16 Aralık 2012 Pazar

21.Yüzyılda Sınıf


21.Yüzyılda Sınıf

İsveçli sosyolog Göran Therborn’ün New Left Review dergisinin Kasım-Aralık döneminde yayınlanan son sayısında “21.Yüzyılda Sınıf” başlığıyla yayınlanan kapsamlı yazısını bire bir çevirme fırsatım olmasa da ve özet geçmenin yazıya haksızlık olacağını  düşünsem de günümüz toplumsal hareketlerini anlamak için önemli tespitler içerdiğinden anekdotlar şeklinde aktarmak istedim:

 v  20. yüzyıl işçi sınıfının çağıydı. O kadar ki sadece sol değil, sağ politikalar bile işçi sınıfının bu hegemonik konumundan etkilenmek durumda kaldı. Öyle ki solun en büyük rakipleri dahi Almanya’da, İtalya’da işçileri içine alan korporatist örgütlenmelere girişirken, sağ kanat sanatçılar bile işçi sınıfı eksenli sanat eserleri ortaya koyuyorlardı.

 v  İşçi hareketlerinin gelişmesi ve beraberinde gelişen devrimler Avro-Amerikan kolonyalizm ve ırkçılığı geriletirken, bu bölgelerde sosyal hakların da gelişmesi gibi çok önemli sonuçlara yol açtı. Marks’ın üretici güçler toplumsallaşırken, üretim ilişkilerinin bireysel mülkiyette kalması diye adlandırdığı büyük diyalektik çelişki, ulaşım, iletişim, temel doğal kaynaklar gibi sektörlerin kamulaştırılması yoluyla bertaraf edilmeye çalışıldı. Ayrıca gelişen işçi hareketleriyle, işçi sınıfının sermayeye karşı güçlenmesiyle üretim Avro-Amerikan bölgesinden Asya’ya kaydırıldı.

 v  20. yüzyılda gelişmiş ülkelerde ulus içi sınıfsal farklar azalırken, uluslararası büyük gelişmişlik farkı ortaya çıkmıştı. 21. yüzyılda ise bu tersine döndü. Uluslararası gelişmişlik farkı azalırken, ulus içi sınıfsal farklar tekrar arttı.

 v  Orta sınıf tanımı çok genişlerken bu sınıfa dayalı toplumsal hareketler de gelişti. Ancak bu sınıfın duruma göre şekillenen “kalıtsal” tutumları nedeniyle bu hareketlere otomatik olarak demokratik ya da anti-demokratik hareketler denilemez.

 v  21. yüzyılda sınıf yapısal bir kategoriden çok; sömürülen, dezavantajlı tüm kesimleri içeren ortak bir alan olarak şekillenmektedir. Herhangi bir sınıfa öncü rol vermekten çok, toplumsal hareketler arası ittifaklar önemli olacaktır. Ancak sınıf temeli olmayan en gelişkin toplumsal hareketler bile modern kapitalizmin eşitsizliklerinin üstesinden gelme kapasitesine sahip değildir.

 v  Günümüzde toplumsal yapıya baktığımızda yeni yüzyılın toplumsal karakteri henüz netleşmese de 4 temel sosyal hareket biçimi görmekteyiz:

1)    Küreselleşmiş orta sınıf tüketiciliği,

2)   Orta sınıfa dayalı politik isyanlar,

3)   Asya temelli endüstriyel sınıf mücadelesi,

4)   Heterojen toplumsal sınıfların hareketleri


 v Günümüzün sosyal hareketleri “denizyıldızı” misali çok başlı hareketlerdir. Ancak hiyerarşinin olmaması bu hareketleri kendiliğinde ilerici-demokrat yapmayacaktır. 20. yüzyıldan miras örgütlenme tarzları çökse de, kollektif tartışma ve bireysel otonomiye dayalı politik kültür önemini korumaktadır. Ayrıca Mısır örneğinde görüldüğü üzere örgütsüz kitleler devrimi yapsa da, Müslüman Kardeşler gibi eski tarihlere dayanan  örgütlenmeye sahip bir yapı orta vadede devrimin galibi olarak gözükmektedir.

 v Günümüz sosyal hareketleri redcilik ve pragmatizme dayanmaktadır. Redcilik bu hareketlere Occupy hareketinde görüldüğü gibi militan bir karakter vermekte iken, pragmatizm ise İspanya eylemlerinde görüldüğü üzere kuşaklar arası dayanışma ve kitleselleşme esnekliği sağlamaktadır.

 v  20. yüzyıl işçi hareketi ve solu Avrupa merkezliydi. Bu miras silinmedi; fakat  özgürlük, kalkınma ve adalet için artık bir perspektif sağlamıyor ve merkezi rol oynamıyor. Güncel olarak Latin Amerika dışında ortaya çıkan bir merkez de yoktur. Sınıfsal hareketlerin yoğunlaştığı Asya da önemli bir merkezi rol oynayabilir. Bu yeni merkez arayışlarına rağmen, yeni gelişecek sol, yüksek ihtimalle de-santralize olacaktır.

 v  Son olarak soğuk savaşın bitişi iddia edildiği gibi ne barış getirdi ne de sömürü ve emperyalizmi bitirdi. Bunlar devam ettiği sürece tepki olarak gelişecek toplumsal hareketler de gelişecektir. 21. uüzyılda da sınıf temelli hareketler kesinlikle hayati önemde olacaktır. Belirsiz olan bu hareketlere ana karakterini verecek olanın yeni orta sınıflar mı olacağı; yoksa daha yoksul halk kesimlerinin oluşturduğu plebiyen sınıflar mı olacağıdır. 
     
    Çeviri: Hasan KÜÇÜK

    
     Kaynak: http://hasan2017.tumblr.com/post/37898543678/21-yuzy-lda-s-n-f



13 Aralık 2012 Perşembe

Geleceğini Arayan Takım: Gaziantepspor…


Geleceğini Arayan Takım: 

Gaziantepspor…


30 yılı aşkın Devlet-i Aliye’ye hükümdarlık eden 113. İslam halifesi II. Abdulhamit, meseleyi ta o günlerde çözmüş vesselam: “Bizim milletimiz söylemez; ancak söylenir.”

Memlekette her türlü iktidar merkezinin gücünü nereden aldığına dair sosyo-politik bu belirlemeyi, haliyle Gaziantepspor’u yaklaşık 7 sezondur “idare” eden İbrahim Kızıl yönetimine de uyarlamak pekâlâ mümkün görünüyor.

II. Abdulhamit:
“Bizim milletimiz söylemez;
ancak söylenir.”
TV kanallarında ve sosyal medyadaki bol küfürlü “incileri” yetmezmiş gibi, Karabük maçının devre arasında VİP salonunda İbrahim Kızıl’ın kendisine istifa çağrısı yapan taraftar gruplarına ettiği ağır küfürleri kapalı tribünden maçı seyredenlerin birçoğu duydu. O salonda taraftara ettiği küfürlere tek tepki gösteren de Gaziantep’in değerli iş adamlarından birisi… Diğerleri üç maymun modunda: Görmedik, duymadık, bilmiyoruz…

Kızıl yönetimi yanlışlarını düzeltmek yerine, başkalarının söyledikleri/yaptıkları üzerinden kendini aklamaya çalışıyor hala… Aklanmak, böyle olmaz ki… Bu olsa olsa sadece hataların katmerlenmesine neden olur.

Her şeye rağmen tribüne gelen ve oynanan oyunun müsebbibi olarak gördüğü yönetime hem de gayet medeni biçimde tepki gösteren bir avuç taraftara küfretmek de nedir?..

Bugün sosyal medya üzerinden o bir avuç taraftar da “Maça gitmeyelim.” çağrıları yapıyor birbirine… Yakında Kamil Ocak’ta bir tek Kızıl ailesi ve sevenleri kalacak maçları izlemek için… Taraftarın maçlara ilgisizliği artık aşikâr oldu zaten. Pazar günü oynanan Malatyaspor – Çamlıdere Şekerspor maçında dahi tribünler tıklım tıklımdı, inanmayan internetten baksın…

İbrahim Kızıl yönetimi memleket futbolunu yöneten birçok yönetici gibi, tribünden gelen bir yönetici tayfası olmadığı için taraftara da yabancı... Tribünlere biraz aşina olsalardı şunu bilirlerdi elbette: Bu taraftar "büyük takım taraftarı kibri"ne sahip değil... Aynı zamanda "aptal" da değil...

"Biz bu takımı nereden nereye getirdik. Para da var, pul da..." ve “100 milyon dolarlık takım yarattık.” gibi büyük laflar etmekle, büyük başarılar elde edilmiş olunmuyor, "geçmiş" de unutulmuyor ne yazık ki…

Atalar sözünde olduğu üzere nasıl ki lafla peynir gemisi yürümüyorsa, yeni kuşak yazarlardan Aslı Erdoğan'ın bir metninde vurguladığı üzere “(Efendiler) Geçmiş, ırmağın (bugüne kadar) hiç ulaşamadığın(ız) öbür yakasıdır.”

Karabük maçı analizini merak edenlere bir iki cümle: Mevcut durumda bugünkü maçın analizlik bir tarafı yok maalesef… Aylardır para alamadığı için dirençsiz bir takım vardı sahada… Durum böyle olunca, teknik kadronun saha kenarındaki çırpınmaları da nafile… 
Gaziantepspor 0 - K. Karabük 2
Karabük ise Ahmet İlhan ve Lualua ile tipik bir deplasman takımı olmuş, yine de bu maçta aldıkları 3 puan onları yanıltmasın, maçın baş mimarı İbrahim Kızıl yönetimiydi çünkü…

Şunu da eklemeden geçmeyelim: Sosyal medya üzerinden Mehmet Kızıl 08 Aralık’ta: “ (Ayrıca) taraftarı buradan bize eleştiriye davet ediyorum, tartışalım, doğruyu bulalım.” diye mesaj atıyor; sonra da küfür ya da hakaret içermeyen sadece eleştiren taraftarları twitter’da engelliyor. O zaman da “samimiyet”inizin sorgulanması kaçınılmazdır işte…

Dün akşam yerel kanaldaki bir spor programına katılan Mehmet Kızıl’dan incilerle bitirelim:

    1) Ökkeş Özekşi, TEDAŞ Müdürü Ali Bey’i ayarlayıp kulübün elektriklerini kestirdi, faturanın biri ödenmemiş, bir işçiye geliyormuş, O da yırtmış atmış, bir sorun yokmuş.

Hikmet Karaman'ın suçu ne?..
   2) Ökkeş Özekşi sadece takımı değil, tüm şehri yönetmek istiyor, bundan dolayı ortalığı karıştırıyor.

   3) Free Falcons'tan birini yakaladım, sorguya çektim, kimlerin örgütlediğini öğrendim, açıklamıyorum. Bir grup istifa deyince tüm statta onlara uyuyor sürü mantığıyla, istesem ben 20.000 kişi doldururum stada, istediğim tezahüratı yaptırırım.

   4) Biz itibar edinmek için, pardon itibarımıza itibar katmak için geldik takıma, niye bırakalım bu takımı, bu yıl cezaevi sürecinden dolayı güvensizlik oluştu; yoksa her sene paraları böyle ödüyoruz.

    5) Transferde istesek menajer giderlerini şişirip para araklayabilirdik, yöntemi bu, bunu yapmadık ama…

    6) Mehmet Kızıl: UEFA'ya parayı ödemeyi unuttuk.

Gazeteci: “Üç gün sonra ödeyeceğim.” demiştiniz bize.
Mehmet Kızıl: Oldu bir hata…
Gazeteci: Zaten takım Avrupa’ya gidecek durumda değil.



6 Aralık 2012 Perşembe

Bizim Büyük Çaresizliğimiz: Gaziantepspor (2)


Bizim Büyük Çaresizliğimiz: 
Gaziantepspor (2)
2. Bölüm:
İbrahim Kızıl yönetiminin bırakma zamanı geldi de geçiyor. Neden mi?..
Birçok sebep sayılabilir; ama bizim için en önemli sebepler şunlar:
1)  Takım, kendi taraftarı nezdinde sevimliliğini yitirdi; tıpkı Yıldırım Demirören’in Beşiktaş’ı gibi… Takıma AŞK’la bağlı olanlar dahi Kamil Ocak’a ayaklarını süre süre gider oldu. Kızıl yönetimi (ailesi), 6 sezonluk dönemdeki kombine bilet satışlarını yıl yıl açıklayıp bir istatistik verebilse kamuoyuna keşke…
      Gerçi gerek yok, tribüne her gidişimizde farazi bir yoklama çekiyoruz ve mum gibi eridiğini görüyoruz Kamil Ocak tribünlerinin…
      Koskoca İstanbul’da Gaziantepspor, GS ile maç yapıyor ve İstanbul’da Gaziantepliler Derneği olduğu halde rakip taraftara ayrılan tribünlerdeki Gaziantepli taraftar sayısı 8… Yazıyla sekiz…
      Gençlik 27 de bütün bu olup bitenler karşısındaki sessizliği ile Antep taraftarı/seyircisi nezdinde sempatisini/desteğini yitiriyor gün geçtikçe. Gençlik 27’ye karşı bağımsız duruşlarıyla yeni taraftar grubu “Free Falcons” grubu kendini var etmeye çalışıyor. Grubun bağımsız ve özgün duruşu önemli… Bakalım, gelişimleri ve tribünlere katkıları ne düzeyde olacak?..
2) Takımın istikrarsızlığından/başarısızlığından dolayı 6 sezonda 12 teknik adam ve onlarca da futbolcu gitti. Artık, Gaziantepspor yönetimi adına da kan değişikliğine ihtiyaç var. “100 milyon dolarlık takım yarattık.” diye twitter aleminde mesaj atanlara, “Oyuncularının, tesislerindeki emekçilerin maaşlarını, paralarını niye vermiyorsun peki diye sormazlar mı?..”
3) Bu şehir, bu taraftar kitlesi ile Kızıl yönetimi/ailesi arasında ciddi bir GÜVEN sorunu yaşandı ve kapanması zor görünüyor. 6 sezonluk dönemde “golcünün babasını getireceğiz” sözleri, “futbolun profesörü olduk” iddiaları, “bu sezon hedef kupa” lafları…
Altı doldurulamayan bu boş sözlerin ötesinde, Celal Doğan tesislerinin ödenmeyen faturalarından dolayı elektrik ve suyunun kesilmesi rezaleti, bu yaz Kızıl ailesinin takımın paralarını kendi hesaplarına aktardıklarına dair yapılan suçlamalar, cezaevi süreci ve mahkemeler… Daha ne olsun ki?..
William Shakespeare’in dediği gibi: “Güven ruh gibidir, terk ettiği bedene asla geri dönmez.” Beyler, İSTİFA edin…

4) 22 yıldır bu takım Türkiye’nin en üst liginde mücadele ediyor ve ortalıkta ne bir kupa ne de bir şampiyonluk var, maalesef… Son 6 sezonun günahı Kızıl ailesine ait, bundan kaçamazlar…
Sizler de bilirsiniz ki başarı için "istikrar" şart ve takımdaki tek istikrar Kızıl ailesi… Bu arada hatırlatmakta fayda var: Gaziantepspor, UEFA tarafından Avrupa kupalarından 1 yıllığına men edilmişti, Kızıl yönetiminin işgüzarlığından dolayı…
Bu arada diğer “yöneticileri” gören, duyan, bilen var mı?..
5) Bir de tabii ki Kızıl ailesinin üslubu… Bulunduğu makamın / yerin hala farkında ol(A)mayan Gaziantepspor Başkanı’ndan ve Mehmet Kızıl’dan bol küfürlü “inciler” kamuoyunun kanıksadığı bir durum oldu. Ağzınızdan laf çıkarken bulunduğunuz yeri, makamı düşünerek konuşmaz mısınız?
Gaziantepspor başkanısınız, dolayısıyla hem takımı hem Gaziantep şehrini temsil ediyorsunuz. Kamuoyunun önünde amiyane tabirle “kahve” ağzıyla konuşmak, yorumlar yapmak, seviyeyi bu kadar aşağıya çekmek neyle açıklanabilir ki?.. Edep yahu!..
Yukarıdaki sebepler elbette çoğaltılabilir; ama İbrahim Kızıl yönetiminin miadının dolduğuna dair bu emareler de kâfi… Sanal alemdeki bilgilere bakarak yönetimi eleştirdiğimiz iddiaları da son süreçteki Serdar Kurtuluş ve Hikmet Karaman’ın yaptığı açıklamalardan sonra gülünç… Ayrıca, sanal âlem dedikodular ile hareket edildiğini söylemek, tüm Gaziantep taraftarını ve tüm şehri aptal yerine koymak değil midir?..

Daha önceki yazılarımızda da vurguladığımız gibi, bizim için esas olan tek şey: GAZİANTEPSPOR'un başarısı... Takımın doğru dürüst yönetilmesi… Kurumsal bir kimlik kazanması… Gerisi teferruat, gerisi hikâye…
Sonuç olarak futbola, Gaziantepspor’a ve Kızıl yönetiminin İSTİFA edip gideceğine dair umudu büyütmeden memleket futboluna dair şu “hakikatleri” hatırlatıp bitirelim: 
Spikerin Beşiktaşlı Ahmet Yıldırım'a sorduğu “2-1 yenildiniz ne düşünüyorsun?” sorusuna, “Maç 2-2 bitti." cevabını alalının üzerinde 8 yıl geçerken, Manisaspor - Bursaspor maçında hakem Metin Tokat'ın başına bir paraşütçü düşeli 7 yıl olmuşken, böylesine absürtlüğe meyilli bir futbol ikliminin hüküm sürdüğü memlekette, 8 yılda Beşiktaş’ı maddi-manevi komaya sokup “şike” tantanasındaki toz dumandan yararlanıp kapağı TFF başkanlık koltuğuna atan Yıldırım Demirören’ler ve onun türevi niteliğindeki İbrahim Kızıl’lar tükenmez…
Mustafa Kemal’den aşırma/devşirme bir sözle bitirelim: “Biz başkanın zeki, çevik; aynı zamanda ahlaklı olanını severiz…
Not: Bu yazının sahibi, bunca zamandır emeğinin karşılığını alamadan Gaziantepspor’a hizmet eden teknik yönetime, futbolculara ve tesislerdeki emekçilere bir Gaziantepspor taraftarı olarak teşekkürü bir borç bilir…

Yazının 1. bölümü için: 
http://betonaliharikalardiyarinda.blogspot.com/2012/12/bizim-buyuk-caresizligimiz.html

Bizim Büyük Çaresizliğimiz: Gaziantepspor (1)


Bizim Büyük Çaresizliğimiz:
Gaziantepspor (1)
  
     1. Bölüm:
Merhum 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın “Bu kış gelecek.” deyip de 50 yıldır bir türlü gel(e)meyen “Komünizm tehlikesi”ne karşı sürekli el tetikte bekleyen bir tayfa var ya bu memlekette… İşte bu tayfayı, İbrahim Kızıl yönetiminden “başarı” bekleyenlere benzetiyorum: “Bu sezon kupa gelecek, takım başarılı olacak.” Şairin dediği gibi: Beklemek, Türkçenin en uzun fiili… 
Yaklaşık altı ay önce Gaziantep’teki bir AVM’de yabancı oyunculardan biriyle karşılaşıp ayaküstü sohbet etmiştik takımın durumuna dair ve o günlerde ondan öğrendiğimize göre futbolculara ödemeler düzenli yapılmıyordu ve oyuncu da gitmeyi düşündüğünü söylemişti. Nitekim son iki aydır da Gaziantep kamuoyunda bu durumun dedikodusu yapılıyor, takımın aldığı “istikrarsız/dengesiz” sonuçlar buna bağlanıyor; hatta oyuncuların ve teknik kadronun “kendini göstermek için” maç seçtiği yorumları yapılıyordu.

Nihayetinde, geçen hafta Serdar Kurtuluş’un basın açıklaması ülke futbol gündemine bomba gibi düşmüş olsa da Gaziantepspor’u yakından takip eden bizler açısından malumun ilanından başka bir şey değildi. Duman olan yerden ateş bir kez daha çıkmıştı, işte…

Sonrasında İbrahim Kızıl yönetimi (ailesi demek daha doğru olacak, sanırım) kamuoyunun merakla beklediği “gerekli” açıklamayı yapınca her zamanki gibi “rahatladık.”

Problem yoktu, her şey yolundaydı, abartılacak bir durum mevzu bahis değildi, bir iki küçük aksaklık vardı. Futbolcular 8 aydır para alamadıklarını, sözlerin yerine getirilmediğini, çek ve senetlerin karşılıksız çıktığını söylemişlerdi ya basın açıklamasında, gençler işte, durumu biraz abartmıştı, hepsi bu…

Teknik adam Hikmet Karaman hem İstanbul BB hem de GS maçı sonrası yaptığı basın toplantılarında, “Futbolu sevk ve idare edecek adam gibi birileri yok mu, Allah aşkına” derken, “Patlama noktasına geldim, vidaları sıkıyorum şimdilik… Her şeyi açıkladıktan sonra teknik adamlık mesleğimi bırakmayı düşünüyorum.” diyordu ya, kafası iyiydi büyük ihtimalle…
 
Futbolcular ve teknik adam bunları söylerken, aklımıza “Göğsüm daralıyor, yüreğim kanıyor, olmasaydı sonumuz böyle.” diyen Ahmet Kaya şarkısı geliyor. 
Belli ki İbrahim Kızıl yönetimi ile bu takımın bir arpa yol kat etmesi mümkün değil işte…
6 sezondur olup biteni hatırlayın bir kez daha: Her sezon iki üç teknik adam değişikliği, yapılan “iyi transferler”in takımda bir türlü, iki sezon üst üste oynayamaması… Her sezonun ilk yarısında rezalet bir performans, sonra devre arasında sezonu kurtarmak adına (koltuğu kurtarmak diye de okuyabilirsiniz) ara transferde birkaç iyi oyuncu, sezonu ilk 10’da tamamlamanın “dayanılmaz mutluluğu…”
İbrahim Kızıl yönetiminin bırakma zamanı geldi de geçiyor. Neden mi?..
Yazının 2. bölümü için: 

http://betonaliharikalardiyarinda.blogspot.com/2012/12/bizim-buyuk-caresizligimiz_6.html

4 Kasım 2012 Pazar

İki Şehrin Hikâyesi: Renkler Aynı, Ruhlar Farklı…


İki Şehrin Hikâyesi:

Renkler Aynı, Ruhlar Farklı…

Eskişehirspor 4 - Gaziantepspor 0

Eskişehir - Gaziantepspor maçı renkleri dışında iki benzemez şehrin ve takımın maçıydı. Gaziantep nasıl güneydoğunun ortasında bir sanayi vahası ise, Eskişehir de kültürel ve sosyal atmosferiyle İç Anadolu’nun ortasında bir vaha gibi…

İbricic dünkü maçın en kötülerindendi...
Ekonomisi, ordu ve üniversite gibi kurumların varlığı üzerinden yürüyor. Şehir ortasından geçen çayın etrafına kurulu canlı hayatıyla küçük bir Avrupa şehrini anımsatıyor, aynı zamanda… Eğlence hayatı oldukça canlı ve dinamik bir şehir… Şehrin bu dinamizmi futbol takımı üzerine de yansımış.

1990’larda Gaziantep’in yakalayıp 2000’lerde kaybettiği ruh, Eskişehir’de hala dimdik ayakta…

İki şehir arasındaki saha dışı bu farklar oyuna da yansıdı dün… Zaten kadro kalitesi açısından da birkaç oyuncuyu çıkardığınızda Eskişehir bariz olarak üstün Gaziantep’ten. Buna takım olma bakımından sağladığı üstünlük de eklenince dört gollü farkın olacağı maçın başında belli olmuştu.

“Maç” eşitler arası bir karşılaşma olarak tanımlanırsa, dün Eskişehir’de ortada bir maç yoktu. Eskişehir bandosunun “cav bella” ile başlayıp cenaze marşı ile bitirdiği gösterisi eşliğinde Gaziantepspor dün sahaya gömüldü resmen.

Hikmet Karaman istikrar arıyor...
Deplasmanlarda takımını yalnız bırakmamasına alışkın olduğumuz “Gençlik 27 grubu” ise takımını yalnız bırakmıştı. Geçen haftalarda yönetimle ters düşen gruba, yönetimin deplasman için sağladığı finansmanın kesilmesi buna yol açmış olabilir.

Bunun sonucunda bir taraftara beş polisin düştüğü, polis kamerasıyla girişte tek tek taraftarların “zoom”landığı komik bir görüntü ortaya çıktı. Güvenlik devleti uygulamalarının statlara kadar yansıdığının bir görüntüsüydü.

Dünkü maç iki takımın ligdeki hedeflerini de netleştirdi. Eskişehir ilk beşte olacağını gösterirken, Gaziantepspor’u ise zorlu günlerin beklediği aşikar…


Minik taraftarın güzel çağrısı...

8 Ekim 2012 Pazartesi

Ortadoğu Birliği: Demokratik mi, Kapitalist mi?


Ortadoğu Birliği: Demokratik mi, Kapitalist mi?

         Paylaşım savaşları sonucunda Avrupa’nın ulus-devlet modeli baz alınarak sınırları belirlenen Ortadoğu uzun süredir sancılı bir dönüşüm süreci yaşıyor.

Türk, Arap ve Fars milliyetçiliklerine dayalı olarak kurulmuş 20. yüzyıl devlet yapılanmalarının gerek kendi toplumlarının gerekse küresel kapitalizmin taleplerine cevap verememesi bölgeyi 2000’li yıllardan itibaren çatışma alanına dönüştürmüş durumda.

Halkların aşağıdan gelen dönüşüm taleplerini büyük bir ustalıkla kolonileştirmeyi başaran “dış güçler”in, var olan talepleri absorbe ederek küresel sermayenin hem pazar ihtiyacı hem de politik hegemonya ihtiyacı için kullanması, Ortadoğu halklarının taleplerini gerçek anlamda karşılayacak demokratik bir dönüşümü engellemekte, daha çok şekli bir takım değişikliklere yol açmaktadır.

En son “Arap Baharı” ismi ile popülerlik kazanan Mısır ve Libya devrimlerinin geldiği nokta bu şekli ve küresel sermaye ile uyumlu dönüşümlerin en hazin örneklerini oluşturuyor. Bu durum bölgenin muhalif güçleri açısından yerel diktatörle dış müdahale arasında sıkışma şeklinde iki pozisyon ortaya çıkarsa da, bu iki pozisyonu da reddeden halkların demokratik taleplerini yine kendi demokratik eylemleriyle gerçekleştirebileceklerini savunan toplumcu bir siyaset yolunun açılması ihtiyacı ise orta yerde duruyor.

Aslına bakılırsa bu toplumcu siyaset çağrısı bölgenin üç ana milliyetçilik akımından muzdarip Kürtlerin temsilcilerinin bir bölümü tarafından uzun süredir dillendiriliyor. 1990’lara kadar uzandığımızda Kürtler içerisinde bağımsız bir devlet arayışı yerine Demokratik Ortadoğu Federasyonu’nun bir arayış olarak izlerini görebiliyoruz. 2000’li yıllara gelindiğinde kendini çok daha ileri düzeyde teorize eden bu söylem kendisine Suriye Kürtleri arasında küçük bir pencere açmış görünüyor.

Barzani yönetiminin izlediği dış müdahaleyle ulusal diktatörün devrilmesine destek vererek geç kalınmış kapitalistleşme ve uluslaşma trenine atlama yolunun aksine, diğer ülkelerdeki ana Kürt yapılanmalarının uluslaşmayı kapitalist ulus-devlet modelinin dışında arayan, sınırları değiştirmeyi gündeminden çıkarıp var olan ülkeler içerisinde alttan örgütlenmelerle dış müdahaleye dayanmadan demokratikleşmeyi sağlamayı hedefleyen bir politik söylem ve pratik içerisinde olduğunu bir süredir görüyoruz.

Bu yaklaşımın Suriye Kürtleri arasındaki hayat buluşu ise hem ulusal baskı rejimlerinin hem dış müdahale tehdidinin hem de kendi içlerindeki Irak modelini örnek alan kısa yoldan kapitalist kalkınma yoluna girmek isteyen yerel güçlerin bir anda kuşatması altına alınmış durumda. Şimdilerde bu ilk özgün yerel deneyimin ne kadar süreceği, hikâyesinin nasıl yeni deneyimler yaratıp nerelere varacağı dünya gündeminde önemli yer tutuyor.

Şüphesiz ki Ortadoğu’da mevcut yapılarla devam edilemeyeceği gün gibi ortada. Günümüz kapitalizminin 20. yüzyılın ikinci yarısındaki gibi demokrasi taleplerini karşılamaktan uzak olduğu da aşikâr… Kapitalizmin beraberinde demokrasi getireceğine dair hegemonya çökmüş durumda…

Bu şartlar altında bir yandan  Kemalist Türk milliyetçiliğinin pasif devrimle tasfiye edilip şekli dönüşümlere uğradığı, Türkiye’nin ABD’nin truva atı rolüne de bürünerek kendini Neo-Osmanlı politikası ile kapitalist Ortadoğu’nun öncü gücü yapmaya çalıştığı, diğer yandan  Baasçı Arap milliyetçiliklerinin dış müdahalelerle devrildiği ya da devrilmeye çalışıldığı bu politik atmosferde dönüşümün demokratik olmaktan uzak, kapitalist bir yönde olacağına dair emareler oldukça fazla.

Bu tarz bir dönüşüm sonucunda eski ulus devlet yapılanmalarının yerini birbiri ile ilişkili federal yapılara bırakması muhtemel görünüyor. Bunun emarelerini Irak müdahalesi sonucu oluşan yapıda ve Suriye krizi öncesi Türkiye’nin bölge ülkeleriyle geliştirdiği işbirliğinde görmüştük.

Egemen devletler bu denli hazırlıklı, toplumcu güçler ise bir o kadar zayıfken sadece demokratik Kürt yapılanmalarının etkinliğiyle bölge genelinde demokratik-sosyalizan bir dönüşüm beklemek pek gerçekçi görünmemekte.

Buradan hareketle bölgenin demokratik dönüşümü başka bir bahara kalmış gibi görünse de kimi mikro gelişmelerin ilerisi için umudu içinde barındırdığını da söylemek lazım.


Ahmet Kaya'nın "Ortadoğu" adlı parçası