31 Aralık 2011 Cumartesi

2012 "YENİ" yılınız kutlu olsun...


"YENİ" yılınız kutlu olsun... 
Güzel bir gelecek sizi bekliyor!..

Umudu simgeleyen "YENİ" var ya,
artık kimseyi kandıramıyor... 
İşte bu kötü...

23 Aralık 2011 Cuma

İşgal Hareketi, Solun Yeniden Yükselişi ve Marksizmin Bugünü (3)


İŞGAL HAREKETİ, SOLUN YENİDEN YÜKSELİŞİ
VE
MARKSİZMİN BUGÜNÜ (III)

Slavoj Zizek ile yapılan röportajın üçüncü kısmına, röportajı gerçekleştiren Platypus dergisinin Irak savaşındaki tutumu ile ilgili sorularla devam ediyoruz.

     KAPİTALİZM GERÇEKTEN EVRENSELDİR
                      
       
      Haseeb Ahmed: Platypus savaş karşıtı hareket bağlamında ortaya çıktı. Öyle ki “Düşmanımın düşmanı dostumdur.” mantığının bir yansımasıydı ve bunun sonucu ise Bush karşıtlığı dışında aşırı İslamcı Iraklı isyancı grupları desteklemek oldu.

     Slavoj Zizek: İslamofobi'den kaçınmamız gerektiğini biliyorum. Ancak İslami köktendinciliğin özgürleştirici potansiyeli fikrini kesinlikle reddediyorum. Sorun liberal serbestlik ve köktendincilik arasındaki zıtlığın tamamen sisteme içkin olmasıdır. Liberalizm hem İslamcılığı hem Hristiyan köktendinciliği sınırlamayan bir anlayışı yaratır. Örneğin ABD'nin Kansas eyaleti bir zamanlar geleneksel olarak en radikal eyaletti. Radikal sosyal talepler grubu Hristiyan köktenciliğin merkezinde yer aldı. Ben İslam'ın adalet duygusu hakkındaki iddiaları benimsemiyorum. Bazı insanlar eğer bu teolojiyi eleştirirsen, “Sen emperyalistsin ve pratik olarak düşman kampındansındır.” diye iddialarda bulunuyorlar. Ben bunları benimsemiyorum.

             HA: Ama solun büyük kısmı benimsedi bu mantığı.

            SZ: Ben bunun üzerine büyük anti-kolonyalist teorisyen Samir Amin ile tartışmaya başladığımda bir feryat ile karşılaştım. “Bush hakkında her solcunun minnettar olacağı bir tarihsel miras vardır.” dediğimde o bana bağırdı. Boş lafları kesersek,  ironik olarak, Bush'un başkanlığının en büyük sonucunun ABD'yi sadece yerel bir güç yapmak olduğunu gösterdim. Onlar etkili olarak ve tedricen gerçek hegemonyalarını kaybediyor. Onlar evrensel bir polis olmaya yakınlaşıyor. Ancak, ironik olarak konuşursak, belki de bu gelişme iyi değildir.

Kongo'yu alalım: Oradaki ABD müdahalesine bakalım. Söylediğim şey Bush'un aptallığının sözde çok merkezliliği hızlandırdığıdır. Biz sadece ABD'nin ne kadar kötü olduğunu göstermemeliyiz. Örneğin aynı standartlara Çin için de başvurmalıyız -kompleks bir sorun olan Tibet'i unutalım- Myanmar ya da Afrika'da onların yaptıklarına bakalım: Neo-kolonyalist sömürücü tiranlarla işbirliği vb.


Samir Amin'in patladığı, boşa çıktığı yer burasıdır. Her ne zaman bir kriz olduğunda, biz ABD'ye karşı eleştirel olmalıyız, Allah'ım, onlar her zaman düşman değildir. Örneğin Hindistan'a bakalım, onlar Kaşmir'de ne yapıyor?  Kaşmir'de temel direniş grubu resmi olarak şiddetten vazgeçtiğini duyurdu ve “Biz politik mücadele yapacağız.” dedi; ancak Hindistan kurumları hala onları terörist olarak görüyor. Söylediğimin hepsi budur.

Evrensel insan hakları hakkında konuşan biri olduğunda “Aaa, sen düşmanın dili ile konuşuyorsun, emperyalizm için özür diliyorsun!” diye otomatik “Pavlovcu cevaplar veren Marksizm türü”nden hoşlanmıyorum. Çoğu zaman evet; ama her zaman değil. Ben bütün bu Marksist oyunu biliyorum: “Sen evrensel diyorsan, gerçekte bu beyaz, erkek vb. anlamına geliyor.”

            Bununla beraber bizim sahip olduğumuz en önemli özgürleşme aracının evrensellik olduğunu unutmayalım. Post-modern modellerden derinden şüpheliyim. Burada, her evrenselliğin potansiyel olarak “kimlikçi” ve “totaliter” olduğuna dair post-modern tuzağa karşı, Postone, Frankfurt Okulu ve diğer bazıları ile aynı düzeyde olmalıyız.

Küreselleşme direnişlerinin farklı özellikteki hatları ile beraber “küresel kapitalizme direniş” hakkında çok fazla şüpheliyim. Evrensellik hakkında konuşmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda, yıllar önce çok kültürlülüğün küresel kapitalizmin mantığı olduğunu yazmam bana çok düşman kazandırdı.

Homi Bhabha gibi kapitalizmin evrenselleştirici ve farklılıkları silmek isteyen yapısı olduğunu söyleyen neo-kolonyalistlere katılmıyorum. Hayır!.. Kapitalizm sınırsız olarak çokkültürcü ve kültürel olarak çoğulcudur. Niçin? Bu Amerikan sağcı popülizminin “doğru”  olmayan hakkında söyledikleri şey değildir; ancak gerçek bir soruna cevaptır. Onların temel olarak doğru anlayışları daha aşağı sınıfları manipüle etmiştir.

Bugünün küresel kapitalizminde, ayrıca arkadaşım David Harvey'in işaret ettiği gibi, artık merkezi metropoller üçüncü dünya ülkelerine sızmıyor. Daha çok, daha yüksek karlar için, herhangi bir ülke onun kendi ülkesini bir sömürgeye dönüştürüyor. Bunun anlamı şudur ki taşeronlaştırma vasıtasıyla vb. ile bugünün Amerikan sermayesi Amerikan işçilerini feda etmeye isteklidir. Kapitalizm, bu manada, günümüzde gerçekten evrenseldir.  Amerikan sermayesi ABD'nin geri kalanını dikkate alamaz. Kapitalizmin yapısal olarak Anglo-Sakson olduğunu söyleyen Latin Amerikalı arkadaşlarıma, ayrıca Alain Badiou da vurguluyor bunu, katılmıyorum. Kapitalizm gerçekten evrenseldir. O herhangi bir kültüre dayandırılamaz. O Avrupa-merkezli değildir. Devam eden krizin etkisi kesinlikle böyle bir Avrupa-merkezciliğin sonu olacaktır. Bu temel olarak iyi bir süreç değildir. Örneğin Asyalı değerlerle süren bir kapitalizm var ve bu liberalizmden daha verimli ve demokrasiyi içermiyor.

            HA: Platypus'da, biz bunla aynı fikirdeyiz. Örneğin, Platypus geçen yaz radikal burjuva felsefesi üzerine bir okuma grubu oluşturdu, modern özgürlük kavramı hakkında Rousseau, Adam Smith, Benjamin Constant gibi isimleri içeriyordu.     
                       
            
      SZ: Evet, Claude Lefort'a katılmıyorum. Örneğin, “Burjuva özgürlüğü sadece şekli bir özgürlüktür.” diyor.  Hayır, bu doğru değil. Özgürlüğün olabildiğince gerçekten sosyal özgürlükle geldiğini radikal burjuva özgürlük savaşçıları çok iyi fark etmişlerdi. Onlar sosyal boyutların farkındaydılar ve kolektif olarak örgütlenme hakkını savundular. Diğer yandan, burjuva demokrasisi olarak biçimsel demokrasinin eleştirisi derin olarak anti-Marksisttir. Marks, biçimin hiçbir zaman basit olarak sadece “biçim” olmadığının derinden farkındaydı. Kapitalizmin gelişimini açıklarken bunu göstermişti. Biz kesinlikle “biçim”in içeriği takip ettiği ön yargısını bırakmalıyız. İlk önce yeni bir şey gelişir ve sonra o bir biçim elde eder şeklindeki ön yargıyı bırakmalıyız. 
* * *
Çeviri         : Hasan KÜÇÜK
Düzenleme    : Fırat KÜÇÜK

19 Aralık 2011 Pazartesi

Halimiz Duman...


Eskişehir maçındaki sürpriz olmayan mağlubiyetten öte, Kamil Ocak “işkencehanesi”nde sergilenen oyun üzdü ve gelecek adına ürküttü bizleri… Artık stada giderken Ziverbey Köşkü'ne gider ruh halindeyiz. İşkence serisinin diğer maçları olan Karabük ve Ankaragücü karşısında alınacak birer puana da razıydık maçlar öncesinde… Nitekim her iki maçta da Karce’nin performansı ile bir puan alındı. Takımın oyunu yine gelecek adına umut vermekten uzaktı… Hele de Ankaragücü maçında…
 Bahis şirketlerinin bile fiziken dağılmış Ankaragücü karşısında favori gösterdiği Gaziantepspor, kendisinin ruhen dağılmış olduğunu, tatsız tuzsuz, isteksiz oyunuyla göstererek bizi değilse de dışarıdan bakan futbol camiasını yine yanılttı.
 Teknik kadronun “kifayetsiz muhteris”liğinden dem vurmaya ise artık gerek bile yok. “Yeni” sıfatı, teknik kadronun adında sınırlı kaldı, sahada “yeni”nin esamesini göremedik haftalardır, yapılan kötü bir Tolunay Kafkas taklidi o kadar… Dağılmış Ankaragücü'nün Hakan Kutlu ile yaşadığı silkiniş bile daha etkili ve takdire şayandı.
 Bu arada memleket futbolunda yazdan beri süregelen “Şike” davasına Kulüpler Birliği ve TFF’nin orta alan presi, iktidar partisi ile ana ve yavru muhalefetin de kanat bindirmeleriyle TBMM’yi kullanarak yaptıkları “siyasi şike” “futbolda temizlik” umudu taşıyanların hayallerini bir kez daha iğdiş etti.
 Şimdilerde ise TFF eliyle ulusal basına servis edilip pişirilmeye başlanan “şike yapan takımın küme düşürülmemesi, puan silme cezası ile kurtulması” operasyonu başladı. Sezonun ikinci devresinin ortalarında bu golü de hep birlikte yeriz, futbolseverler olarak… Şimdiden hepimize geçmiş olsun.
 Futbol dünyası ve ulusal basın bütünüyle bu olaya odaklanırken Spor Toto “Süper” Lig’in kırmızı-siyahlı takımlarından Gaziantepspor’a MASAK, emniyet ve savcılık üzerinden düzenlenen operasyon ancak bir hafta sonra ulusal basında kendine ayrıntılı biçimde yer buldu ki bu operasyona bizzat Cumhurbaşkanı’nın da onay verdiği söyleniyor. (Bakınız: Taraf gazetesi, “Soyulmuş Antep Fıstığı” - Mehmet Baransu, 17.12.2011 tarihli haber).

        Ergenekon davalarının hızlı gazetecisi Mehmet Baransu'nun bu olayı haberleştirmesi “Kızıl yönetimi” için sonun başlangıcı olabilir mi acaba, diye düşünmek yanlış bir değerlendirme olabilir mi?.. 


        Nitekim bundan önce yerel basında sadece Gaziantep 27 ve Hakimiyet’in yer verdiği, diğerlerinin üç maymunu oynadığı bir ortamda, Kızıl yönetimi gecikmeli de olsa bir basın toplantısı düzenledi. Basın toplantısında iddiaların tamamının iftira olduğunu söyleyip sonra da ortaya iddiaları çürütecek hiçbir belge koyamamak sorgulanması gereken bir durum olsa gerek.

 Nedeni ne olursa olsun, bir futbol kulübünün su ve elektrik borçlarının dört yıl boyunca ödenmemiş olması bile başlı başına bir soruşturma, ceza, utanç ve istifa sebebi sayılabilirken (belgeleri yayınlandı gazetede); hala pişkinlik yapıp “Bunların hepsi iftira!” demek, neyle açıklanabilir ki?.. Herhalde fıtrat ve ahlaka başvurmak zorundayız ki bunun için de “Eski Ahit”e kadar gitmek gerekecek.
 Sonuç itibariyle, ligin dibine demir atmış, sahaya Paf takımdan aldığı oyuncularla çıkmış Ankaragücü karşısında alınan bir puana seviniyor olmak, çanların Gaziantepspor için çalmaya başladığının da habercisidir. Mevcut yönetimin bu takımı toparlayabilmesi de pek mümkün görünmemektedir. Hala sağda solda takımın bu duruma düşmesinin müsebbibi olarak Tolunay Kafkas’ın adını zikrettiklerini duyuyoruz. Bu arada takımdan ayrılmak için devre arasını dört gözle bekleyen oyuncuların sayısının da her geçen arttığını duyuyor olmak, ikinci devre öncesinde kırmızı siyahlı formaya gönül vermiş futbolseverleri düşündürmüyor değil…
 Bütün bu kargaşada mevcut yönetimin erdemli bir şekilde yönetimden çekilmesini beklemek de naiflik olacaktır. Ancak “dibe vurma” anında bırakacaklardır takımı…
 Kritik soru onlar için “dip algısı”nın ne olduğudur. Küme düşmek mi, kayyuma devrolmak mı, taraftarla düşman olmak mı? Bizce dip algıları olabildiğince derindedir. O yüzden korkmak ve harekete geçmekte fayda vardır. Durumun vehameti bu raddeye gelmişken, takımın etkili taraftar gruplarından Gençlik 27’nin de maçlarda,  aylardır paralarını dahi alamayan oyunculara tepki göstermesinin anlaşılır bir tarafının olmadığını, gerektiğinde onların da aşılarak miadını dolduran yönetimin gitmek zorunda kalacağını ve takım için doğru tutumu almanın Gaziantepspor sevgisinin gereği olduğunu hatırlatarak bitirelim bu haftayı…

16 Aralık 2011 Cuma

İşgal Hareketi, Solun Yeniden Yükselişi ve Marksizmin Bugünü (2)


İŞGAL HAREKETİ, SOLUN YENİDEN YÜKSELİŞİ
VE
MARKSİZMİN BUGÜNÜ (II)


5 Kasım 2011'de Maastricht'deki Jan Van Eyck Akademisi'nde Chris Cutrone ve Haseeb Ahmed'in Slavoj Zizek ile gerçekleştirdiği röportajın ikinci kısmına Frankfurt Okulu ve onların aydınlanma düşüncesinin yetersizliği üzerine sorulan sorularla devam ediyoruz.                                         


"SOL ÖLDÜ!.. YAŞASIN SOL!.."

     Haseeb Ahmed: Ama bu aydınlanmanın diyalektiğidir!.. Totaliteryanizmin yükselişinin sunduğu şey ayrıca özgürlük olasılıklarının ortaya çıkışını sunan şeydir.

    Slavoj Zizek: Onların aydınlanma sorununa daha fazla aydınlanma talebi ile cevap verdiklerini biliyorum. Bunun hakkında çok netler. Habermas'ın Adorno ve Horkheimer eleştirisine katılmıyorum. (Modernite Üzerine Felsefi Tartışmalar kitabındaki) Ama o belki ince bir noktaya sahip… Adorno ve Horkheimer tarafından aydınlanmanın özgürleştirici yanı çok az irdelenmiştir. Bazı gizemli formülasyonlara sahip olabilirsiniz ötekiler hakkında. Geçenlerde, 1950'lerin sonlarından kalan Adorno ve Horkheimer arasındaki diyaloglar Verso tarafından basıldı, dürüst olmak gerekirse beni etkileyen şey onun öyle boş olmasıydı.

Moishe Postone'un tüm seviyelerde ekonomi-politiğin eleştirisinin rehabilite edilmesi gerektiği iddiasına değer veriyorum. Sadece ekonomi-politiğin değil, Marx ile beraber çok daha fazlasının… Bunun oldukça tarihsel, ruhani bir öncelik olduğunu söylemeliyim. Marx'ın ekonomi-politiğin eleştirisini geliştirirken kullandığı kategoriler toplumun sadece belli alanını analiz eden kategoriler değildir. Onlar daha güçlü kategorilerdir. Onlar toplumsal yaşamın tamamını organize eder. Bugün bizim rehabilitesine ihtiyaç duyduğumuz şey budur. Ama Postone'a katılmadığım yer şudur: O bazen her nasılsa sınıf bölünmesinin ikincil olduğunu ve ortadan kaybolduğunu seslendiriyor. Hayır!.. Sanki meta fetişizmi genel yapının sınıf mücadelesinden daha kökten bir türüymüş gibi… Bence o bazen sadece belli bir deneysel-tarihsel oluşta sınıf mücadelesinin azaldığı doğrultusunda çok hızlı gidiyor. Burada, çok açık bir şekilde deneysel olmayan, ekonomi-politiğin eleştirisinin tarihsel bir öncüsü olan; ama aynı zamanda kesinlikle sınıf mücadelesini konuşan genç Lukacs'ın “Sınıf Bilinci ve Tarih”ine çok daha değer veriyorum.


Velev ki biz artık eski işçi sınıfına sahip olmayalım ki ben buraya katılıyorum. Benim bugün burada gözlemlediğim hissiyat özgürleştirici konuları kavramsallaştırma ihtiyacıdır, bunu eski Marksist işçi sınıfı üzerine temellendiremesek bile... Kapitalist dinamikleri dışarıda bırakıp, sözde “muzip tanımları” dahil etmelisiniz. Çok daha güçlü bir kategori olan işsizliği dahil etmelisiniz.

Görev budur: Şeyleri nasıl gerçekten göründüğü gibi gösterebiliriz. Postone yaklaşıyor buna. Eğer biz saçmalamayı kesersek Marks'ın emek-değer teorisini konuşabilir miyiz? Örneğin, ben Chavez'e saldırdığımı ve ABD'yi savunduğumu düşünen arkadaşlarımı provoke etmekten hoşlanıyorum. Ama siz mekanik olarak Marks'ın emek-değer teorisine başvuramazsınız. Çünkü sonuç çıkarmak zorundasınız. Örneğin, bugün Venezuela ABD'yi petrol karları aracılığıyla sömürüyor. Ama Marks Kapital'de doğal kaynakların bir değer kaynağı olmadığını göstermeyi deniyor. Öyleyse bu sömürü kategorisini yeniden düşünmeye ihtiyaç duyduğumuz anlamına geliyor. 

      Marks'ın Grundrisse'in ünlü bölümünde genel bilgi, genel kültür anlamında “general intellect”ten bahsetmesi vurgulamak istediğim bir diğer noktadır. Bu Marks'ın hem en iyi hem de en kötüsüdür. Çünkü Marks  ne zaman işletmenin, üretken sosyal servetin merkezinde bilgi olduğunu düşündü, sonra emeğin sömürüsünün kapitalist mantığı, peşinden emek-değer teorisi anlamsız oldu; çünkü o artık işlemez oldu. Ama Marks burada teknolojik deterministlerin bir türü gibi görünüyor, o kapitalizmin artık anlamsız olduğunu söylediğinde; çünkü emeğin zamanı artık değer kaynağı değildir. Marks'ın görmediği şey, sizin “general intellect”e sahip olabileceğinizdir, “general intellect” olarak ters bir yolda o özelleştirilmiştir. Öyleyse sadece Marks'a geri dönemezsiniz. Bugünün küresel kapitalizmi bakımından, ekonomi-politiğin eleştirisini nasıl yeniden düşünebiliriz sorusunu sormalıyız. Bu büyük bir görevdir: Herhangi bir cevap göremiyorum.

HA: Sizin söylediğiniz şeyin çoğu bizim sitemiz Platypus'un söylediklerine çok yakın. Bizim temel sloganımız, “SOL ÖLDÜ!.. YAŞASIN SOL”dur.

SZ: Harika!.. Bu gerçekten solu yeniden hayata döndürmenin tek yoludur. Çünkü bu solun tüm çeşitlerine bir göndermedir. 1968 nasıl bu hareketi yeniden iyileştiririzin bir modelidir ve o kapitalizme inanılmaz büyük bir gelişme verdi. 68 sonrası olayların hepsinin gösterdiği budur.

(DEVAM   EDECEK…)

* * *
Çeviri         : Hasan KÜÇÜK
Düzenleme    : Fırat KÜÇÜK

15 Aralık 2011 Perşembe

İşgal Hareketi, Solun Yeniden Yükselişi ve Marksizmin Bugünü (1)


İŞGAL HAREKETİ, SOLUN YENİDEN YÜKSELİŞİ
VE
MARKSİZMİN BUGÜNÜ (I)

2011 yılı Tunus'tan Mısır'a, İspanya'dan ABD'ye birçok eyleme ve bunların sonucu olarak da hararetli tartışmalara yol açtı. Bir nevi 1968 gibi sokağın tekrar keşfedildiği, umutsuz yıllardan sonra umudun tekrar filizlendiği bir yıl oldu.

2011 yılını devirmek üzere olduğumuz şu günlerde bu tartışmalarla ilgili olarak 5 Kasım 2011'de Maastricht'deki Jan Van Eyck Akademisi'nde Chris Cutrone ve Haseeb Ahmed'in Slavoj Zizek ile gerçekleştirdiği röportajdan çarpıcı bazı bölümleri sunuyoruz.

Haseeb Ahmed: Tahrir'den sonra ve Occupy Hareketinin yükselişiyle solun Rönesans’ını mı yaşıyoruz? Eğer öyleyse yeniden düşünmeye ihtiyaç olan tarihsel miras nedir?

Slavoj Zizek: Cevabım çok temkinli olacaktır. Koşullu olarak: Evet... Şunu söylemeliyiz ki ben tüm bu olayları tamamen kendiliğinden gelişen olaylar olarak okuyorum. Örneğin, insanların Tahrir olaylarını basit demokrasi talebi olarak okumalarına rağmen, aslında daha derin sistemik bir memnuniyetsizlik vardı. Sadece bu veya şu tek bir konuya karşı olmayan genel bir memnuniyetsizlik içeren protestoları umutlu bir işaret olarak görüyorum. Bundan somut olarak kapitalizmi anlıyorum. Ve ikinci nokta şudur ki artık standart çok partili temsili demokrasi bizim sorunlarımızın üstesinden gelmenin bir formu değildir. Diğer bir problem bugün bizim çok fazla “anti-kapitalizm” söylemine sahip olmamızdır. Aslında anti-kapitalizme aşırı yüklenilmektedir; ama bu etik bir anti-kapitalizmdir. Medyada, her yerde, herhangi biri şirketlerin insanları nasıl sömürdüğü ve doğayı nasıl tahrip ettiği hakkında hikâyeler bulabilir. Bunların hepsi tahribatın ahlaki eleştirisidir. Bu yeterli değildir. Popüler medyanın anti-kapitalizmi yerleşik yapılar ile bir şeyleri çözmek seviyesinde kalıyor: Araştırmacı gazetecilik, demokratik reformlar ve bunun gibi şeyler vasıtasıyla...


            Bence somut olarak bu olaylar, Occupy Wall Street gibi, çok önemlidir; çünkü bir yandan bunlar problemin kapitalizm olduğunu gösteriyor. Bu, 20. yüzyılda büyük bir sorundu; ama her nasılsa son yıllarda geleneksel solda gözden kayboldu. Onlar cinsiyetçilik ve ırkçılık gibi spesifik konulara odaklandı; ama bu problem hala buradadır. Aynı zamanda, bununla beraber iddia ediyorum ki eski cevaplar artık işlemiyor. Sempatizan ve eleştirilerin dikkat ettiği şey yapılan şeyin somut bir hedefinin olmamasıdır.  Soyut şeylerin dışında, İspanya'daki eylemciler gibi “İnsanın paraya hizmet etmesine karşı, para insana hizmet etmelidir.” sloganı var. Ama her faşist altını imzalayabilir bunun…

      Bunun gerçekte bize hatırlattığı şey, arkadaşım Alain Badiou'nun ortaya koyduğu gibi 20. yüzyılın bittiğidir. Sadece devlet sosyalizmi ve  sosyal demokrat refah devleti değil; ütopik solun yatay örgütlenme, yerel topluluklar, doğrudan demokrasi gibi en derin umutları da bitmiştir. Bunların işlediğini düşünmüyorum. Öyleyse, tekrar, sorun büyüktür. Eski problem geri dönüyor; ama sorun eski cevapların ortaya koyduğundan daha açıktır. Bu çok önemli bir sorundur.

Beni şaşırtan şey öylesine çok enerjinin var olmasıdır. Belki bu eylemler biter diye düşündüm. Ama bakınca nasıl da patlıyor Birleşik Devletler'in her yerinde. Hatta, Irak ve Afganistan savaş gazileri bile katılıyor onlara. Bu büyük bir haberdir. İnanılmaz derecede ciddi bir öfke ve memnuniyetsizlik var. Ekonomik protestoların geleneksel kapsamı ile problemleri çözmek için yerleşik yöntemlerin uygun olmadığı açıktır. Bu müthiş, çok önemli bir momenttir. Bu bir negatif işarettir. Bu noktada benim sloganım “DİYALOGA HAYIR”dır!.. Düşman ile diyalogun diyalektiğine girmemeliyiz. Hayır!.. Bunun için çok erkendir. Bu “Konuşmayacağız, sadece seni öldüreceğiz.” duygusu değildir.  Bu daha çok, eğer biz şimdi konuşursak, bir dil kullanmak zorundayız; ama bu düşmanın dili olacaktır demektir. Bizim kendi dilimizi oluşturmak, formüle etmek için ise zamana ihtiyacımız var.

HA: Hala solun dili mi?

SZ: Ya Ortodoks sol ya da Amerikan pragmatik solunun dili: Sendikalar mı, baskı grupları mı, vb mi?.. Bunların hiç biri yeterli değil. Bence hegamonik burjuva basının protestoların zayıflığı olarak tanımladığı şey onların gücüdür. “Bu bir histerik protesto değil midir? Bu adamlar gerçekten ne istiyor? Söyleyin bize ne yapmak istiyorsunuz?” gibi sorular… İnsanlar sen protesto etmeden önce istediğin şeyi bilmelisin diyorlar. Hayır… Eğer sen böyle düşünüyorsan “histeriksindir.” Konuşma üstadı bir adamın mantığıyla düşünüyorsundur. O histerik bir kadına sorar: “İstediğin şeyi söyle bana.” Bu baskının en kötü şeklidir. Bu şu anlama gelir: “Benim dilimle konuş ya da kapa çeneni.” Bu tartışma değildir. Bunu bir eleştiri olarak görmüyorum. Tam tersine. Bu protestolar histeriktir.

            Ama tüm iyi Freudyenlerin bildiği gibi, histeri otantik bir şeydir. Sapıklar ise gerçek radikallerdir: Histerikler ne istediklerini bilmezler. Hatta Freud bir yerde sapıklar, histeriklerin sadece yapmayı hayal ettiği şeyleri yapar, demiştir. Ama Foucault haklıydı: Her iktidar rejimi onun kendi sapkın formuna ihtiyaç duyar. Sapkınlık güç ilişkilerine uygundur. Histeri gerçek bir sorudur: Sen üstat gibi sorunsallaştırdığın zaman, açık cevaplar olmayacaktır. Sen kendi kendine ne istediğini bilmiyorsundur.

HA: Occupy Hareketi'nde sekter/hizipçi solun rolü nedir?

SZ: Bu gruptan Bob Avakian'ı biliyorum, Amerika Devrimci Komünist Partisi'nden (RCP). Onlar aslen Maoistlerdi değil mi? Onlar her zaman cevaplara sahiptirler, soruları yoktur, sadece cevapları vardır. İktidarı aldıklarında yapacaklarına dair bir manifestoları vardır. Sen onları sorularla sıkıştırdığında şöyle cevaplarlar: 

Onların kontrolünde kitlesel bir işçi hareketi olacak, seçimleri kazanacaklar ve iktidarı alacaklar. Sonra sorulara sahip olacaklardır. Onlar tam olarak “sapıktırlar.” Lacan'ın iyi bir formülasyonu vardır: Sapık diğerinin arzusunun bir aracıdır. Sapık, senin gerçekten istediğin şeyi senden daha iyi bilen birisidir. Her zaman cevaplara sahiptir, asla soruları yoktur. Onlar bir tehlike değildir; ama bir sıkıntıdır. Onlar cevaplara sahip gibi yaparlar; ama bunun kesinlikle herhangi bir önemi yoktur. Onlar benimle Çin'deki somut tarihsel, dramatik olayları tartıştılar; hem kültür devrimini hem büyük ekonomik ilerleme planını. Onların cevabı bunların sadece burjuva propaganda tasviri olduğuydu. Şimdi, bazı arşivler açıldı ve büyük ekonomik ilerleme planında devasa trajediler yaşandığını gösterdi. Solun mirasının üstesinden gelmeye ihtiyacı var. Ben solun şu durumundan hoşlanmıyorum:

“Evet, Stalinizm kötüydü; ama kolonyalizmin korkularına bakmak lazım vb...” Evet, vardı böyle problemler. Ama Stalinistler 20.yüzyılda problemliydi, gerçekte olanlar için iyi bir cevaba sahip değiliz. Çabuk genellemelere ulaşıyoruz. Felsefik orijinlerine bakmalıyız. Frankfurt Okulu eleştirel bir yaklaşımdı. Ama onlar aşırı bir örnek olan faşizm ile ilgiliydi. Stalinizm’i neredeyse görmezden geldiler. Onlar 20. yüzyılda totalitaryen potansiyelin kimlik felsefesi ile patladığını düşündüler. Bunun böyle olduğunu düşünmüyorum. Bu görev hala ortada duruyor. 20. yüzyılın korkuları ile ilgili olarak liberal bakış yetersizdir. Bunu açıklamak solun görevidir. 

(Devam edecek...)


* * *

Çeviri         : Hasan KÜÇÜK

Düzenleme    : Fırat KÜÇÜK




Not: Video için...


5 Aralık 2011 Pazartesi

Mahur Beste...


MAHUR BESTE
Futbolda Şike ve Şiddet Yasası”nın bumerang gibi dönüp dolaşıp sahiplerini vurması üzerine “yüce” Kulüpler Birliği’nin “futbol” profesörü yöneticileri tarafından “Ulan, n’olur n’olmaz; bu ihale bize de kalabilir. Fırsat varken şu yasanın icabına bakalım.” düşüncesine “pek sportmen” devlet bakanımız da omuz verince ta TBMM’ye kadar geldi bu iş…
Bir avuç “dürüst” futbolseverin yaratmaya çalıştığı kamuoyu, AKP Gaziantep milletvekili Şamil Tayyar’ın yüksek sesli itirazları, TBMM kürsüsünden BDP’li Ertuğrul Kürkçü’nün yasaya karşı “sol” kroşesi, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın çekimser duruşu ve nihayetinde Cumhurbaşkanı’nın vetosu ile şimdilik top yeniden mecliste… Ortaya çıkan durumum ilerde daha da yüzeye çıkması beklenen Gülen-Erdoğan çatışmasının bir tezahürü olduğunu iddia eden komplo teorileri de yok değil.
Gelinen noktada bizatihi futbolun içindeki “kirlilikten” beslenenlerin futbolu temizlemesini beklemek de en iyi tabirle “ahmaklık” ya da “iflah olmaz bir hayalperestlik” olarak nitelendirilebilir. TV ekranlarında “futbol” yorumculuğundan hatırı sayılır düzeyde para kazananların iş etiği gereği de olsa “şike”ye dair aklı başında bir iki kelam edemediği bir ortamda “temizlik”, biz futbolseverler için “Arap Baharı” kadar uzak… İşin doğrusu, “Paranın değdiği yer kirlenir.” sosyalist atasözü bir kez daha sahnede sergileniyor, biz futbolseverler için.
Dünya kadar paranın döndüğü futbol kulüplerinin hala “Dernekler Yasası” ile yönetiliyor olması da başlı başına bir sorun değil mi? Kulüplerin her türlü denetimden uzak olduğu ve futbol adlı oyunun/sporun “futbol” ile pek de ilgisi olmayan “yönetici” sıfatlı, cüzdanı kabarık “beyler”in nemalandığı, futbolu kendi egolarını tatmin ettikleri bir alan olarak gördükleri sürece memleket futbolunun bir arpa boyu yol alması da mümkün değil. 
"Doktor" Socrates
Mantalitenin (teorinin) olmadığı yerde pratiğin belirsiz sonuçlar doğurması da muhtemel. Alt yapısı olmayanın üst yapısı her daim çökmeye mahkûmdur, vesselam. 
Koca ülkeyi "temsili demokrasi" zırvasıyla yönetmeye kalkışanlardan farklı bir şey beklemek de hata aslında. “Katılımcı demokrasi”yi kulüp yönetimlerine taşımaktan başka bir çözüm gözükmüyor futbol oligarşisine karşı... Geçtiğimiz pazar vefat eden "doktor" lakaplı, Brezilyalı efsanevi oyuncu Dr.Socrates'in “Corinthians demokrasisi” deneyimini çok sevdiğimiz takımımıza uygulamak çok mu zor?..
Eğitim-öğretim amaçlı açılan bir dershaneyi, etüt merkezini MEB müfettişi, belediye zabıtası, maliye memuru; hatta itfaiye denetçisi ile olur olmaz zamanlarda denetleyen bir mekanizmanın, futbol kulüplerini bu denetimden ayrı tutması neyle açıklanabilir ki? Yoksa futbolun, sistemin birçok sifonundan biri olduğu genel kabul görmüş bir teamül de bizim mi haberimiz yok?..

Sokakta, markette karşılaştığımız oyunculardan,
doğru dürüst para alamadıklarını duyup öğreniyoruz artık…

İşte en güzel örnek: Gaziantepspor… Son iki haftadır, yerel basın üzerinden öğrendiklerimize göre dört yıldır elektrik, su parası ödenmediği gibi; TFF’ye Kamil Ocak Stadyumu’nun kira bedeli dahi ödenmemiş. Diğer taraftan UEFA tarafından yabancı oyuncuların bonservis ve transfer ödemelerindeki sorunlardan dolayı takımın lisansının askıya alınma durumu söz konusu…
Kulüp yönetenleri, 500 milyon dolarlık yatırım yaptık, diye kamuoyunda ahkâm keseceğine önce yöneticisi oldukları kulübe dair görevlerini bir yerine getirsinler… 
Sokakta, markette karşılaştığımız oyunculardan, doğru dürüst para alamadıklarını duyup öğreniyoruz artık… Tolunay Kafkas’ın takımdan paldır küldür ayrılışının arkasında da “para” sorununun olduğu hep söylenip duruldu zaten. Bu durumda oyuncuların maç içerisindeki isteksiz, gönülsüz tavırları bir nebze anlaşılabilir. Taraftarın da tepkisini doğru yöne, oyunculara değil; yönetime yöneltmesi gerekmez mi?..
Gaziantepspor 1 - Samsunspor 0
(Maç sırasında, Kamil Ocak tribünlerinden bir görüntü)

Bütün bunlar olup biterken, Gaziantepspor’un Samsunspor maçından 3 puan alması yüreğimize su serperken oynanan futbolun umut vermediğini söylemeden geçemeyiz. Samsunspor’un yakaladığı sayısız gol fırsatında kalecimiz Karcemarskas’ın performansı tribünleri memnun eden tek şeydi. Bir de Muhammet Demir'in hırsı ve müthiş kafa vuruşları… O da çöken bir takımda kendi kariyerinin peşine düşmüş bir adam psikolojisinde... 
Abdullah Ercan’ın da var olan ortamda (oyuncuların para alamadığı/takımın takım hüviyetinden uzaklaştığı) başarılı olma ihtimali pek görünmüyor. Orduspor maçından sonra orta sahadaki sorunlarımızı çözdük, diyen Abdullah Ercan, Samsunspor maçından önce de orta sahada önemli sorunlarımız var, diye açıklama yapıyor. Varın gerisini siz düşünün… Tipik bir "kifayetsiz muhteris" görüntüsü veriyor. Dilerim, yanılıyoruzdur.
Futbolda kirlenen tek şeyin futbol topu ve oyuncuların formaları olması dileğiyle…


Not 1) Meraklısına "Mahur Beste"nin öyküsü...


http://www.youtube.com/watch?v=bW5AcUPiKEI&feature=player_embedded


Not 2) Meraklısına "Socrates ve Corinthians Demokrasisi"nin öyküsü...


http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=socrates+ve+corinthians+demokrasisi