6 Haziran 2011 Pazartesi

Hayatın Anlamsızlığı...

Hayatın Anlamsızlığı…


Hayatın anlamsızlığı herhangi bir düşünce değildir; insanın yaşamsal çelişkiler yaşamasına neden olur. Bir yandan hayatınıza devam etmek zorundasınızdır: iş güç, eş dost beklemez, durup sizi anlamazlar; hatta bu düşüncenizin samimiyetini dahi sorgularlar. Neticede anlatabildikleriniz karşıdakinin algısı, anlayabileceği kadardır.

Siz de dalgınlıkla mutlu mesut, sorgusuz sualsiz yaşayan insanları anlayamazsınız. Onların bu soru(n)lardan kaçtığını hakikatinizi anlamak için yüreklilikle bu soruların üstüne gitmek gerektiğini düşünürsünüz. Yaptıklarınızla düşündükleriniz arasındaki çelişkiyi bir an önce ortadan kaldırmanız gerekir; yoksa hiçbir bünye bu çelişkiyle yaşayamaz. Diğer fikirlerin hayatınızla yarattığı çelişkiden farklıdır bu… Çünkü hayatın kendi başına hiçbir anlamı olmadığını düşünmek tüm varlığınızı, yaptıklarınızı sorgulatır; sizi bir dönüm noktasına getirir.

Madem öleceğiz ve her şey bitecek, bu kadar koşturmaca, çile niye?” ile başlar sorular ve devamı gelir. Hayat oyununu oynayamaz, rolünüzü yerine getiremezsiniz. Bu süreç çalkantılı bir dönemdir. Tüm genetiğiniz hayatta kalma üzerine kodlanmış olsa bile sabah kalkıp işe gitmek, birbirini tekrar eden günler, arkadaşlarınızla görüşmek işkence gibi gelir. Birçok hata yapmanıza, mutsuzluğa gark edip depresyonun dibine dibine vurmanıza neden olur.

Bu sürecin sizi götüreceği iki muhtemel yer vardır: Birincisine hiç değinmek bile istemiyorum, kimse o noktaya gelmez umarım. İkincisi ise “hayatın anlamsızlığını bilmenize rağmen ona var oluşunuzla kendi anlamınızı katma çabası” olacaktır. Bu her bireyin zaten o güne kadar getirdiği tecrübelerin, yaşantıların, birikimlerin yönüne göre şekillenecektir.

Bu noktaya gelmiş biri için bu bir din ya da başka bir ideoloji ile olabilecek bir şey olmayacaktır muhtemelen. Zaten böyle inançları/ideolojileri olan insan için soruların kısa yollu, kendilerini tatmin eden cevapları vardır. Benim cevabım insanın yalnızlığına gömülmeden, kendisiyle barışarak, değiştiremeyeceği şeyleri sorgulamayı bırakıp hayatındakilerin kıymetini bilerek, kendine ve diğer insanlara değer verip severek, dayanışma içinde insanlarla bütünleşerek “hayatı ile düşüncesi arasında oluşan çelişkiyi aşması” yönünde olacaktır. Bunlar sözlerden çok yaşam pratiği ile gerçekleştirilebilir tabii ki… Düşünceler, zenginleştirip destekleyici unsurlar olabilir ancak yaşam içerisinde…

Sonuç olarak şurası kesin ki çeşitli olayların sonucunda kırılma noktası yaşayarak bir kere bu farkındalık düzeyine gelen insan için hayatın anlamsızlığına ait soruların bir daha gündeme gelmeyecek şekilde tedavülden kalktığı, yoklukla yine yok olacağımız dönem arasındaki bu kısa evre olan kişinin bireysel hayatında ne kendini çok önemseyerek, ne de çok önemsizleştirerek olabildiğince anın tadını çıkardığı günler başlamıştır bile…


Ece Temelkuran'ın “İkinci Yarısı”ndan:


“Kimse kendi hayatını yaşamıyor muhtemelen. Bu, en iyi ihtimalle bizim kendimize yakıştırdığımız hayat… Yakışıklı duruyor üzerimizde muhakkak… Tahammül ettikçe yürüyor, tahammül bitince bitiyor kendiliğinden. İlaçlar hayatı iyileştirmiyor, tahammülü yeniliyor, bal gibi biliyorsun.” 







Birkaç Karikatür:










1 yorum:

  1. Bu yazının peşine insan iki şeyi yapmalı:
    1) Albert Camus 'dan Sisifos Söyleniyi ve
    2) Albert Camus 'dan Başkaldıran İnsan 'ı okumalı.Hatta peşine Yabancı 'yı ve bir de Sartre 'dan Bulantı 'yı okursa da iyi yapar.

    Cevabın, kafamda olduklarını bildiğim ve toparlayamadığım şeyler aslında.
    İşte bu, buna bayıldım:
    "Benim cevabım insanın yalnızlığına gömülmeden, kendisiyle barışarak, değiştiremeyeceği şeyleri sorgulamayı bırakıp hayatındakilerin kıymetini bilerek, kendine ve diğer insanlara değer verip severek, dayanışma içinde insanlarla bütünleşerek “hayatı ile düşüncesi arasında oluşan çelişkiyi aşması” yönünde olacaktır. Bunlar sözlerden çok yaşam pratiği ile gerçekleştirilebilir tabii ki… Düşünceler, zenginleştirip destekleyici unsurlar olabilir ancak yaşam içerisinde…"

    YanıtlaSil