31 Ağustos 2011 Çarşamba

Dünyanın Bütün Dükkân Hırsızları Birleşin!..





Slavoj Zizek

Dünyanın Bütün Dükkân Hırsızları Birleşin
Slavoj Žižek

Hegel’e göre “tekrar” tarihte kritik bir rol oynar. Eğer bir şey yalnızca bir kez yaşanırsa, tesadüf olarak nitelenebilir, başka türlü tutum alınsa kaçınılabilecek bir hadise olarak tanımlanabilir; ama aynı olay tekrarlanırsa bu, daha derin bir tarihsel sürecin geliştiğine işaret eder. 1813’te Napolyon, Leipzig’de yenildiğinde, bu şanssızlık olarak değerlendirildi; ama Waterloo’da da kaybettiğinde döneminin sona erdiği anlaşıldı. Aynı şey süregelen ekonomik kriz için de geçerli. Eylül 2008’de bazıları krizi, daha iyi düzenlemeler vs. yapılsa tekrarlanmayacak bir anomali (aykırılık) olarak sunmuştu. Şu aralar sinyallerini veren yeni mali çöküntüyse daha yapısal bir fenomenle karşı karşıya olduğumuzu netleştirdi.




Hegel
Bize tekrar tekrar, bir borç krizinden geçtiğimizi ve bunun yükünü eşit olarak paylaşıp, kemerlerimizi sıkmamız gerektiği söyleniyor. Herkes bunu yapmalı, (çok) zenginler hariç…

Onları daha çok vergilendirmek bir tabu: Eğer öyle yaparsak, zenginler yatırım yapamayacak, daha az iş olanakları yaratılacak ve bunun ceremesini hepimiz ödeyeceğiz. Bu zor zamanlardan kendimizi korumanın tek yolu, yoksulun daha da yoksullaşması ve zenginin daha da zenginleşmesi.

Yoksullar ne yapmalı?” / “Yoksullar ne yapabilir?”





Mark Duggan,
polis tarafından vuruldu.
İngiltere’deki isyanlar, Mark Duggan’ın vurulmasıyla patlak verse de herkes daha derin bir hoşnutsuzluğun olduğu konusunda hemfikir; ama ne çeşit bir hoşnutsuzluk?
2005’te Paris banliyölerindeki araba yakma eylemleri gibi İngiltereli isyancıların da iletecek hiçbir mesajı yoktu. (Şiddet eylemlerinin de yaşandığı Kasım 2010’daki kitlesel öğrenci eylemleriyle bu eylemler arasında açık bir fark var. Öğrenciler yüksek öğretime getirilmek istenen reformlara kesinlikle karşı çıkıyordu.) Bu nedenle İngiltereli isyancıları, Marksist terimlere göre, devrimci bir öznenin doğuşu olarak düşünemeyiz; Hegelci “gürültücü kalabalık”; yani örgütlü bir toplumsal alanın dışında yer alıp hoşnutsuzluklarını ancak yıkıcı şiddetin “irrasyonel” dışavurumları şeklinde gösterebilen ve Hegel’in “soyut olumsuzluk” olarak tanımladığı kavrama çok daha yakınlar.



İngiltere sokaklarındaki çatışmalar...
            Hırsızlık yaptığından şüphelenilen bir işçiyle alakalı eski bir hikâye vardır. Bekçiler, her akşam, işçi fabrikayı terk ederken, taşıdığı el arabasını dikkatlice incelerler. Hiçbir şey bulamazlar, el arabası her zaman boştur. Sonunda anlarlar ki işçinin çaldığı el arabasının kendisidir. Bekçiler, tıpkı isyanları değerlendiren yorumcular gibi, ayan beyan ortada olan gerçekliği kaçırıyordur.
Bize, 90’ların başında komünist rejimlerin yıkılmasının ideolojinin sonuna işaret ettiğini söylediler. Totaliter felaketlerle sonuçlanan büyük çaplı ideolojik projelerin zamanının bittiğini artık rasyonel, pragmatik politikaların geçerli olduğu yeni bir döneme adım attığımızı dillendirip durdular. Eğer post-ideolojik bir dönemde yaşadığımız şeklindeki basmakalıp fikir doğruysa bu, son isyanlarda yaşanan şiddet olaylarında görülebilir. Yaşananlar hiçbir şey talep etmeyen şiddet eylemleridir. İsyandan çaresizce anlamlar çıkarmaya uğraşan sosyolog ve yazarların kafası ayaklanmaların temsil ettiği muammayla karışmıştır.



İngiltere sokaklarındaki çatışmalar...
Protestocular, yoksul ve dışlanmış kesimden olsa da açlığın kıyısında da yaşamıyordu. Bırakın çok daha baskıcı fiziksel ve ideolojik şartları, çok daha kötü maddi koşullar içerisinde yaşayan insanlar dahi kendilerini daha net gündemlere sahip politik güçler olarak örgütleyebilmişlerdir. Bu nedenle isyancıların hiçbir programının olmaması yorumlanması gereken bir gerçekliktir ve bizlere ideolojik-politik çıkmazımız ve nasıl bir toplumda – seçme hakkını göklere çıkaran; ama demokratik konsensüse karşı sahip olunan tek alternatifin kör taklidi yapmak olduğu bir toplum – yaşadığımıza ilişkin önemli şeyler söylemektedir. Sisteme muhalefet artık kendisini gerçekçi bir alternatif hatta bir ütopik proje olarak dahi ifade edememekte, yalnızca anlamsız bir tepkinin şeklini alabilmektedir. Yapılabilecek tek seçim oyunu kurallarına göre oynamak ya da (kendi kendini) yıkıcı şiddet uygulamaksa seçme hakkı özgürlüğünü kutsamanın manası nedir ki?



Alain Badiou
Alain Badiou, gittikçe daha “dünyasız”laşan bir toplumsal alanda yaşadığımızı iddia eder, böyle bir toplumda, protestonun alabileceği tek form içeriksiz şiddettir. Belki de bu kapitalizmin ana tehlikelerinden biri, küresel olmanın ruhu gereği tüm dünyayı kapsasa da insanların kendilerini anlamlandırma yollarından mahrum kaldığı “dünyasız” bir ideolojik kümelenmeyi ayakta tutmasıdır. Küreselleşmenin asli iddiası, kapitalizmin kendisini Hristiyanından, Hindusuna, doğusundan batısına tüm uygarlıklara uyarlayabileceğidir: Küresel bir “kapitalist dünya görüşü”, “kapitalist uygarlık” yoktur. Kapitalizmin küresel boyutu anlamı olmayan bir gerçekliği temsil eder.
İsyanlardan çıkarılacak ilk sonuç, hoşnutsuzluğa karşı muhafazakâr ve liberal yaklaşımların tamamen yetersiz olduğudur. Muhafazakâr tepki tahmin edilebilirdi: “Bu tarz bir Vandalizmin meşruiyeti yoktur, ne olursa olsun düzeni sağlamak için her şey yapılmalıdır; ilerideki patlamaları önlemek için daha çok tolerans ve toplumsal desteğe değil; disipline, sıkı çalışmaya ve bir sorumluluk duygusuna ihtiyaç vardır.” Bu yaklaşımın temel sorunu yalnızca gençleri şiddet eylemlerine iten çaresiz toplumsal durumu görmezden gelmesi değil, belki de bundan önemlisi bu eylemlerin muhafazakâr ideolojinin gizli önermelerini de yankıladığını fark edememesi.



Norman Tebbit
Muhafazakârlar, 1990’larda, “Köklere Dönüş” kampanyasını başlattıklarında, onların muzır tamamlayıcısı Norman Tebbit tarafından ortaya çıkartılmıştı: “İnsan yalnızca sosyal değil; ama bölgesel de bir hayvandır: Bizim, aynı zamanda onların kabileci ve bölgeci içgüdülerini de tatmin ediyor olmamız gerek.” “Köklere Dönüş”ün asıl olarak imlediği buydu: Bizim uygar, burjuva toplumumuzun etrafında dolanan barbarı, barbarların temel içgüdülerini memnun ederek açığa çıkarma. 1960’larda Herbert Marcuse, “cinsel devrim”i açıklayabilmek için “baskıcı karşı-yüceltme” terimini ortaya attı: İnsan güdüleri karşı-yüceltmeye tabi tutulup serbestleştikleri halde kapitalist kontrolün hâkimiyetinde olabilirler –porno endüstrisi aracılığıyla mesela-. İsyan sırasında İngiltere sokaklarında gördüklerimiz, canavara dönüştürülmüş insanlar değil, kapitalist ideolojinin “canavar” formunda ürettiği insanlardı.
Bu sırada solcu liberaller de yine tahmin edileceği üzere toplumsal programlar ve entegrasyon projeleriyle alakalı mantralarına bağlı kalarak, ekonomik ve toplumsal umutlarından mahrum bırakılan ikinci ve üçüncü jenerasyon göçmenlerin memnuniyetsizliklerini ifade etmenin tek yolunun şiddetli eylemler olduğunu dile getirdi. İntikam fantezilerinden ziyade onların isyanlarının daha derin nedenlerini anlamak için çaba göstermeliydik. Yoksul, etnik olarak karışık, polis tarafından olağan şüpheli olarak görülen ve taciz edilen, sadece işsiz değil çoğunlukla vasıfsızlığından ötürü iş verilemeyecek durumda olan, gelecek için umutsuz bir genç adam olmanın ne demek olduğunu hayal edebilir miydik? Buradaki ima, bu insanların kendilerini içinde bulduğu koşulların onların sokaklara dökülmesini kaçınılmaz kıldığı şeklindedir. Bu yaklaşımla ilgili problem, bunun yalnızca isyanın nesnel koşullarını listelemesidir. İsyan etmek, öznel bir ifadedir, kişinin içinde bulunduğu nesnel koşulların tam olarak ilan edilmesidir.
Bu liberal ve muhafazakâr yaklaşımlardan hangisinin daha kötü olduğu üzerine kafa patlatmak anlamsızdır: Stalin’in diyeceği gibi, her ikisi de kötüdür ve buna her iki tarafın da yaptığı asıl tehlikenin “sessiz çoğunluğun” bu eylemlere gösterdiği tahmin edilebilir ırkçı tepkide yattığı şeklindeki uyarı da dahildir. Bu reaksiyonun aldığı formlardan biri yerel (Türk, Karayipli, Sih) toplulukların mülklerini korumak adına “kabileci” bir anlayışla kendi koruma gruplarını oluşturmasıydı. Dükkân sahipleri, mülklerini gerçek ve şiddet içeren bir sistem karşıtı protestoya karşı koruyan küçük burjuvalar mıdır; yoksa işçi sınıfının toplumsal parçalanmaya karşı savaşan üyeleri mi? Bu noktada taraf seçmeyi reddetmek gerekir. Gerçek şu ki buradaki anlaşmazlık, biri sistem içerisinde tutunmayı başarmış diğeri bunu denemek için bile fazlasıyla yılgın olan, olanakları kıt iki grup arasındadır. İsyancıların ürettiği şiddet neredeyse yalnızca kendilerine yöneliktir. Yakılan araçlar ve yağmalanan mağazalar zenginlerin değil; yoksulların mahallesindeydi. Anlaşmazlık, toplumun farklı kesimleri arasında değil; en radikal haliyle aynı toplum içerisinde kaybedecek çok şeyi olanlarla hiçbir şeyi olmayanlar arasındaydı.



Zygmunt Bauman
Zygmunt Bauman, isyanları “yetersiz tüketici”lerin eylemleri şeklinde karakterize etti. Bu her şeyden çok kendisini uygun yollarla -yani alışveriş yaparak- gerçekleştiremeyen tüketici tutkunun şiddetle harekete geçişinin dışavurumuydu. Benzer olarak, tüketici ideolojiye karşı ironik bir tepkiyi içeren özgün bir anı da barındırdılar: “Bizi uygun yollarla tüketmenin koşullarından mahrum ederken aynı zamanda devamlı tüketmemizi istiyorsunuz. İşte biz de bunu yapabildiğimiz tek şekilde yapıyoruz! İsyanlar, ideolojinin maddi gücünün bir temsilidir - post-ideolojik toplum buraya kadar herhalde-. Devrimci bir bakış açısından bakarsak, isyanlardaki sorun içerdiği şiddet değil; içerdiği şiddetin kendini gerçekten dayatmaktan yoksun olduğu gerçeğiydi. İsyanlar, yetersiz bir öfke ve umutsuzluğun bir güç gösterisiyle; gıptanın ise muzaffer bir şenlik şeklinde maskelenmesiydi.



Paris Banliyölerindeki Olaylar
İsyanlar, liberal çoğunluğun yaşam tarzımıza tehdit olarak algıladığı bir başka çeşit şiddet biçimiyle ilişkilendirilmeli: Terörist saldırılar ve intihar bombalamaları. İki örnekte de şiddet ve karşı-şiddet muzır bir döngünün içerisine hapsolmakta ve bunların her biri savaşmaya çalıştıkları güçleri yeniden üretmekte. İki durumda da şiddetin, güçsüzlüğün üstü kapalı bir itirafı olarak ifade edildiği kör bir cinnet haliyle karşı karşıyayız. Fark şu ki Britanya ya da Paris’teki isyanların tersine terörist saldırılar dinin sağladığı mutlak mananın aracılığıyla gerçekleştirilir.
Ama Arap başkaldırışı, kendi kendini yok eden şiddet ve köktendinciliğin sağladığı sahte alternatiften kaçınan kolektif bir direniş eylemi değil miydi? Maalesef, 2011 Mısır yazı, Mısır devriminin özgürleştirici potansiyelinin boğulduğu ve devrimin sona erdiği tarih olarak hatırlanacak. Devrimin mezar kazıcıları ordu ve İslamcılar. Ordu (Mübarek’in ordusu) ve İslamcılar (isyanın ilk aylarında marjinaldiler; ama şimdi çok daha güçlüler) arasındaki anlaşmanın içeriğiyse açık: İslamcılar, ordunun maddi ayrıcalıklarının korunmasını hoş görecek ve karşılığında ideolojik hegemonyayı elinde tutacak. Kaybedenler, Batı yanlısı liberaller olduğu kadar sendikalardan, feminist gruplara yeni bir kitle örgütü ağı kurmaya çalışan ve devrimin asıl kahramanları olan seküler sol olacak. Hızla kötüleşen ekonomik durum, eninde sonunda, protestolarda çoğunlukla ortalarda olmayan yoksulları da sokaklara taşıyacaktır. Yeni bir patlama olası gözüküyor ve Mısır’ın politik özneleri için zor soru, yoksulların öfkesini kimin yönlendireceği olacak. Kim bunu politik bir programa dönüştürebilecek, yeni seküler sol mu; yoksa İslamcılar mı?



Arap Baharı, Ortadoğu'nun makus talihini ne kadar değiştirebilecek?..
Batılı kamuoyunun İslamcılarla ordu arasındaki bu anlaşmaya yönelik baskın yaklaşımı kuşkusuz sinik bilgeliğin muzaffer yansıması şeklinde olacaktır: Bize İran (Arap değildir) örneğinde olduğu gibi, Arap ülkelerindeki başkaldırıların her zaman için militan bir İslamcılıkla sonuçlanacağını söyleyeceklerdir. Mübarek, bir anda gözlere ehvenişer gözükecektir. Böylesi bir sinizme karşı, Mısır ayaklanmasının radikal özgürleştirici özüne karşı beslediğimiz şartsız güveni korumalıyız.
Ama ümitsiz bir vakanın narsist cezp ediciliğinden de kaçınılmalı: Başarısız olmaya mahkûm isyanların görkemli güzelliğini takdir etmek çok kolaydır. Günümüz solu, “belirli olumsuzlama” problemiyle karşı karşıya: O görkemli şevkin ilk anı ve ayaklanma sona erdikten sonra eski düzenin yerini ne almalıdır? Bu bağlamda, İspanya’daki Öfkeliler hareketinin, Mayıs ayındaki ilk eylemlerinden sonra yayınladığı manifestosu açıklayıcıdır. İlk farkına varılan şey kullanılan dildeki apolitik tondur: ”Bazılarımız kendini ilerici, bazılarımız muhafazakâr olarak tanımlıyoruz. Bazılarımız inançlı, bazılarımız değil. Bazılarımızın net bir şekilde tanımladığı ideolojileri var, ötekiler apolitik; ama hepimiz çevremizde gördüğümüz politik, ekonomik ve toplumsal görüntüden endişeli ve öfkeliyiz: Politikacılar, iş adamları ve bankerlerin içinde bulunduğu çürümüşlük bizi aciz ve sessiz kılıyor.”
Protestolarını “toplumda herkesin kabul edeceği vazgeçilmez gerçekler” adına yapıyorlar: “Barınma hakkı, iş, kültür, sağlık, eğitim, politik katılım, özgür bireysel gelişim, mutlu ve sağlıklı bir yaşam için tüketici hakları.” Şiddeti reddederek “etik bir devrim” istiyorlar. “Parayı insanların üzerine koymak yerine insanların hizmetine yatırmayı” istiyorlar. “Bizler insanız, ürün değil. Ben ne satın aldığımın değil, neden aldığımın ve kimden aldığımın ürünüyüm.” Peki, bu devrimin özneleri kimler olacak? Öfkeliler, sağı, solu ve tüm politik sınıfları reddediyor, onları çürümüş olarak niteliyor, peki manifestolarında sıraladıklarını kimden talep ediyorlar o zaman? Kendilerinden değil. Öfkeliler, henüz talep ettiklerini onlar için kimsenin yapmayacağını ve bu değişimi ancak kendilerinin gerçekleştirebileceğini de iddia etmiyorlar. Ve işte bu, son dönemdeki protestoların hayati güçsüzlüğüdür: Kendisini sosyo-politik bir değişimin programı haline getiremeyecek olan otantik bir öfkeyi dile getiriyorlar. “Devrimsiz bir devrim ruhu”nu ifade ediyorlar.
Yunanistan’daki durum, yakın dönemdeki ilerici öz-örgütlenme deneyimleri (İspanya’da bunlar Franco rejiminin düşüşünden sonra kayboldu) sağ olsun, daha umut verici görünüyor. Ama Yunanistan’da bile protesto hareketi, öz-örgütlenmenin limitlerini sergiliyor: Protestocular hiçbir merkezi otoritenin denetiminde olmayan, herkesin eşit olarak söz söyleme hakkına sahip olduğu eşitlikçi bir özgürlük alanını muhafaza ediyor. Ama bir sonraki adımda ne yapmak gerektiğini, yalnızca protesto etmenin ötesinde nasıl hareket edilmesi gerektiğini tartıştıklarında çoğunluk devlet gücünü ele geçirmeye yönelik direkt bir atılım ya da yeni bir parti kurmak yönünde değil; hâlihazırdaki politik partilere baskı uygulayan bir hareket ortaya çıkarmak yönünde uzlaşıyorlar. Açıktır ki bu toplumsal yaşamın yeniden organize edilmesi için yeterli değildir. Bunu yapabilmek için, çabuk kararlar alabilen ve bunları tüm olası sertliklerine karşın uygulayabilecek güçlü bir gövdeye ihtiyaç vardır.
* London Review of Books’tan çeviren Mithat Fabian Sözmen
   Kaynak: www.jiyan.org

11 Ağustos 2011 Perşembe

Tolunay, Tolunay'ını Arıyor...




Uğur Meleke

Uğur Meleke'nin Kaleminden 
Sezon Öncesi 
Gaziantepspor





TOLUNAY, TOLUNAY’INI ARIYOR




Tolunay Kafkas

2011′’in Yıldızları – Bekir Ozan Has




Bekir Ozan Has
Galatasaray’ın eski teknik direktörü Frank Rijkaard, takımın başına geçtiği andan itibaren orta saha oyuncularından şikayetlenmişti. Rijkaard, futbolculuğunda olağan üstü bir orta saha oyuncusuydu ve belli ki yönettiği takımda da en az kendisinin yarı işini yapabilecek iki yönlü yetenekler arıyordu.

Ertuğrul Sağlam, Bursaspor’un başına geçtiği günden beri ideal santrforunu bulamadı, en sevdiği hücum oyuncusunun (mücadelesi ve istikrarı kendisine en çok benzeyen) Turgay olması sürpriz sayılmamalı…

Tayfur Hoca’nın yarım sezonluk Beşiktaş macerasında da en ciddi yükseliş (modern zamanların Tayfur’u) Necip’te yaşandı.

Elyasa’yı savunmanın her iki kanadında oynayabilir duruma getiren adam Ümit Özat oldu…

Galiba Tolunay Hoca’nın Antep macerası boyunca dörtlünün önüne sağlam bir merkez oyuncu aramasının altında da bu sebep yatıyor. Tolunay Hoca önce 19’luk Orhan’a forma verdi. Sonra şehrin en yüksek potansiyelli oyuncularından biri olan Murat Ceylan, geçen sezonun ikinci yarısında formasını kiralık Hürriyet’le paylaşmak zorunda kaldı. Bu yılın başında da o pozisyona hem Bekir Ozan Has, hem Yasin Pehlivan hem de Gilles Binya transfer edildi.

Antep’in 3 yeni merkez oyuncusu içinden Binya bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi ve sınırsız nefesiyle dikkat çekiyor. Geçen sezon Rapid formasıyla Beşiktaş’a karşı iki kez izlediğimiz Yasin Pehlivan da Binya’ya benziyor. Onun ekstrası korkusuzluğu ve tatlı sert müdahaleleri… Bursa’dan gelen Bekir Ozan Has’sa pozisyonundaki rakiplerinden biraz daha farklı bir oyuncu…




Gilles Binya
Bekir belki Binya ve Yasin kadar yüksek fizik kaliteye ya da mücadele gücüne sahip değil. Ama topla olan ilişkisi her iki rakibinden de ileride. Orta sahada kazandığı topları sağına soluna (ya da geriye) vermekle yetinmiyor, her birini iyi kullanmak, takımını hızlı hücuma çıkarmak için kullanıyor. Sosa, Popov, Olcan (ve hatta Taşkın) gibi seri hücum oyuncularına sahip Antepspor’un da hücumda esas ihtiyacı, orta sahadan daha iyi servis kabiliyeti gibi gözüküyor.

* * *


Tolunay Kafkas, Türk futbolunu Avrupa futbol masasına esas oyuncu olarak oturtan birinci altın neslimizin önemli bir parçasıydı. Gerek Trabzonspor’da gerekse milli takımda olağan üstü çalışkanlığıyla hep takdir topladı, 42 yıl sonra Türklerin bir büyük turnuvaya (Euro’96’ya) gidişinde başrollerden birini oynadı. Ama Tolunay Hoca’nın başarılarla dolu kariyerindeki belki de tek eksik parça, Galatasaray macerasıydı. Defansif açıdan çok etkili bir orta saha oyuncusu olmasına rağmen ofansif yetersizliği onun Galatasaray’da ilk 11’e yerleşmesine imkan tanımadı.




Yasin Pehlivan
Bugün de Tolunay Hoca’nın Antep’inin daha iyi hücum etmesi için daha sert defansif orta sahalara değil, daha fazla top kullanabilen merkez oyunculara ihtiyacı var. Belki de Tolunay Hoca’nın şu anda araması gereken oyuncu yeni Tolunay’lar değil, yeni Emre’ler ya da yeni Okan’lar… Kafkas’ın elindekiler içinde de bu tanıma en yakın adam Bekir Ozan Has gibi duruyor.

Eğer Kafkas orta sahasında doğru kombinasyonu bulursa, büyüklerin bu denli yıprandığı bir sezonda Anadolu’dan üçüncü bir şampiyon adayı olarak ortaya çıkması büyük bir sürpriz sayılmamalı…

     * * *

TRANSFERDE GAZİANTEPSPOR




Djako
Gaziantep’in Binya, Yasin, Bekir ve (kiralık sözleşmesi kalıcıya çevrilen) Hürriyet transferlerinin tamamı orta sahasının göbeğine… Rusya’dan kiralanan Togolu Djako, Wagner ve Cenk’e alternatif düşüncesiyle alındı.

Borussia M’Gladbach’tan alınan Taşkın Çalış’sa başka bir düşüncenin ürünü… O, Tolunay Hoca’nın hem gurbetçi oyunculara hem de alt yaş milli takımlarımıza olan hakimiyetinin bir başka göstergesi… Aynen Ömer Şişmanoğlu gibi, aynen Serdar Kesimal gibi, aynen Furkan Özçal gibi nokta atışı bir yeni transfer…

Sadece birkaç gün önce 18 yaşını dolduran 1993 doğumlu Taşkın, Liechtenstein’daki U17 Avrupa Şampiyonası’nda en iyi 10 oyuncu içine seçilen tek Türk’tü. Santrfor, santrfor arkası, sağ açık ya da sol açıkta (yani ileri dörtlünün her yerinde) oynayabilecek versatil bir hücumcu. Forma şansı bulursa da bence Antep’in bu yılki en heyecan verici transferi…




Taşkın Çalış
Herkes alt yaş grubu milli takımlarını izliyor. Herkes Avrupa liglerindeki gurbetçi oyuncuları takip ediyor. Ama bence Türkiye’de bu konuda en isabetli seçimleri yapan, her oyuncuya değil sadece forma verebileceği adamlara talip olan Kafkas’ın bu alandaki uzmanlığı çok büyük bir saygıyı hak ediyor…

4 Ağustos 2011 Perşembe

Mutluluğun ve Aşkın Fotoğrafı...

Mutluluğun ve Aşkın Fotoğrafı


Ali Tuna & Nildeniz
Gülmek de ağlamak da en çok onlara yakışıyor…

2 Ağustos 2011 Salı

"Aziz" Fenerbahçe...


"AZİZ" FENERBAHÇE...

Veysel KAYGUSUZ
(18 Nisan 2010)


           Güzel gün evet…  “Bir bahar akşamı rastladım size…” O kadar güzel bir günün akşamı yani. Yozgatlı imzalı en sevdiğim Beşiktaş formam üzerimde, saçına hasta olduğum derneğimizin garsonun torpiliyle en önde ayrılmış masamız. Masamızda rakılar, mezeler… Bir elimiz çiğ köftede bir elimiz lahmacunda. Fenerbahçeli, Beşiktaşlı arkadaşlar oturmuş hani denir ya zemin futbol oynamaya müsait, öyle güzeliz.


       Maç başlıyor. İlk anason yudumum boğazımı yakıyor. Alex bir lafın boşuna klasik olmadığını bir kere daha hatırlatıyor: “Dakka bir gol bir.”

      Varsın olsun. Çok rahatım Allah var. Çünkü benim gibi futboldan az çok anlayan her aklıselim izleyici bilir ki Fenerbahçe bu yılki oyunuyla bırak Beşiktaş’ı Ankaraspor’u bile yenemez. Hele kalkın hele… Serkan golü kutluyor, kaldırıyoruz kadehleri; tebrikler kardeş. Bugün çok içeriz.

       Sonra Fenerbahçe’nin golünün şevkine bizimkilerin şaşkınlığı ortak oluyor. Birkaç net gol pozisyonu atlatıyoruz kalemizde. İlk yarı bitiyor: 1-0

     İkinci yarıya Uğur İnceman değişikliğiyle başlıyor bizimkiler. Beşiktaş oynuyor, Fenerbahçe takımı ve seyircisi maç böyle bitse diye duada. İstatistikler %65’e, %35 diyor topla oynama. Beşiktaş lehine… Çünkü Fenerbahçeli futbolcuların topla oynama gibi bir isteği yok!.. Skora yaslanmak için yapılan her türlü çirkefliğe tanık olacağımız bir büyük (!) camia izliyoruz sahada.

    Gelelim bu yazıyı kaleme alış nedenime:
   

    Ey okuyucu!..

 
     Beni bilenler bilir. İyi bir Beşiktaşlıyımdır. Hem de öyle yeni yetme Beşiktaşlılardan da değil. Yine bilenler bilir, nesnel yorumlar yaparım aşık olduğum futbol oyununa. Hep oyunu konuşmaktır tek derdim. Hatta yine bilenler bilir -Galatasaraylı arkadaşlar çok kızar bana bu hususta- Fenerbahçe’yi daha sempatik bulurum FB- GS derbilerinde... Ta ki bugüne kadar...

      Çok derbi izledim. Yendik, yenildik; futboldur olur. Tebrik ettik, edildik bu daha güzel. Bu gece hakem triosu denen kişiliksiz heriflerin yine kişiliksiz Fenerbahçeli birkaç futbolcusuna nasıl tahammül ettiğini tahammülsüz bir şekilde izledik. Hakem hatalarını konuşmak başka bir şey, hakemin bir maçı katledişini konuşmak ya da yazmak başka... Çünkü bu hakemlerin bir kısmının soyunma odalarında Aziz ağabeylerinden nasıl papara yediklerini ve bunları gizlemek için köşe bucak nasıl kaçtıklarını biliyoruz. O yönlü bir umudum kalmadı artık. Ancak sesime ses olacak birçok Fenerbahçeli taraftar olacağını umut ediyorum.


       Ey aklıselim Fenerbahçe taraftarı!..

       Biliyorum böyle bir galibiyet içinize sinmemiştir. Ola ki sinmişse diye yazıyorum.

       Ey aklıselim Fenerbahçe taraftarı!..

       Biliyorum böyle yönetilmek ağırınıza gidiyordur. Ola ki ağırınıza gitmiyorsa diye yazıyorum. Bende de oluyor Demirören konuşunca. Adının dışında hiçbir azizliğini göremediğimiz başkanınız siz de takdir edersiniz ki her kötü giden sezonda değişik aktivitelerle başarısızlığını örtbas eder. Bkz: Onun yönetiminde şampiyon olamadığınız her sezon… 

      Ey aklıselim Fenerbahçe taraftarı!..

      Biliyorum Bilica, Emre, GÖKÇEK Vederson, Lugano gibi futbolcuların sizin takımınızda oynamasına kahroluyorsunuz. Ola ki kahrolmuyorsunuz diye yazıyorum. Bende de oluyor İbrahim Üzülmez kendini yere atınca. Tello, Semih’e yumruk sallayınca. 

     Futbolcular hata yapar, penaltıya sebebiyet verir. Penaltılar kaçar, kurtarılır. Ve yine hakem penaltıları görmez, görmezden gelir iki adım ötesinde. Ama taraftar olmak erdemli olmayı da beraberinde getirir. 

     Bütün derdim Emre, Lugano ,Bilica G.Vederson gibi futbolcular iyi futbolculardır, karakterli futbolculardır demeyin artık. Nasıl art niyetli olduklarını umarım aynı maçı izlemişizdir de görmüşsünüzdür. Ancak hala Lugano (bebek yüzlü pislik) elini neresine soksun, Bilica kazması ayağını neremize soksun,( adam kazma olduğunun bilincinde olduğu için kazdı bence penaltı noktasını, saydım dokuz kere.) Emre gibi milli takımımızın gözbebeği (!) ne yapsın yüzüne dirsek attı Ernst. Vederson ne yapsın Toraman tahrik etti gibi laflar ediyorsanız ya futbolu bilmiyorsunuz ya da bu taraftara bu yönetim diyorum. Argosunu kullanmak istemiyorum.

Futbola dair görmek ve duymak istediğimiz tek söz...
    Artık bu ülkenin futbolu hakkında yorum yapan taraftarların bir şeyleri görmesi; sorumlulukla, nesnellikle (formasız), bilimsellikle hareket etmesi gerekir. Bu futbolcuların -hangi takımda olursa olsunlar- tribünlere çağrılmaması, formalarımıza isimlerinin yazılmaması gerekiyor. Tello artık Beşiktaş futbolcusu değildir, benim nazarımda.

      Gökçek’i adını aldığı Melih başkanına, Emre’yi Fatih hocasına; Lugano’yu, Bilica’yı; Tello’yu alamadığı Güney Amerika kültürüne havale ediyorum.

        Haydi kalın sağlıcakla ve oyunla…