8 Temmuz 2011 Cuma

Murathan Mungan: “Aşk her zaman başrolde…”

Murathan Mungan:
“Aşk her zaman başrolde…”

İstanbul Modern ve Sabit Fikir işbirliğiyle, “Sözünü Sakınmadan” başlıklı söyleşi dizisi Murathan Mungan ile başladı. Geçtiğimiz nisan ayında “Şairin Romanı” kitabıyla okurlarıyla buluşan Murathan Mungan eleştirmenler Ömer Türkeş, Semih Gümüş ve Kaya Genç’in sorularını yanıtladı.

Söyleşiden Notlar:

Murathan Mungan, "Hiçbir yazarın, şairin çektiği sıkıntıyı okura ödetmeye hakkı yoktur. Kimi yazarlarda çok görüyorum ne kadar çok çalıştığını, ne kadar çok okuduğunun yükünü adisyon olarak okura çıkartıyor. Tamam, sen çalışacaksın elbet ama bu hesabı paylaşmayalım. Sen bütün o keçiboynuzundan bize hülasasını, özünü sunacaksın” diye konuştu.

Mungan, Kaya Genç’in “Şairin Romanı 15 yılda yazılan bir roman, editörünüzle ilişkinizi merak ettim. Editörünüz kitaba hangi aşamadan itibaren hâkimdi ve nasıl bir işbirliğiniz oldu?” sorusu üzerine şunları söyledi:

“Sanatla uğraşan insanların kendileriyle kurduğu ilişkide bir hayranlık ilişkileri kurmamaları mümkün değil. Bu kadar çok okurun, hayranı olduğu bir metin yazan, şiir yazan biri olarak hiç mi kendime hayranlık duymayacağım. Bu mümkün mü? Bir kere yalancılık olur ama bütün sorun bunu bir sarhoşluğa dönüştürmemek. Kendinden sarhoş olmamak çok önemli, kendinle mesafeni koruman çok önemli… Eğer narsisizmse bu onun seni yönetmesine değil senin onu yönetmene yönelik bir dikkatinin ve mesafenin olması gerekiyor.

Geveze bir adamımdır, kendimi de çok zor tutarım. Bir şeye başladım mı mutlaka anlatırım, okurum. Mesela; bu kitapta çok zorluk çektim çünkü sürprizleri var. En yakınlarıma bile okuyamayacağım yerleri vardı. Ama o çalışma aşamasında ciddi anlamda laf dinlerim bu editörümden de olabilir; zevkine, kültürüne güvendiğim arkadaşlarımdan da olabilir. Bazı kitapların ruhuna, yapısına göre kimi meslek gruplarından yine edebiyat zevkine güvendiğim insanlara okuturum.

Diyelim ki “Yüksek Topuklar” romanında mutlaka o romanı bir kadın oyuncunun ve psikiyatristin okumasını istedim kitap çıkmadan önce çünkü herkesin dikkatinden kaçabilecek şeyler bu iki canavar meslek grubuna takılabilirdi. Biri “o kadın böyle etek giymez” diyorsa eğer onu kale almam gerekir ya da “psiko-dinamiğinde şöyle bir kaçak sezdim” diyorsa onu kale almam gerekir. Açık söyleyeyim; kimse eleştiriden hoşlanmaz. Hiç riyakâr olmanın âlemi yok. Hepimiz sevilmek, beğenilmek, alkışlanmak istiyoruz. Önemli olan eleştiriden yararlanmaktır.

Diyelim ki bir filme gittim, çok beğendim filmin finalinde bir sahne vardı. O sahneyi beğendim ama adlandıramamıştım. İyi bir sinema yazarının yazısında yönetmenle, filmle aramda öyle bir saptama kurar ki benim merceğimi yeniler. Eleştirinin, editörün katkısı budur, sana mercek kazandırır. Kendi metnin de olsa başka bir metin de olsa köprü kurar. Kurgusal değişikliklere de giderim. Önemli olan metnin sıhhatidir. Benim egom değil. Ben egosunu bu kadar yıl içerisinde hala tımar etmeyi öğrenmediysem zaten geçmiş olsun. Önemli olan bütün bu süre içerisinde kendini sürekli diri kılacak, riskler almaya yöneltecek şeyler yapabilmektir. O anlamda benim editörümle ilişkim sağlıklı bir ilişki.”

FRANSIZ OKURUNUN KAFASI KARIŞIR.
 
Fransa’daki yayıncısının “Kadından Kentler” kitabını iade ettiğini söyleyen Mungan, “Gerekçeleri de kitabı sevmedik, kalın, hikaye falan değildi. “Biz Murathan Mungan’ı Fransa’da sadece romancı olarak lanse etmek istiyoruz. O şiir, öykü, oyun yazıyor dersek Fransız okurunun kafası karışır” dediler. “Tek bir şey söyleyeceğim. Bunu herhangi bir Fransız yazara, şaire önerebiliyor musunuz?” dedim. Kendilerinde hak gördüğü şeyi biraz daha doğudan gelen bir yazara görmüyorlar. Daha hoşu bir ay sonra “Eldivenler, Hikâyeler” kitabımı aldılar. Şimdi, Fransa’da “Eldivenler, Hikâyeler” çıktı. Demek ki beklemeyi de bilmek lazım” şeklinde konuştu.

       OKUR KAYBETTİĞİ ŞEYE DEĞİL, BANA KIZIYOR.

“Benim hayatımın duvarlarına yazılmış bazı cümleler vardır. Bir tanesi de Mevlana’nın cümlesidir: Herkes kabına göre alır” sözünü hatırlatan Mungan, “Bir kitap yazdığınızda eğer o bir deniz ise, herkesin kabı ne kadarsa, o kitaptan payına o kadarını alacak. Bu sadece aptallık, akılla ilgili bir şey değil. Kimi zaman çok gençtir, deneyimsizdir, hayatın bazı yollarından geçmesi gerekiyordur, o zaman anlar. Kimi ne yaparsa yapsın, idrakı o kadardır. Penceresi o kadardır. Yazar olarak bunu kabul ederek yola çıkmak var.

Herkese dokunamazsınız, kalbine temas edemezsiniz. Daha sonra kazandığınız okurlar vardır. Tamamen kaybettiğiniz okurlar vardır. Bazı kişiler var “Ya ben gençken sizin şiirlerinizi çok okurdum” diyor. Aslında altyazı geçiyor: “Şimdi beş para etmezsin”e getiriyor. Aslında öyle değil; evlenmiş, çoluğa çocuğa karışmış, hayatta ümitlerini kaybetmiş. Kendi hayatından çıkmış şiir; yoksa benle ilgili değil. Transfer ediyor, kaybettiği şeye değil, bana kızıyor. “Peki kimi okuyorsun” dediğin zaman bir cevap gelmiyor” diye konuştu.

       KENDİ TÜYLERİM ÜRPERMİYORSA…

Şairin Romanı”nda “Rüyanın Parmakları” bölümünde, Zeheyra ve Agabu’nun sahnesini bir ay boyunca kurduğunu ve oynadığını belirten Murathan Mungan, “Oynamadan yazmam, açık söyleyeyim. Kendi tüylerim ürpermiyorsa; bir sahnenin yazımında okura geçirecek bir şeyim yok demektir. Oynamak derken, evde ayna karşısında yüksek sesle oynamayı kastetmiyorum. Neredeyse bir şizofren gibi yarılarak, onu hissederek… Sonra üç günde yazdım. Daha doğrusu ilk iki günde tamamı çıktı, üçüncü günden sonrası tezyin dediğimiz süslemeye giren kısmı. O süre içerisinde de içinizi hazırlıyorsunuz” dedi.


Mungan, eleştirmen Ömer Türkeş’in, “Benim okuduğum ilk Murathan Mungan metni Birikim’de ideoloji üzerine bir yazıydı. İkincisi AST’de oynayan “Taziye” oyunu, sonra hikaye, şiir, roman… Bütün bunların arasında yine de uzun dönem şair Murathan Mungan olarak kaldı. Bütün bu tarzlar arasında kendini en evinde hissettiğin tarz hangisi?” sorusuna da şu yanıtı verdi:

       AŞK HER ZAMAN BAŞROLDE…

Evimde hissettiğim olsaydı onu yapardım. Dünyada şair olarak duruyorum ama bunu söylerken mesleki anlamda şairlik, şairlik meslek değil de muradımı anlatmak için kullanıyorum. Bunlardan birini beceremediğime ikna etselerdi bırakırdım zaten. Ben tuhaf bir şekilde sadece şair olarak anılmanın dışında mesela bunu Sezen Aksu’yla da konuşmuştuk; “Bir albüme istediğin kadar şarkı koy, bir tane aşk şarkısı koyarsan sarımsak gibi en çok o kokuyor ve en çok o konuşuluyor” diyordu. Bir tane aşk şiiri yazmışsan o aşk şiirini konuşuyorlar. Öyle bir okur algısı var. Aşk her zaman başroldedir.

       YEMEK KİTABI GETİRİN HİKÂYE KİTABI ÇIKARTIRIM.

Bir şeyi iyi yapıyorsanız, özellikle bizim kültürel kodlarımız, “piyasa” sizden ondan bir tane daha istiyor. “Yaz Geçer”den sonra belli bir ustalığınız var artık hep onu söylüyorum; yemek kitabı getirin hikâye kitabı çıkartırım. Ama bu teknik hünerdir. İnsan, yazarlığını teknik hünerliğe indirirse önce kendi sermayesini tüketir. Burada önemli olan kendinize ve okurunuza sahici, açık, dürüst olmak... O çok sevildi, çok tuttu diye iki tane daha “Yaz Geçer” yazayım, iki tane “Taziye” patlatayım değil; aksine bambaşka bir şey yapacağım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder