25 Haziran 2011 Cumartesi

Murathan Mungan'la Söyleşi: Elli Parçalık Hediye

Murathan Mungan'la Söyleşi:
Elli Parçalık Hediye

            Murathan Mungan 50. yaşını okurlarıyla kutluyor. Ama bu, alışılmışın dışında bir kutlama. Çünkü hediyeyi veren okurları değil kendisi. Hediyesi ise 50 metinden mürekkep, henüz "çatılmamış" gelecek kitaplarından seçtiği fragmanlar.
"Elli Parça", Murathan Mungan’ın önümüzdeki aylarda yıllarda bitireceği kitaplarının parçalarından müteşekkil. Yani bundan böyle gözümüz Murathan Mungan’ın yazı masasının üstünde olacak. Şimdiden bizi nasıl metinlerin beklediğini az buçuk biliyor olacağız.
İtiraf edelim ki aşkın konuşulmadığı bir Murathan Mungan söyleşisi, saatler boyu da sürse bir yanıyla ‘eksik’ kalıyor. O nedenle söyleşiyi bitirir bitirmez Elli Parça’ya başlamak herhalde en iyisi olacak. Aşk açığını kapatmak için en azından…
Murathan Mungan söyleşiye bir uyarıyla başlıyor önce; "O demiş, bu diyor ki,'' ile başlamayalım, benim derdim kişiler değil, olgular olmuştur hep. Çünkü o olgularımeseleleri çözmezseniz, onların taşıyıcısı insanlar da bugün Ahmet iken, yarın Mehmet oluverir. Eğer siz isme ya da polemiğe önem verip sorunun çekirdeğine dikkat etmezseniz, aynı sorunun taşıyıcısı olan diğer kişileri ve durumları da göremezsiniz. Anlayacağınız kimselerden çekindiğimden değil, yalnızca kişisel duruşum ve meslek etiğim gereği böyle davranıyorum.
- Elli Parça'yı bir "ufuk ayarı'' olarak tanımlıyorsunuz. Bunu bazı yazarlar için "önceden soyunma'' olarak gördüğünüzü söylüyorsunuz. Bunları yazacağım dediğiniz için bu kitabın koşullandırması altında kalmak gibi bir zorluk olmaz mı?
Olur tabii. Zaten risk almak böyle bir şeydir. Bu kitap 2005 kitabı, 2005 yılı burcunuzu 2008'te okumak ister misiniz? Elbette derdimi anlatayım diye bir benzetme bu. Kendime haksızlık etmek istemiyorum, sonuçta bu parçaların yan yana gelmesinden ortaya çıkan bir üst cümle var; bir şeyi arka arkaya dizdiğiniz zaman bir ardışık zaman, bir akış elde edersiniz. O akışın sesi, yankısı, duygusu. Bir de mimari bütünlüğü var Bu kitap kendini kat etti, bitti. Bu parçalar dosyalarına dönerken, sizler de o kitapların çıkmasını bekleyeceksiniz. Onun için de kitabı ileride bastırmayı düşünmüyorum.
- Bu tarz ''özel kitaplar'' yapan başka edebiyatçı var mı?
''Bende olup da başkalarında görünmeyen o kadar çok özellik var ki'' diyebilir miyim (gülüyor). Benim gardrobum, dağarcığım zengin. Ayrı türlerde yazıyorum. Dolayı sıyla bu çeşit bir oyun kitap kurmaya müsait bir yazarlık serüvenim ve dosya çeşitliliğim var. Yazı masamın üstü kalabalık. Örneğin, bir hikâyeci on ayrı kitabından on hikâyeyi bir araya getirse bile sonuçta gene bildiğimiz hikâye kitabı olur. ''Özel'' kitap gibi olmaz. Edebiyatta çok kimlikli olmanın getirdiği imkânı sanatsal bir ifade biçimine, edebiyat yoluyla bir oyun kurmaya dönüştürme gayreti de denebilir. Sonuçta okuduğunuzda size zihinsel, ruhsal bir canlılık sağlıyorsa tamamdır. Bundan iyisi can sağlığı (gülüyor). Bu kitap sahiden bana bir dönemeç ağzında olduğumu, ve hayatımda yeni bir dönemin başladığını hissettiriyor. 'Neden'' derseniz, ''şudur budur'' diyemem. Rasyonel açıklaması yok.Ama böyle güçlü bir his var. Belki de bunu kutlamak istedim. Ya da hem kutlamak hem duyurmak istedim.
İŞLEDİĞİM ‘CİNAYET’ ARTIK SIR DEĞİL
- Nasıl bir dönem peki bu? Hangi renkleri taşıyor içinde?
Bir bilsem (gülüyor). En azından ikinci bir elli yaşımın olmadığını biliyorum ben. Zamanı kullanma duygusu, zamanı kitaplarla tartma, zamanı kitaplara sığdırma ve bunu okurla bu kadar erken paylaşma duygusu. Bunu on beş sene önce yapsaydım bir anlamı olur muydu bilmiyorum. Ya da on beş sene olsaydı ben bu kadar arkama yaslanarak böyle bir cesaret gösterisinde bulunur muydum bilmiyorum. Birikimlerimizin arkasında ödeşmeler vardır. Verilmiş hesaplar vardır. Deneyimlerimizi bir iç zenginliğine ve kullanılabilir bir yaşama bilgisine dönüştürmek vardır. Belki biraz telaşım azalıyor. Nedir telaşım... Belki şunu yapıyor, bunu yazıyor telaşı-coşkusunu artık savdım... İşlediğim “cinayet” artık sadece benim sırrım değil... Bu sır olmaktan çıktı. (Gülüyor). İşte bunun hem bir tür hafifliği, hem de sorumluluğu var.
- 'Cinayet'i sır olmaktan çıkararak Elli Parça öbür kitaplarınıza göre daha mı hafifletici etki yarattı üzerinizde?
Yoo... On bir tane büyük söz verdim. Elli Parça sadece söylemiş olmanın rahatlığını veriyor, ama yapmış olmanın ağırlığını nereye koyacağız? Bir de öyle bir şey var.
- O halde üzerinizde büyük bir yük var...
Çok... Tabii bir de şunun güveni var; bu kitaplar bir ölçüde gövdelenmiş kitaplar. Mesela Şairin Romanı yarılanmış durumda ama siz birinci bölümünü okudunuz. Kadından Kentler'in sekiz tane öyküsü yazıldı ama siz sadece üçünü öğrendiniz. Dolayısıyla bazı kitapların hesabı -sağlık ve ömür sorunlarının dışındaverilmeyecek hesaplar değil. Ama yaşam bu, belli mi olur. İri lafların gölgesinden çekileli çok oldu.
- Bu yönde içinizde hiç korku yok mu peki?
Kitabı yazıp çıkardıktan hemen sonra içimde zonklayan korku şu oldu: Ben ne yaptım? Şimdi birdenbire yeni bir kitaba aşık olursam, hesapta olmayan on ikinci kitap çıkarsa ne olacak?' korkusu. Sonra düşündüm ki, böyle bir şey olursa insanlar yazara gülerler belki ama kitaba sevinirler. Sonuçta kitap, kitaptır değil mi?
- Okur ve yazar arasında zaman uyuşmazlığından bahsediyorsunuz. Bir senkron tutmazlığı. Elli Parça’yla kırılıyor bu.
Evet, bir tür yalancı senkron diyelim buna. Çünkü sonuçta henüz bitmemiş kitaplar ve ben onların yalnızca yazılmış hallerini okurla birlikte elde tutuyorum, heyecanım, aşkım sürüyor.
- Görsellik üzerinde epeyce duruyorsunuz. "Her şey bir anlamda gösterilmeye çalışılıyor ama görüntü gösterdiği kadar körleştiriyor da'' diyorsunuz. Orada ince bir çizgi var. Gerçekten de körleştirmeden göstermek nasıl mümkün? 
Edebiyatın gücü burada devreye giriyor. Daha doğrusu günümüzün diğer sanatsal disiplinlerinin ya da günümüzün hızının bizim için ne zaman kazanç, ne zaman kayıp olacağına, o işi yapan kişinin, işi ne kadar bildiği, yapabildiği ve bu türler arasındaki ayrımlardan-yardımlaşmalardan ne ölçüde yararlanabildiği karar verir. Yalnızca günümüze ait bir sorun da değil bu.
İÇİMİZDEKİ AYRILIKLARI ÖNEMSİYORUM
- Kitabın kapağı sadece magenta renginden oluşuyor. Üstünde ne isminiz, ne kitabın ismi var. Bu bize ne anlatıyor?
Bir şey anlatması gerekiyor mu? Hem unutmayın o benim değil Bülent Erkmen’in tasarımı. Ben de kitap karşısında sizin kadar bir okurum. Kapağı okumak konusunda sizden çok da farklı bir konumda değilim.
- Kapak size ne anlatıyor peki? Ya da siz ne tür anlamlar çıkarıyorsunuz kapaktan?
Bana kitabın zamanın dondurması gereken bir yüzü olduğunu söylüyor. O nedenle de kapağı çok beğendim. "Murathan 95'' ile de bir referans ilişkisi var sanki, ya da ben öyle düşünmek istiyorum. Kapakta tuhaf bir sim doku var. Onu isterseniz milyonlarca yıldızın dağıldığı bir uzay boşluğu diye okuyun, isterseniz şairin kelimelerle dans edebileceği bir pist/sayfa yüzü gibi düşünün. Nasıl, şiir okurken imgelerle düşünüyorsak, grafik ve resim karşısında da imgelerle düşünürüz. Sizde çağrıştırdıkları bana ışık tutabilir, benim size söylediklerim kapağı yeniden okumaya açabilir. İsmin kitabın sırtına binmesi, istif edilmesi yılların ve birikimin ağırlığını duyuran bir şey. Harşerin iç içe geçmesi metinlerin henüz çözülmemiş olduğunu söylüyor. Bunları çoğaltabilirsiniz.
- Kitap için "benim elli parçaya bölünmüş halimin biçimleşmesi'' diyorsunuz…
Bir anlamda diyorum… Dikkat ederseniz ben konuşmalarımda hiçbir şeyi bir tek şeye indirgemem. Yaşama zenginliğini mutlaka farklı nedenselliklerle ilişkilendirmek gerekiyor. Bu da tıpkı bizim grafikle olan ilişkimiz gibi bir okuma biçimi. Evet Elli Parça, benim yaş dönemime tekabül eden bir ilişki biçimi, aynı zamanda on bir kitaptan seçilmiş elli parçanın yan yana getirilmesinden ortaya çıkan farklı bir bütünün adı, neredeyse bir yazı ömrüne tekabül eden bir bütünün işareti. Öte yandan çağımızın bu parçalanma meselesine bir gönderme. Aynı zamanda içimin, hayat pratiğimin parça parça olması na. Bütün bu parçalarla bütün arasında kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmeye yönlendirmesi amaçlanıyor. Ben bir yandan kitap yazan, bir yandan da kitap yapan biriyim. Kitap "dosyalar tamamlandı, hadi gösterelim'' diye ortaya çıkan bir şey değil ki.
- İnsanın elli parça olması, bölünmüşlüğü çağımıza özgü mü?
Evet biraz çağımıza ait. Bütünlük, tutarlılık kavramlarını önemsiyorum ama içimizdeki farklılık ve ayrılıkları da önemsiyorum. Yaşadığımız çağ, bu anlamıyla bütünlüklerin çağı değil. Bunun getirdiği bir izdüşüm de var kitaba. Bazen malzemeleriniz çağın ruhuyla örtüşür. O zaman da söz almanız gerekir diye düşünüyorum.
- Parçalı olmakla çok kimlikli olmak benzer şeyler mi?
Evet, bir parçası da denebilir. Ama sadece polisiye romanlar yazan biri olsaydım bunları yapma şansım olmazdı. Demin dediğim gibi malzemenin bana verdiği imkânı güzelleştirerek kullanıyorum.
OKUR, AŞİRET KÜLTÜRÜNÜN İÇİNDE
İnsanlar birçok öyküye ayrı ayrı konsantre olmaktansa bir tek öykünün olduğu romanı daha fazla tercih ediyorlar. Böyle bir zorluk varken, sizinki gibi birçok parçadan oluşan bir kitap okura daha da "zahmetli'' gelmez mi?
Ben her zaman zorla uğraşmayı seviyorum. Zordan elde edilen şeylerin getirisinin hayatı ve beni daha zenginleştirdiğini düşünüyorum. Ben sadece yazıda değil aşkta da zoru seviyorum (gülüyor). Belki de o kadar güçlü aşk şiirlerimin çıkmasının nedeni de o zorlukla mücadele ederken ortaya çıkan şeyler. İnsanların ucu açık şeylere tahammülleri yok. Bir öykü, hayatı olduğu gibi ucu açık bırakır. Roman ise son sözü söyler.
- Okuru da zora koşmuş oluyorsunuz…
Okurun bana ayırdığı vakti çok kıymetli bulduğum için ben de vaktimi kıymetli ve dikkatli kullanıyorum. Dolayısıyla okurun bana ayırdığı vakitten pişman olmamasını isterim. Ben sadece yazımı değil, okurumu da seçtim. Dikkat ederseniz böyle oyuncaklı bir kitapta, kitabı anlatan bir önsöz yok.
- Kitabınızda anlaşılmaya dair bir kaygınızı dile getiriyorsunuz. "Türkiye’de yapmak istediklerimi tam olarak ifade edip edemediğim konusunda kaygılarım var…''
Bakın, Aydınlanma kültüründen geçen batılı toplumlar, yapıtları bu anlamda biraz daha tarafsız değerlendiriyor. Bizim, yani biraz da kapalı toplumların kültürlerinde, hep birtakım gruplar, aşiretler, öbekler üzerinden referans almak, referansla yaklaşmak geleneği var. Dolayısıyla sizin kendinize referans noktası kabul ettiğiniz mihraklar -ilk defa mihrak sözü bu konuda iyi oturuyor size vize vermemişse, gözünü o mihrakların gözlerine dikmiş okurlar da sizden uzak duruyorlar. O okurun özgürleşmesi, birey kimliğini kazanması gerekiyor ki, sizle serbestçe el sıkışabilsin. Serbestçe el sıkışır ama sever mi sevmez mi, o ayrı konu. Ama bu mesele bizim bireyleşmemizle ilgili. Son yıllardaki bütün ataklara karşın okur, aşiret kültüründen tamamen çıkmış değil. Nedenlerine bakın… Cumhuriyet’in ilk yıllarında edebiyatçı olarak –niteliklerini asla tartışmıyorum iyi yazar eğer Cumhuriyet projesine yandaş çıkıyorlar idiyse onlar daha çok izlenmiştir. Bundan bağımsız bir yazarlık mecrasına takılan kimi yazarlar ise bu anlamda görülmemişlerdir. En büyük örneği Nahid Sırrı Örik’tir. Safiye Erol’u bu kadar geç keşfetmemiz mesela… Ama şöyle bir şey de var; o değeri vaktinde anlaşılmamış yazarın eserinin tam da o dönemde yerini bulması gerekiyordu ki şimdiye kadar daha çok yol alınabilsin.
* Kaynak: Birgün Gazetesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder