-n-a…)

“mutfak soğuk biraz, sıcak sudan geçirdim fincanları ya yine de…”

“yok Neslihan, güzel olmuş, eline sağlık. tıpkı anneninkiler gibi.”

(önümde duran sehpanın üzerindeki fincanı ve kül tablasını kaldırıyor. yine mutfak… asıl oturmayan o!)

“kar yine başlamış Efkan.”

                     (perdeyi aralıyorum. lapa lapa. ağır ağır düşüyor sokak lambasının ölgün ışığına. sağlam bir dize çıkaracak denli güzel görünüyorlar. gitmeliyim…)

“kal bu gece, gitme! yollar nasıldır kim bilir? sabah gidersin, erkenden. dedem derdi: gündüzün şerri gecenin hayrından iyidir. küçük odayı hazırlarım hemen. sıcak olur orası.”

“gitmeliyim. yarın işlerim var. hem gece değil daha. sabaha doğru evde olurum.”

“karnesini gördün mü Nisan’ın? sana gelirken unutmuş, telefonda da dediydi ya. odasından alıp geleyim. bekle, görmeden gitme.”

                     (lafı değiştiriyor. ne yapmak istiyor bu kadın? daha bir hafta önce, Nisan’ı  almaya geldiğimdeki kadınla bu kadın? yine şaşırtıyorsun beni Neslihan.)

                     sokağa bakmak için pencereyi açıyorum. tertemiz, aydınlık bir gece. az önce yanan sokak lambası sönmüş. kar şiddetini biraz artırmış. sokakta kimseler yok. karşıdaki küçük bakkal bile kapatmış.
                   
                     arabadan inince sigara almak için girmiştim. geniş cam buğulanmıştı. içerideki karartılardan başka bir şey görünmüyordu. elektrikli ısıtıcının etrafına doluşmuş altı kişi vardı. üç rezistanslı ısıtıcının sadece biri açıktı. “merhaba” demiştim, “aleyküm selam” demişlerdi. yaşlı olanı ayağa kalkmıştı. “buyur beyim, birine mi bakmıştın?”  “sigara alacaktım.” “bunlar var içersen.” adını  sanını duymadığım üç çeşit sigara çıkarmıştı. alıp çıkmıştım birini. “hoca hanımın boşadığı kocası mı bu?” duymazlıktan gelmiştim…

“hepsi pekiyi baksana.”

                    (kendi karnesiymiş gibi seviniyor. Nisan Yazıcı. Mustafa Uslu İlköğretim Okulu. 4/A.  218. evet hepsi pekiyi. Neslihan hemen imzalamış veli bölümünü. büyük bir ciddiyetle, özenle: Neslihan Apaydın.)

“güzel, çok güzel. ben gideyim artık. daha da hızlanmadan kar, daha da geç olmadan. varınca ararım.”

                    (vestiyerin önünde Neslihan. paltomu tutuyor. eski günlerdeki gibi.)

“gerek yok, teşekkürler ben giyerim.”

                    (yüzü dağılıyor birden. evcilik oyununda mızıkçılık yapan bir çocuğum sanki. gözleri, bakışları bana bunu duyumsatıyor. pişman oluyorum. güçlü durmalıyım karşısında. bu oyunu bitirmeliyim. önünde durduğum kapının dışında hep sürdürdüğüm bu oyunu burada bitirmeliyim. gitmeliyim…)

“Nisan’ı  öpmeyecek misin?”

                     (öpmeyeceğim, lanet olsun Neslihan! seni de öpmeyeceğim! bu eve her gelişimde kanattığın yaraları sarmakla geçiyor ömrüm. bu kapıyı sevmiyorum. bu kapıdan girdiğimde karşıma çıkan dünyayı da sevmiyorum. Selen’in yaptığı resimden nefret ediyorum. senin rahat kadını kuşanmandan; benim kızı için her şeyi yapan vefakar baba diyaloglarımdan nefret ediyorum. Nisan’ın karnelerine attığın imzandan da nefret ediyorum. kızının başucundaki gülen fotoğrafımdan da nefret ediyorum.)

                   aslında yıllar önce özetlemiştin her şeyi. Nisan daha bebekken, gülümsemeyi bilmezken. geceydi:

“senden” demiştin, “mükemmel bir arkadaş olurmuş, mükemmel bir dost, sırdaş olurmuş, çok hoş bir sevgili olurmuş; ama eş olmazmış.

                   hiç duraksamadan demiştin, sesinde kırılma olmadan, yutkunmadan, demiştin.

                   aslında yıllar önce özetlemiştin her şeyi…

                   hem de hiç ağlamadan…

“görüşürüz Neslihan, varınca ararım.” 

21 Nisan 2011 Perşembe

Ben senin kupayı alabilme ihtimalini sevdim…

Ben senin kupayı 
alabilme ihtimalini sevdim…


"kuşlar peru’ya ölmek için uçar” der İlhan Berk…

Kırmızı-Siyahlı renklere gönül vermiş taraftarlar da 3-0’lık maçın rövanşından bir mucize çıkarma peşindeki takımlarına omuz vermek üzere Kamil Ocak’a akın ettiler kuş misali… İnanmamış olsalardı, tribünleri öyle hınca hınca doldururlar mıydı? Sezon başından beri (takımın en kötü zamanlarında dahi) Tolunay Kafkas bizleri buna o kadar inandırmıştı ki: “Kupa, Antep’e gelecek…

3-0’lık ilk maçtan sonra Beşiktaş gibi ligde ununu elemiş, eleğini asmış bir “dünya” takımını eleyebilmek, en azından eleyebilme umudunu maça kadar taşıyabilmek adına “gel Beşiktaş gel” çağrımız az daha karşılığını bulacaktı ilk 30 dakikalık bölümde…

Cenk Tosun'un 5.dakikadaki golden sonra umuda koşusu...
Olcan Adın’ın 5. dakikadaki golüyle ve sonrasında takımın iştahıyla bir “Nihavent Mucize”ye tanıklık etme heyecanı sardı tribünleri… Ta ki Serdar Kurtuluş’un Grup Duman’ın “Manası Yok” şarkısını hatırlatır cinsten sebep olduğu penaltıya kadar… Sonrasında “çıkmayacak candan umut kesilmez”e evrilen hissiyatımız, Karce’nin de doğru köşeye uzanışına rağmen sonuç vermeyince “manası yok artık bu maçın” moduna girdik hepten…


Neyse 40 yıllık mazisine “rütbe değeri yüksek” bir kupa sığdıramamışsa da, Misak-ı Milli sınırlarının dışında çok fazla arz-ı endam edememiş olsa da takımın bu sezon futbol adına “pek doğru” değilse de “pek güzel” işler yapmaya çalışmasıyla kendimizi avuturuz elbette… Kazanmak için gerekli doğrulardan önce, kazanırken sergilenen futbolun güzellikleri her daim evladır bizim için… “Güzel kaybetmek” de kabulümüzdür, Hollanda misali…

Şüphesizi ki futbolun ve dahası bir takımı tutmanın “manasız” sevdasının, takımın müzesindeki kupa sayılarına bağlı olmadığını gösteren en iyi göstergelerden biridir hınca hınç dolu tribünler… Öyle olmasaydı; Tottenham, Udinese, Borussia Dortmund, Newcastle United gibi takımlar yıllardır şampiyonluk kazanamamasına, müzesine herhangi bir kupa götürememesine rağmen hala tıka basa tribünler önünde futbol oynayabilir olmazdı; kombine dâhil, maç biletleri de yok satmazdı.

Kamil Ocak tribünleri umudun türküsünü söylerken...
           Bu sezon “kupa sevdamız” istemediğimiz gibi sonuçlanmış olsa da yeniden yapılanma sürecini kimi eksiklerine rağmen sağlıklı bir biçimde sürdürdüğünü düşündüğümüz Gaziantepspor için lig 3.lüğünün yakın gelecekteki en cazip hedef olarak durduğunu hatırlatarak/yineleyerek bitirelim…

O kupa Antep'e bir gün gelecek, hoca...

19 Nisan 2011 Salı

Gaziantep'in Nüfusu (2010 TÜİK Verilerine Göre)

GAZİANTEP NÜFUSU

(2010 TÜİK VERİLERİNE GÖRE)


TOPLAM NÜFUS: 1.700.763


İLÇELERE GÖRE NÜFUS DAĞILIMI

ŞAHİNBEY: 743.685      /     
ŞEHİTKAMİL: 629.913

NİZİP: 133.093             /      
İSLAHİYE: 65.532

NURDAĞI: 37.630        /      
ARABAN: 32.213

OĞUZELİ: 29123          /      
YAVUZELİ: 21.478

KARKAMIŞ: 11.097     /      
SALKIM BELEDİYESİ: 2293 
                                          (BİZİM KÖY) 

18 Nisan 2011 Pazartesi

Özgürlük...

İ R E Y İ N  D E V L E T E 
Ç Ü Ş” 
D E M E S İ Y L E  B A Ş L A Y A N  Ş E Y:
Ö Z G Ü R L Ü K

Özgür değiliz,
hiçbirimiz...
"Devlet büyüdükçe, özgürlük de o oranda küçülür." J. J. ROUSSEAU


"İnsanın özgürlüğü , kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir." Jean Paul Sartre

17 Nisan 2011 Pazar

Öyle kolay bir sanat değildir, futbol…

Öyle kolay bir sanat değildir,
futbol…
5 sezondur adeta “Kaybedenler Kulübü”ne dönen Gaziantepspor, özellikle bu sezonun ikinci devresinde Tolunay Kafkas teknik heyetinin düşünsel değişimi ve İbrahim Kızıl yönetiminin “doğru” transferleriyle küllerinden yeniden doğan bir Anka kuşu misali “Kazananlar Kulübü”ne doğru evirilmeye başlamıştı. Hatta uzun zaman devam eden “evinde maç kazanamama sendromu”nu dahi atlattı derken, bu defa da “deplasman fobisi” baş gösterdi. Son 4 deplasmandan da eli boş dönüyoruz: Buca, Karabük, Beşiktaş (kupa maçı) ve FB…

Cumartesi akşamı, ligimizin en “faydalı” yabancılarından Alex sezonun en kötü maçını çıkartırken bunu değerlendirmek gerekiyordu; çünkü kötü bir Alex, bizim için “iyi bir şans” demekti, olmadı.

Kötü bir Alex,
bizim için “iyi bir şans” demekti, 

olmadı.
FB’nin önde basarak başlama anlayışına karşılık, direnmek telaşıyla hücum etmeyi, kendi oyununu oynamayı unutan bir takım vardı ilk 45 dakikada… Üstüne üstelik, 4-2-3-1 dizilişindeki “3”lüler Olcan Adın – Wagner - Popov (İsmael Sosa) topu ileri taşımada işlevsiz kalınca en uçtaki Cenk Tosun (Paşa) FB’nin yeşil vadisinde bir başına kaldı.

İkinci yarıda hücum bölgesindeki üçlünün ileriye top taşımaları gerektiğini hatırlamalarıyla toparlanmış görünse de Kırmızı-siyahlılar, gollük durumları tabelaya yansıtamayınca olan oldu ve “geliyorum geliyorum” diyen FB’nin golü canımızı en çok yakacak zamanda geldi.

Maçta; pas, şut, topla oynama, gol pozisyonu gibi bütün istatistiklerde FB, neredeyse bizimkileri ikiye katlamış durumdayken sadece gol durumunun eşit olması da adilâne değildi zaten… İlk 45 biterken %66’ya, %34’tü topla oynama oranı… İkinci yarıda bizimkiler, “topa sahip olabilirsiniz; ama ruhumuza asla” anlayışıyla savunma yapmaya değil, direnmeye devam etseler de sonuç kaçınılmazdı. Sonuçta “savunma futbolu” ile “direnç futbolu” aynı şey değildi.

İlk yarıda gördüğümüz 6 sarı karta baksanıza: İki stoper (Emre / Dany) ve iki ön libero (M Ceykan / Hürriyet)… Bu kritik bölgelerdeki kartlar, takımın ikinci 45’te direncini sınırlandırdı ve bir yerde kırmızı kartın da habercisi oldu. 9 kusurlu hareketle 9 sarı, bir kırmızıyla tamamlanan maçta hırçınlık zirve noktasını gördü bizimkiler adına. Birkaç sezon önce Fair-play ödülünü almış bir takımın koca sezonda gördüğü toplam kart sayısına ulaşıldı neredeyse… 
Beşiktaş'ın "Sarı Melek" hocası Schuster:
"Lugano’nun olduğu her pozisyonda provokasyon vardır.


   Geçenlerde -maalesef- uçağa bindirip yolladığımız teknik adamlar kervanına katılan Beşiktaş’ın “Sarı Melek” hocası Schuster’in Türkiye'deki en doğru analizlerindendir: "Lugano’nun olduğu her pozisyonda provokasyon vardır.” Son maç, bunu bir kez daha doğruladı. Lugano kendi taraftarından bile küfür yiyorsa ciddi bir sorun vardır zaten, onu da FB’nin çokbilmiş “aziz” uleması düşünsün artık… Uruguay’da judo salonu çalıştırdığını öğrendiğimiz Lugano sayesinde Tarantino Usta’nın “Kill Bill” serisinden aşırılmış sahneler izledik 96 dakika boyunca…


Tolunay Kafkas’ın Edward Norton’un “Amerikan History X”deki halini andıran takım elbiseli duruşu da maç dışında dikkatimizi çeken ayrıntılardandı.


Sonuçta sezonun ilk yarısında 9 puan aldığımız ligin sarı-lacivert 3 takımından (Buca, AGücü, FB), ikinci sezonda sadece 3 puan alabildik. Kupa maçındaki 3-0’ın rövanşı için çarşamba günü Kamil Ocak’ta “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”e derman olacak bir Gaziantepspor izleyip finale çıkmak dileğiyle yazıyı noktalamadan önce FB maçına dair en sahici Twitter yorumunu da paylaşıp bitirelim: “İnanın Antep normal oynadığı güzel forvet oyununu oynasa maç çok güzel olur, belki Antep kazanır ama bu oyun falan değil Antep'in oynadığı.” CemKirgiz midaskral.blogspot’tan…

Dany-Niang mücadelesi...
Arka fonda Wagner ve yeni imajıyla Tolunay Kafkas

FB golünden sonraki arbede -1
FB golünden sonraki arbede -2

16 Nisan 2011 Cumartesi

Öykündüğümüz Öyküler (5)...

Hakan Günday
         Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti. Korkudan titriyor, gözlerini böcekten ayıramıyordu. Ay çekirdeği tarlası kadar bir tavana bakıyor ama sadece onu görüyordu. Ay çekirdeği kadar bir böcek. Sivri ayaklarının etrafındaki tüyleri paça gibi duran, antenlerinin inceliği kirpik kadar olan bir böcek. Bir böcek resmi kadar hareketsiz gövdesiyle, koyu bir loşluğun koyu griye boyadığı betonda simsiyah bir leke. Küçük kızın korkudan sulanmış gözleriyle aynı renkte.

          Çenesine kadar çektiği battaniyeyi terli avuçlarının içinde sıkıyor ve böceğin ne zaman yüzüne düşeceğini düşünüyordu. Merdivensiz bir ranzanın üst katındaydı. Tavanla arasındaki mesafe, yarım metreden azdı. Elbet uyuyakalacaktı. Elbet uyurken ağzını açacak ve böcek kendini boşluğa bırakıp dişlerinin arasından geçecekti. Ya da önce battaniyesinin üzerine düşüp bir süre orada duracak, karnı acıkınca da küçük yüzüne ayak basıp burun deliklerinden birine girecek ve önüne ne çıkarsa kemirecekti. Bir saniyeliğine başını sağa çevirip uzattı ve yerden ne kadar yüksekte olduğunu anlamaya çalıştı. Ama bunun için bir saniye yeterli değildi. Tam olarak zemini görememiş, böceği gözden kaçırmamak için bakışlarını yeniden tavana çevirmişti.


          Daha önce de böcek görmüştü. Kendi evinin duvarlarında da, başka evlerin duvarlarında da. Hatta içine adım attığı her evin duvarında en az bir tane böcek görmüştü. “Dereden geliyorlar” demişti babası. Dereden gelip tavanlara tırmanan, sonra da kendi ağırlığına dayanamayıp sobaya düşen daha büyük böcekler de görmüştü. Saçlarının kesilmesine neden olan bitler kadar küçüklerini de. Duvarların içine hızla kaçıp yok olanları da görmüştü, şekerpancarı çuvallarının altında sakince öldürülmeyi bekleyenleri de. Fare bile görmüştü. Bir defasında bir kurt bile görmüştü. Gözlerini karartmış böcekten yüz kat daha büyük bir kurt. Ama hiçbirinden korkmamıştı. Hiçbirinde titrememiş, hiçbirinde ağlamamıştı. Çünkü hiçbirinde yalnız değildi. Aslında yine yalnız değildi. Altında yatanla birlikte, çevresinde otuz beş çocuk vardı. Ama onlar sayılmazdı. Çünkü hiçbirinin adını bilmiyordu ve öğrenmek için artık çok geçti. Uyuyorlardı. Uyku seslerini duyabiliyordu.Verdikleri nefeslerin tıkanmış burunlarına çarpıp kırılma gürültüsünü duyabiliyordu. Uykularında hırlayan çocuklar bir omuzlarından diğerine dönüyor, serin yüzlerini denk getirebilmek için yastıklarını başlarının altında çeviriyor, bir ayaklarını diğerinin topuğuyla kaşıyor ve böceği zerre kadar umursamıyorlardı.



             Kaçması gerekiyordu. Böcek üzerine düşmeden önce yataktan inmesi gerekiyordu. Ama nasıl inebilirdi ki? Merdiven olsaydı! Çıkması bile altında yatan çocuğun itmesiyle olmuştu.


       “Bir dahakine kendin çıkacaksın!” diyen çocuğun. Kızgın çocuğun. Ani bir hareketle üzerindeki battaniyeyi yüzüne çekti. Yıllar içinde katılaşmış battaniyenin dikenleşmiş tüyleri yanaklarına batmaya başladığı anda ne kadar büyük bir yanlış yaptığını anladı. Çünkü böceği göremiyordu artık. Oysa o hâlâ oradaydı. İnsanın görmediği şeyler yok olmazdı ki! Hem düşmanı gözetleyemedikten sonra gizlenmenin ne anlamı vardı? Hatta artık her şey daha tehlikeliydi. Böcek istediğini yapabilir ve kimsenin bundan haberi olmazdı. Çıkmıştı göz hapsinden.


           Ter damlaları belirdi yüzünde. Şakaklarında su çiçekleri açtı. Nefes alışverişi kalp atışlarını geride bıraktı. Kurtulacaktı oradan! Kurtulacaktı o böcekten! Kurtulacaktı yalnızlıktan!


       Bir yolunu bulacaktı. O yataktan inmenin bir yolunu bulacaktı. Bir yolu olmalıydı. Bir tane yeterdi. Araması uzun sürmedi. Yollardan en kısa olanı seçti. “Ne olursa olsun!” adında kestirme bir sokağa saptı. Sol eliyle battaniyeyi savurup, sağ eliyle kendini boşluğa doğru itti. “Nereye olursa olsun!” adındaki bir yere atladı.


         Alnı zemine değdiğinde tek alkış kadar ses çıktı. Boynunun kırıldığınıysa kimse duymadı. O ana kadar bir sinekkuşunun kanatları gibi atan kalbi betona çarpınca durdu. Altı yaşındaydı. Loşluğun ve korkunun böceğe benzettiği tavandaki çatlaksa ondan sadece bir yaş büyüktü. Yedi yıldır orada duruyor ve yedi yıldır, ışıklar kapanınca bir böceği andırıyordu. Ayaklarındaki tüylerin belirmesi içinse koridordaki ampulün yanması ve koğuş kapısının açık kalması gerekiyordu.


     Gözlerini alkış sesine açan Derdâ, yerde yatan çocuğun katlanmış ensesini gördü. Yüzü karanlığa gömülmüş olsa da, tanıdı. Birkaç saat önce, gözlerine bakıp “Sen üstte yatacaksın!” dediği çocuktu. Bacaklarından itip tırmanmasına yardımcı olmuş, sonra da “Sesini duyarsam, keserim dilini!” demişti. Hatta diğer çocuklar duysun diye bağırarak söylemişti. Şimdiyse yerde yatıyordu çocuk. Hemen yanında. Belli ki düşmüştü. Atlamış olamazdı ya!


       Yastığının altından çektiği elini uzatıp çocuğun koluna dokundu. Yetmedi, parmaklarıyla yakaladığı omzunu sarstı. Başını kaldırıp ranza demirlerinin arasından koğuşa baktı.


       Uyanık birini aradı. Dikilmiş bir başa rastlamayınca rahatladı. Yavaşça yatağından kalkıp, çocuğun yanında dizlerinin üstüne çöktü. Bir kedi kadar hafif olan çocuğu omuzlarından tutup çevirdi. Küçük yüzü kan içindeydi. Derdâ başını kaldırıp çevresine baktı. Hâlâ kimsenin uyanmadığından emin olunca ağlamaya başladı. Ağzını, dişlerinin arasındaki alt dudağıyla örttü. Kimseyi uyandırmayacak kadar sessizce hıçkırdı.

           Var olmayan bir böcekten korkup ranzasının üst katından atlayan küçük kız Yatırcalı’ydı. Korucu köyü Yatırca. İtirafçı köyü Yatırca. Çocukların dediği gibi, ajan köyü Yatırca, hatta orospu çocuğu Yatırca. Ve Yatırcalılara yardım etmek yasaktı. Ölü bile olsalar onlara el uzatılmazdı. Bu yüzden Derdâ, o gece, ne nöbetçi öğretmene haber verdi, ne de başka bir şey yaptı. Sadece ağladı. Sonra da kızın bedeninden yavaşça sıyrılıp sessizce yatağına girdi. Çünkü kendisi de Yatırcalı’ydı. Ve bu gerçeği okuldaki dört yüz otuz çocuğa unutturmak dört yılını almıştı.


        Ranzanın solundan üçgen biçiminde sarkan ve tek köşesi yere kadar uzanmış battaniyeyi, karanlığın içinde bir yelkene benzetti. Yatağını da bir tekneye. Gecenin içinde giden bir yelkenliye. Resimli bir kitapta görmüştü. İçinde masmavi denizler olan bir kitapta. Rengârenk teknelerin direklerinde bembeyaz yelkenlerin uçuştuğu bir kitap. Tekne güvertelerinde sarı yağmurluklu küçük kızların ufka bakarak gülümsediği bir kitap. Bütün kızların mutlu olduğu bir kitap. Ama sadece bir kitap. Aptal bir kitap. Hatta dünyanın en aptal ve en yalancı kitabı! Çünkü o kızlar gerçekte yoktu. Eğer olsalardı, o sayfalara fotoğraflarını koyarlardı. Suluboyayla yapılmış gibi duran resimlerini değil... 

            Fısıldadı: 
            “Allahım, inşallah rüyamda ölürüm.” 
            “Uykumda” diye düzeltecekti ki, içinde yattığı tekne sessizce uykuya battı. On bir yaşındaydı. Hem on hem bir.

Not: "Derda" isminin anlamı iyilik seven, yardım eden... Bu öykü, yazarın son romanı "Az"da yer almaktadır.



Kaynak:


http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&ArticleID=1044209&Date=01.04.2011&CategoryID=40

9 Nisan 2011 Cumartesi

Futbol, Fena Halde Hayat...

   F u t b o l, Fena Halde Hayat...                  


Maxwell: "Futbolun en güzel tarafı 
her zaman bir rövanşın olmasıdır."

   Futbolun geleceğini kurtaran Katalanlar’ın Barcelona’sının hocası Guardilo’nın takımın sol yanını eski Lyon’lu Abidal ile pay ettiği Maxwell bir röportajında Barcelona’da futbol adına öğrendiği en önemli şeyin “futbolun en güzel tarafı, her zaman bir rövanşın olması” olduğunu söylüyordu.




“İyi oynayıp 3-0 kaybetmek, kötü oynayıp 3-0 kazanmak” futbol dışındaki diğer spor dallarında söz konusu mudur, bilemem. Lakin hayatta da böyle skorlar mümkün… Futbolu fena halde hayata yaklaştıran/benzeştiren de tam burası galiba. Sinemamızın son dönem genç yönetmenlerinden Serdar Akar’ın bundan yaklaşık on yıl önce gösterime giren “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminin afiş sloganıydı: “Hayat, futbola benzer fena halde…”

Albert Camus:
“Hayat hakkında düşünmekten sadece
futbol oynarken kurtulabiliyorum.”
Beşiktaş’la oynadığımız kupa maçı, ilk 60 dakikada kaçırdığımız sayısız gol pozisyonlarıyla ve etkisiz rakibin tek pozisyon bulup(!) üç gol atmasıyla sonuçlandı. “Ahlaka dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim; çünkü top hiç beklediğim köşeden gelmedi.” diyen Nobel ödüllü edebiyatçı ve filozof Albert Camus’nün sözünü bir kez daha hatırlattı, bu maç… Sözü söyleyen Albert Camus gibi hayatının bir döneminde kalecilik yapmış, “hayatın anlamı ve anlamsızlığı” üzerine onca kafa yormuş, 20. yüzyılın en değerli filozoflarından biri olunca elbette ki dikkate alınmaya değer bir durum çıkıyor ortaya.

Kupa maçında olanlar, birçoğumuzun trajik hayatından bir kesit gibiydi. Hepimiz şöyle dönüp hayatımıza bir baktığımızda hayatımız boyunca birtakım amaçlar peşinde koşup durduğumuzu görürüz. Çoğu zaman “tam hedefe ulaştığımızı” sandığımız anda beklemediğimiz bir yerden veya kişiden gelen engelle, bilindik bir tabirle, apışıp kalırız. Bomboş kale karşıda durur da top ayaklarımızın altından kayıp gider, İsmael Sosa gibi… 
Kırmızı siyahlı çubuklu Milan forması giyen bizimkiler, futbol adına ellerinden geleni yaptılar, kimi ufak tefek eksiklerine rağmen. Birçoğumuzun hayatında yaptığı/olduğu gibi… Ancak şansızlık ve beceriksizlik gibi faktörler sonucu meşin yuvarlak filelerle buluşamadı, bizim adımıza… 

Takım dönem dönem Barcelonavari atak organizasyonları bile geliştirdi, futbol ziyafeti çekti boş tribünlere… Bu noktada takıma fazla yüklenmek de haksızlık olabilir. Lakin rakibin de bu sezonun en dengesiz “Dünya” takımlardan biri olduğunu unutmamak gerekir.

Jose Coucerio:
“Eğer bir yerlerde satılıyorsa,
şans satın almak
 istiyorum.”
Evet, futbol ve hayat birbirine çok benziyor, ikisinin de “ahlak”ı aslında tutarlı bir değere dayanmayan, duruma göre değişen, beklenmedik kişi ve olayların beklenmedik durumlarından öğrenilen bir “ahlaksızlık” özünde… Birçok sefer bizi hayal kırıklığına uğratsa da (aramızda buna cesaret edenler de yok değil) onu bırakamıyoruz. Bunun nedeni de yine Camus’nün futbolla ilgili şu sözlerinde yatıyor olsa gerek: “Hayat hakkında düşünmekten sadece futbol oynarken kurtulabiliyorum.”

Aslında kupa maçında (sizler bunu “hayatta” diye de okuyabilirsiniz) hepimizin ihtiyacı olanı, geçen yıl Kamil Ocak’ta son dakika golüyle galibiyeti kaçırıp 2-2 biten Sivasspor maçında Portekizli hocamız Mr.Jose dillendirmişti: “Eğer bir yerlerde satılıyorsa, şans satın almak istiyorum.”



20.yy felsefesinin üstatlarından Nietzsche’ye inat “umut”un işkenceyi uzattığını bile bile nasıl ki her gecenin sabahı varsa, her maçın da bir rövanşı var deyip 20 Nisan’da gel Beşiktaş gel çağrısıyla bitirelim…