30 Kasım 2011 Çarşamba

Emrah Serbes: "Acılarımı yazdım; ama herkes okuyup gülüyor."


Emrah Serbes:
"Acılarımı yazdım; ama herkes okuyup gülüyor."

''İyi bir roman yazarsanız ideolojik olarak doğru olur.” diyen Emrah Serbes, ''Bütün acılarımı yazdım; ama herkes okuyup gülüyor.” diye konuştu.


Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen “Sözünü Sakınmadan”, dün akşam Emrah Serbes’i ağırladı.

Eserlerinde Ankara’yı zemin olarak kullanan Emrah Serbes’e gelen ilk soru, “Neden polisiye ve neden Ankara?” oldu: “Ben Ankara Üniversitesi Tiyatro bölümünde okudum. Öğrenciyken oyun metni yazardık ve benim yazdığım oyunların finalinde hep 8-10 kişi ölürdü. Hoca, “Madem bu kadar heveslisin öldürme meselesine, polisiye yaz sen.” dedi. Ben komedi yazmayı istiyordum; ama bu fikir daha cezbediciydi. Ankara’da öğrenci olduğumuzdan polisle zaten içli dışlı olmuştuk. Kısacası ben polisle doğal ortamında tanıştım.”

Ömer Türkeş, polisiyelerin şehirlerle hep sıkı bir ilişkisi olageldiğinin, işlediği kent sayesinde toplumsal meselelere daha iyi açıldığının, ilk Behzat Ç. romanı “Her Temas İz Bırakır”ın dokusunda da bunun iyi yapıldığını belirtti.

“İyi bir roman yazarsanız ideolojik olarak da doğru olur.”

Polisiye okumaya, polisiye yazmaya karar verdikten sonra başladığını söyleyen yazar: “Karakterlerim nasıl gerçek ve yerli olabilir?” diye düşündüm. Amerikan polisiyelerindeki tiplemeleri esas aldım; ama o karakterleri Ankara’ya uyarlamam gerekti.” dedi. Romanlarında sıkça toplumsal meselelere değinen yazar, siyasi görüşlerinin yazarlığı üzerindeki etkisinin sorulması üzerine şunları söyledi: “Klasik bir polisiye şüpheyi önce başka yerlere çeker, okuyucusuna soru sordurur. Ben insanlara soru sordururken bunun toplumsal mevzulara uyarlanabileceğini düşündüm. Görgü şahidi bir öğrenci olur, onunla konuşurken derdine değinebilirsiniz ya da bir cinayet nedeni aranırken töre cinayetlerine dokunursunuz. Siyasi bakışın yansıması ise doğal bir şekilde oluyor. Aslında yazarın politik görüşü önemli değil, onun görevi öncelikle bir roman yazmak, bir şeyleri sergilemek. Zaten iyi bir roman yazarsanız yarına kalır, ideolojik olarak da o zaman doğru olur.”

“Hikâyesi olan hikâyeler…”

Emrah Serbes’in öykücülüğüne de değinilen söyleşide Semih Gümüş, yazarın öykü kitabı “Erken Kaybedenler”i sevdiğini ve tavsiye ettiğini söylerken, öykücülüğümüzün çocuk, ergen ve gençlerin yaşamlarına çok az eğildiğini ve Erken Kaybedenler’in de bu açıdan önem taşıdığını belirtti. Serbes, onu öykü yazmaya iten kaygıyı şöyle özetledi: “Hikâye yazmaya karar verdiğimde bu kez öykü kitaplarını masama dizdim. Fark ettim ki gerçekten bir hikâye anlatan hikâye kitabımız yok. “Ben hikâyesi olan hikâyeler anlatacağım.” dedim ve yazmaya başladım.”

“Üçüncü kitabı yazmaya başladım.”


Öykülerde kendisinden de bir şeyler olup olmadığının sorulması üzerine Serbes, “Elbette var, ben bütün acılarımı yazdım orada; ama herkes okuyup gülüyor.” dedi. Behzat Ç'nin üçüncü romanını da yazmaya başladığını belirten Serbes, kitabı yayınlamak konusunda ise karar vermediğini söyledi.

Behzat Ç. şiddeti meşru mu kılıyor?

Sıra dizi karakteri Behzat Ç.’ye geldiğinde Ömer Türkeş, ilk kitaptaki Behzat Ç.’nin ikinci kitap Son Hafriyat’ta değiştiğini, ekranda ise bambaşka bir karakter olduğunu söylerken, ikinci kitap ve ekrandaki Behzat Ç.’nin, hakkında yazdığı ve tavsiye ettiği Behzat Ç. olmadığını belirtti: “İlk romanda da Behzat Ç., mesleği dahil pek çok özelliği nedeniyle yakınlık duyacağım bir karakter değildi. Ancak ikinci kitapta ve özellikle ekranda bir yandan empati yapabileceğim bir kahraman haline gelirken, öte taraftan şiddeti meşrulaştırır bir yere doğru gidildi. Şiddet, adalet sağlama aracına dönüştü.” diyen Türkeş’e, yazardan esprili bir yanıt geldi: “İkinci kitabı yazarken çok çalışıyordum. Melih Gökçek bir hafta suları kesti. Bana böyle bir agresiflik geldi. O sırada ölçüyü kaçırmış olabiliriz.”


“Bizi sevenler yanlış nedenlerle seviyor.”

Yazar dizi hakkında da “Diziyi sevenler yanlış nedenlerle seviyor, sevmeyenler de yanlış nedenlerle sevmiyor. ‘Adamın ne güzel ağzını burnunu kırdı’ değil almak istediğimiz tepki. Şiddeti meşrulaştırmak istemiyoruz. Üstelik ekranda bir kahraman var, sürekli tokat yiyor. Amirinden, sevdiğinden…” diye yorum yaptı.

Ömer Türkeş ise eleştirisine şöyle devam etti: “Yazdığınızın nasıl tüketileceğine kendiniz karar veremezsiniz. Dizilerde herkes tokat atıyor, yiyor, bağırıyor, racon kesiyor… Tabii ki hayat, diziler, edebiyat birbirini üretiyor. Ama bunu anlatırken araya mesafe koyarak da yapılabilir. Tabii ki Behzat Ç. bir roman karakteri, yargılayamazsınız. Ama “Her Temas İz Bırakır” adlı ilk kitap, adaletsiz bir dünyada adalet sağlanmayacağını söylerken, ikinci kitap ve ekranda Behzat Ç. kendi adaletini şiddetle sağlamaya girişiyor.”

Serbes, okurlardan gelen “Romanda Behzat ve Harun bu kadar karikatür değildi. Kitap diziye uyarlanırken gerçekliğini yitirdi.”, “Televizyona uyarlandıktan sonra reklam figürü oldu.” gibi eleştirilere de “Televizyonda ne olabilir ki? 108 ekran da olsa hayal gücü yok!” diye yanıt verdi.

Edebiyat alanında popüler olunsa da çok dar bir çevrede kalındığının konuşulduğu söyleşide Serbes, “Popülerlik, edebiyat dışı şeylerle artıyor. Ama bu sırada ister istemez edebiyat siciliniz de bozulmuş oluyor.” dedi.


KAYNAK: http://www.ntvmsnbc.com/id/25301673/

21 Kasım 2011 Pazartesi

Ölü Canlar…

Ölü Canlar…


    UEFA Kupası’na katılmanın mutluluğu ile biten sezonun sonunda futbol kamuoyunda az sayıda bulunan iyi kalemlerden biri olan Uğur Meleke’nin de yeni sezon öncesi bir değerlendirmesinde “zirvenin en önemli adaylarından biri” diye nitelendirdiği Gaziantepspor’un 11.hafta sonunda hali içler acısı…



          Tolunay Kafkas’la yeni sezonda devam kararı alan Kızıl yönetiminin birkaç maç sonra yolları ayırmak için bahaneler aramaya başlaması sonuç verdi ve yola Abdullah Ercan’la devam ediliyor. Bu noktada şunu belirtmeden geçmek olmaz: İlginçtir ki Türkiye futbol liginde hiçbir takımın gündeminde teknik direktör olarak adı anılmayan Abdullah Ercan, Gaziantepspor’da her teknik direktör tartışmasında gündemleştirildi. Özellikle de yerel basında Abdullah Ercan ismi birkaç sezondur hep sıcak tutuldu. 


              Bir taraftar olarak “çıkmayacak candan umut kesilmez” hesabı hem Kızıl yönetimine hem de yeni teknik kadroya dair umudumuzu tazeledik bu değişiklikle. Hatta arkadaş sohbetlerinde abartılı yorumlar yapıp milli takımlarda altyapı hocası olarak görev yapan Abdullah Ercan’dan Pep Guardiola performansı bile bekledik . J


Gaziantepspor 1 - Manisaspor 1
                
                Yeni teknik kadronun gelinen noktada futbol sistemi ve mantalitesi adına Gaziantepspor’a şu ana kadar bir şey katamadığını görmek için futbol akademisi bitirmeye gerek yok sanırım. Son Manisaspor maçında takımın isteksizliği, organize olmakta zorlanması da bu düşüncelerimizi pekiştirir nitelikteydi.

Abdullah Ercan - Olcan Adın - Yasin Pehlivan


    Elyasa’nın hediye ettiği ve Manisaspor’un son haftalardaki skorer ismi Isaac’in de geri çevirmediği ikramdan sonra kaybedilen puanlarla “alt sıralardaki yerimizde saymaya devam” kararı çıktı. Son dakikada gelen gol ve uçup giden puanlardan öte, Kamil Ocak’ın yeşil zemininde oynanan futbol önümüzdeki maçlar adına bizleri korkuttu. Dileriz, korktuğumuz başımıza gelmez…

Hep söylüyoruz, hayat fena halde futbola benziyor işte: Evdeki maçları kazanamadıktan sonra deplasmanda kazanılan maçların da bir anlamı olmuyor.

Bu arada, Manisaspor Teknik Direktörü Kemal Özdeş’in 90 dakika boyunca saha kenarında takımını organize etmek adına sergilediği performans da övgüyü hak ediyor kesinlikle…

Manisaspor Teknik Direktörü: Kemal Özdeş


        Sahada bunlar olup biterken Kızıl yönetiminin takımın itibarını yerle bir eden uygulamalarından birine daha tanıklık ediyor olmak, kırmızı-siyahlı formaya gönül vermiş biz “futbol dilencileri”ni bir kez daha kahretti. Tribünlerden yükselen “Yönetim istifa” seslerini stadyum hoparlörlerinden yüksek sesle müzik yayınlayarak duyulmaz kılma çabalarına da hem güldük hem de böyle bir anlayışın Gaziantepspor’u yönetiyor olmasına bir kez daha üzüldük. "Haklı kalabalıklar"ın sesini böylesi ilkelliklerle engellemeye çalışmak ancak bizim siyaset/futbol iklimimize uygun yöneticilerin yapacağı bir uygulama olabilirdi.

Gerçi mevcut Kızıl yönetiminin ilk geldiği günden beri bu takıma verebileceği bir şey olduğunu hiç düşünmedik. Bekleyelim, görelim dedik; yanılalım istedik.
 Maalesef sonuç ortada: Umut bitti…

Kamil Ocak'ta Manisaspor'a destek veren taraftarlar...


5 Kasım 2011 Cumartesi

N.asıl Ç.ocuk kalacaksın ki bu ülkede?..


N.asıl Ç.ocuk 

kalacaksınız ki bu ülkede?..


Benim bu sayfada yaptığım iş, yani spor yazarlığı çok tırıvırı bir iş aslında. Yeni Açık'taki, Şen Kardeşler Kıraathanesi'ndeki geyikleri derle, topla, al sana spor yazısı. O onla oynamaz, bunda ruh kalmamış, o ondan almış, bu buna vermiş. Kabul edelim ki, herhangi bir donanım gerektirmeyen, bu işin esnafının önemli kısmına da gereksiz para kazandıran bir iş bu. Anlattığın şey haftanın altı günü boş kalan yeşil bir çim dikdörtgenin dışına taşmıyorsa, hayata dokunmuyorsa, sen boşa konuşuyorsun, dinleyen de boşa dinliyor.
 
Ama güzel tarafı da var; spor yazarken hayata değmek mümkün. Boş geyiklerin meftunlarıyla patinaj çekmeden de bir şeyler anlatabiliyorsun.

Çünkü spor, insanların hayatını güzelleştirebilen, onları mutlu edebilen bir şey... Her şeyi geçtim, bir sürü insan sporun içinde kalarak tutunabilmişse hayata, bu önemli bir şey. 

Ama bazen bunlardan bahsetmek de beyhude kalabiliyor. Oturup bu köşede, sporun alt yapısından bahsediyorsun. Tüm yurttaşların, özellikle hakkı yenenlerin, ezilmişlerin, kadınların, çocukların, engellilerin, yoksulların spordan payını alması gerektiğini söylüyorsun. Sporun zengin, bencil, tuzu kuru ve “erkek” bir azınlığa teslim edilmemesini savunuyorsun.

Sonra dönüp bakıyorsun ki, senin spor yapma, spor izleme, sporla hayata tutunma hakkı için mücadele ettiğin o insanlara aslında yaşama hakkı bile vermiyor bu ülke.

İşte o zaman spordan bahsetmeyi kesmek ve asıl meseleden bahsetmek gerekiyor.

Bu ülkede 26 tane yetişkin adam, 13 yaşındaki bir çocuğa tecavüz etmek için para ödedi, sıraya girdi. Kendi zevkleri için zavallı bir çocuğun zihnini ve vücudunu yaraladılar. Bu 26 yetişkin adamın çoğu kamu görevlisiydi. Önemli kısmı ilköğretim okullarında, tecavüz ettikleri çocuğun yaşındakilerle iç içe çalışıyordu.

Bu vahşet önce yerel mahkeme, sonra Yargıtay eliyle meşrulaştı. 13 yaşında bir çocuğun 26 yetişkin adamın tecavüzüne “kendi rızasıyla” uğradığı kâğıda döküldü.

26 tane devletten maaş alan adam kurtulacak diye bu ülke insanlığına dair son kalanları da kaybetti.

Şimdi söyleyin ben sporun nesini yazayım?

Alt yapı diyorsun, 12-17 yaş arası çocuklara sağlanacak spor imkanları çok önemli diyorsun. Sayfa sayfa yazıyorsun. Türkiye'de spor şöyle gelişir, böyle gelişir diye ahkâm kesiyorsun. Sen bunları yazarken bu ülkede kamu görevlileri o “spor imkanı sağlansın” dediğin çocuklara spor olsun diye  tecavüz ediyor. Bir de bilet alıp sıraya giriyor bunun için.
Senin yazdıkların N.Ç'ye, N.Ç'lere dokunamıyorsa, onları korumak için bir adım atmıyorsa çarkların dişlilerinden, niye yazacaksın ki? Bunlar olurken başka neyi yazacaksın?

Evet, Türkiye'de spor gelişir. Okullarda, parklarda, bahçelerde, çocuklarla gelişir spor. Bu memleketin borçlu ama umutsuz doğan çocuklarından sporcular çıkarabilirsin.

Ama önce çocukları panzerlerin, tankların, TOMA'ların altında ezmemen gerekiyor.

Ama önce çocukların evini basıp terörist diye taramaman, katillerini beraat ettirmemen gerekiyor.

Ama önce onların masumiyetini çaldırmaman, çalanlardan hesap sorman gerekiyor.

Bizim ülkemizde çocuklar, yalnızca tuzu kuru, şehirli, zengin çocukları değil; ama tüm çocuklar hayattan ve bu ülkeden korkmadan, ürkmeden yaşayabildiklerinde, örselenmeden büyüyebildiklerinde spor da yaparlar.

Siz o çocuklara nasıl çocuk kalabileceklerini sorgulatmayın, onlar siz imkan vermediğinizde bile spor yaparlar merak etmeyin.

Ben de o sporu yazarım.

Ama N.Ç'leri unutmak, unutturmak anlamına gelecekse ve onların yaşam kavgasına omuz vermeyecekse spor yazmak, yazmıyorum kardeşim!

Yazar: DAĞHAN IRAK

Kaynak:

2 Kasım 2011 Çarşamba

Kirli Sezonun Duyguları Bunlar...


KİRLİ SEZONUN DUYGULARI BUNLAR


        Bu sezonun halet-i ruhiyesi gerçekten çok farklı… Fanatizmden uzak futbolseverlerin çoğu açısından da böyle olduğunu gözlemlemek çok zor değil.


Gerçekten de ne hafta içi Galatasaray deplasmanından alınan 4 gollü galibiyet eskisi gibi coşku yarattı bizde, ne de Trabzon karşısında 90+3'de yenilen son dakika golü trajedi yaratarak ah’lara vah’lara sürükledi bizi. Bunda Kızıl yönetiminin uygulamaları ile taraftarı takımdan soğutması kadar, arkasında siyasi mülahazalar ile kişisel husumetler olduğu da açık olan şike operasyonu ve sonrasında TFF yönetiminin yüzüne gözüne bulaştırdığı kriz yönetiminin de büyük etkisi var.


İşin aslı tüm bu yaşananlar futbol dünyamız hakkında hepimizin hem fikir olduğu hakikatler üzerindeki sis perdesini kaldırdı, gerçeklerle duygular arasındaki uyumsuzluğu giderdi. Şöyle ki bir yanda “herkesin hırsız olduğu” ancak temel prensibin “yakalanmamak” olduğu bir düzen ve diğer yanda ise “samimi duygular ve inançlarla” stadyumları, ekran başlarını dolduran milyonlar vardı.


Tıpkı ABD'deki “Occupy Wall Street” (Wall Street'i İşgal Et) hareketinin sloganı gibi, bir yanda endüstriyel futbolun göz önündeki aktörleri %1'lik kesim, diğer yanda futbolun dilencileri %99'lık kesim arasındaki bu tuhaf denge bozuldu, dağıldı.

        Bu uzun duygusal kopukluk anlatısından sonra kısaca maçtan bahsedebiliriz: Trabzonspor'un şampiyonlar ligi maçı öncesi bazı futbolcularının bedenen, çoğu futbolcularının ise ruhen sahada olmadığı bir maçta doğal olarak favori moralli Gaziantepspor'du. Maç da buna uygun başladı.


Muhammet Demir'in Tsubasavari yarı röveşatasını Şenol Güneş ile yeniden doğan kalecilerden Tolga köşeden iyi çıkardı. İlk yarının ortalarına doğru aynı futbolcu, uzaktan Muhammed Ali gibi sert vurup direkten dönerken tribünler Muhammet’e salavat çekiyordu. Trabzonspor kendi sahasında kalıp duran toptan gol girişimlerinde bulunsa da cılız kalıyordu.



   

İkinci yarı Elyasa oyuna girip “hocaya orta sahada oynamak istiyorum” diyen Serdar Kurtuluş istediği yere geçse de pek bir fark yaratamıyordu. 65 ile 75.dakika arasında kurulan baskıda bu kez Olcan'ın kafası kaleci ve direkten dönüyorken, ardından Serdar Kurtuluş'a genç Aykut'un ceza sahasındaki müdahalesi penaltı beklentisi yaratıyordu. Sonlara doğru tuhaf değişiklerle Abdullah Ercan tecrübesizliğini gösterirken, orta alandaki Trabzonspor baskısı ile kaptırılan toplar tam ucuz atlatıldı derken, Halil Altıntop ile başlayan atak golle sonuçlanıp heveskâr ulusal basının “Halil Altın-gol” başlıkları atmasına vesile oluyordu.



        Velhasıl kelam tüm dünyada paranın egemenliğine dayalı düzenler sorgulanıp alternatifler aranırken paranın kirlettiği nice yerlerden sadece biri olan “Türk futbol düzeni” de tat vermiyor ve artık alternatif takımlar, oluşumlar, amatör ruhlu ekiplere yönelmek bu düzende çatlaklar yaratmak bakımından kendini dayatıyor.


Ne dersiniz, Gaziantep için bu oluşum yabancı futbolcu kontenjanı kullanmayan, gençlere yer veren, sonuç esaslı değil; oyun esaslı anlayışla oynayan Gaziantep Büyükşehir Belediyespor olabilir mi acaba?..