24 Nisan 2011 Pazar

Öykündüğümüz Öyküler (6) KAPI...

KAPI

Veysel KAYGUSUZ

“uyudu mu?”

“hemen daldı. çok yorulmuş yolda, belli.”

“yatağını özlemiştir belki de.”

“senin yanındayken beni bile özlemez bu hayırsız.”

“öyle deme, annem de burada olsaydı, deyip durdu.”

“dediğine bakma sen, varsa yoksa sen… ben bir kahve yapıp geleyim, sen de uzat ayaklarını istersen.”

“zahmet etme hiç, hem yolum uzun, yorma kendini.”

“iki dakika sürmez, otur, dikilme öyle jandarma gibi.”

                     (dinlemiyor beni. mutfak… cezve, kaşık sesleri.)

“ sade değil mi? ”

                     (beni kızdırmak mı istiyor; alışkanlıklarımın değişip değişmediğini mi merak ediyor?)

“evet evet, sade.”

                     (duvarda yine o resim. ne buluyorsa bu resimde? Selen’in yaptığı resim. hala görüşüyorlar belki de. geliyorsa eve, “hani benim yaptığım resim?”diyorsa…)

“sana otur dedik değil mi? dolaşma öyle hayalet gibi.”

                    (jandarma… hayalet? gittikçe annesine benziyor bu kadın.)

“nasıl geçti tatiliniz? üzdü mü seni?”

                    (beni senden başka kimse üzemez Neslihan.)


“hayır hayır. olur mu öyle şey! çok güzeldi her şey. dinlendim sayesinde.”

“giderken bir bir tembihlediydim, yorma babanı, diye. aferin kızıma.”

 (evet, aferin kız-ı-n-a…)

“mutfak soğuk biraz, sıcak sudan geçirdim fincanları ya yine de…”

“yok Neslihan, güzel olmuş, eline sağlık. tıpkı anneninkiler gibi.”

(önümde duran sehpanın üzerindeki fincanı ve kül tablasını kaldırıyor. yine mutfak… asıl oturmayan o!)

“kar yine başlamış Efkan.”

                     (perdeyi aralıyorum. lapa lapa. ağır ağır düşüyor sokak lambasının ölgün ışığına. sağlam bir dize çıkaracak denli güzel görünüyorlar. gitmeliyim…)

“kal bu gece, gitme! yollar nasıldır kim bilir? sabah gidersin, erkenden. dedem derdi: gündüzün şerri gecenin hayrından iyidir. küçük odayı hazırlarım hemen. sıcak olur orası.”

“gitmeliyim. yarın işlerim var. hem gece değil daha. sabaha doğru evde olurum.”

“karnesini gördün mü Nisan’ın? sana gelirken unutmuş, telefonda da dediydi ya. odasından alıp geleyim. bekle, görmeden gitme.”

                     (lafı değiştiriyor. ne yapmak istiyor bu kadın? daha bir hafta önce, Nisan’ı  almaya geldiğimdeki kadınla bu kadın? yine şaşırtıyorsun beni Neslihan.)

                     sokağa bakmak için pencereyi açıyorum. tertemiz, aydınlık bir gece. az önce yanan sokak lambası sönmüş. kar şiddetini biraz artırmış. sokakta kimseler yok. karşıdaki küçük bakkal bile kapatmış.
                   
                     arabadan inince sigara almak için girmiştim. geniş cam buğulanmıştı. içerideki karartılardan başka bir şey görünmüyordu. elektrikli ısıtıcının etrafına doluşmuş altı kişi vardı. üç rezistanslı ısıtıcının sadece biri açıktı. “merhaba” demiştim, “aleyküm selam” demişlerdi. yaşlı olanı ayağa kalkmıştı. “buyur beyim, birine mi bakmıştın?”  “sigara alacaktım.” “bunlar var içersen.” adını  sanını duymadığım üç çeşit sigara çıkarmıştı. alıp çıkmıştım birini. “hoca hanımın boşadığı kocası mı bu?” duymazlıktan gelmiştim…

“hepsi pekiyi baksana.”

                    (kendi karnesiymiş gibi seviniyor. Nisan Yazıcı. Mustafa Uslu İlköğretim Okulu. 4/A.  218. evet hepsi pekiyi. Neslihan hemen imzalamış veli bölümünü. büyük bir ciddiyetle, özenle: Neslihan Apaydın.)

“güzel, çok güzel. ben gideyim artık. daha da hızlanmadan kar, daha da geç olmadan. varınca ararım.”

                    (vestiyerin önünde Neslihan. paltomu tutuyor. eski günlerdeki gibi.)

“gerek yok, teşekkürler ben giyerim.”

                    (yüzü dağılıyor birden. evcilik oyununda mızıkçılık yapan bir çocuğum sanki. gözleri, bakışları bana bunu duyumsatıyor. pişman oluyorum. güçlü durmalıyım karşısında. bu oyunu bitirmeliyim. önünde durduğum kapının dışında hep sürdürdüğüm bu oyunu burada bitirmeliyim. gitmeliyim…)

“Nisan’ı  öpmeyecek misin?”

                     (öpmeyeceğim, lanet olsun Neslihan! seni de öpmeyeceğim! bu eve her gelişimde kanattığın yaraları sarmakla geçiyor ömrüm. bu kapıyı sevmiyorum. bu kapıdan girdiğimde karşıma çıkan dünyayı da sevmiyorum. Selen’in yaptığı resimden nefret ediyorum. senin rahat kadını kuşanmandan; benim kızı için her şeyi yapan vefakar baba diyaloglarımdan nefret ediyorum. Nisan’ın karnelerine attığın imzandan da nefret ediyorum. kızının başucundaki gülen fotoğrafımdan da nefret ediyorum.)

                   aslında yıllar önce özetlemiştin her şeyi. Nisan daha bebekken, gülümsemeyi bilmezken. geceydi:

“senden” demiştin, “mükemmel bir arkadaş olurmuş, mükemmel bir dost, sırdaş olurmuş, çok hoş bir sevgili olurmuş; ama eş olmazmış.

                   hiç duraksamadan demiştin, sesinde kırılma olmadan, yutkunmadan, demiştin.

                   aslında yıllar önce özetlemiştin her şeyi…

                   hem de hiç ağlamadan…

“görüşürüz Neslihan, varınca ararım.” 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder