30 Ocak 2012 Pazartesi

Hakan Günday: "Yazarken “ahlak”tan vazgeçmeli!.."


Hakan Günday:
"Yazarken “ahlak”tan vazgeçmeli!.."
      Hakan Günday: “Bir hikâye anlatırken yalnızca o hikâyenin emrine uymak gerekir. Yasalara, ceza kanununa, ahlak kurallarına, çevrenize, moda olan edebiyat akımlarına kulak asmadan...”

Semih Gümüş, Hakan Günday ve Ömer Türkeş söyleşide...



BİR KUMARHANE FİŞİ OLARAK UMUT…

“Tek derdim hikâye anlatmak” diyen Hakan Günday, anlatım biçimlerine hapsolmayı sevmediğini söyledi. Bir hikâye anlatırken yalnızca o hikâyenin emrine uymak gerektiğinin altını çizen yazar, “Yasalara, ceza kanununa, ahlak kurallarına, çevrenize, o sırada moda olan edebiyat akımlarına kulak asmadan, sadece o hikâyenin kurallarına uymak gerekir.” dedi.

İlk romanı Kinyas ve Kayra’yı yazmadan önce en etkilendiği romanın Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” romanı olduğunu, “insanın içini kanırtan” hikâyeleri ve romanları sevdiğini söyleyen yazar, “Bir roman yazacaksam, böyle bir roman olmalı diye düşündüm.” dedi.

“Hikâyenin sonu; hikâyenin türünü, ne olduğunu, ne anlattığını belirler.” diyen Günday, “Romanlarında biraz daha fazla umut olabilir miydi?” sorusuna, “Umut, üzerinde çok düşündüğüm, durduğum bir konu. Benim için önemli ve hikâyelerimde yer veriyorum. Bu bazen kasanın her zaman kazandığı bir kumarhane masasında bir kumarhane fişi oluyor, bazen bir vazelin markası, bazen de sayfayı çevirmek için bir sebep. Evet, belki tünelin sonunda daha fazla ışık olabilirdi; ama bu o kadar da kontrol edebildiğim bir konu değil.” diyerek yanıt verdi.

ŞİDDET, ZAMAN KAZANDIRAN BİR İLETİŞİM BİÇİMİ…

Ömer Türkeş’in, Günday’ın romanlarında şiddet öğesine dikkat çekerek, “Özellikle Zargana’da şiddet önemli bir rol oynuyor. Az romanında da öyle. Neden? Şiddetin insanı belirleyen bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sorması üzerine yazar, şiddetin “zaman kazandıran bir iletişim biçimi” olduğunu söyledi:

“Hikâye anlatırken, karakterleri, insanlar arasındaki ilişkiyi incelersiniz. Bu iletişimi farklı yollarla; sevgi, saygı, para alışverişi ya da şiddet üzerinden anlatabilirsiniz. Psikolojik ve fiziksel her türlü şiddetten bahsediyorum. Şiddette insanın çıplaklaşması söz konusu, daha dürüst… Şiddet söz konusu olduğunda üç karakter var; şiddeti uygulayan, mağdur ve izleyen. Üç saniyelik bir anda üç karakter hakkında çok şey söyleyebilirsiniz: İzleyenin sessizliği, mağdurun başka bir sahnede kendi şiddet uygulaması, şiddeti uygulayanın tavrı... Şiddet karşısındaki duruşlarına göre insanların yaşamdaki duruşlarını anlayabiliyorsunuz.”


Ömer Türkeş, Günday’ın romanlarındaki şiddetin hayatın içinden çıktığını, Amerikan filmlerindeki gibi bir estetikleştirme söz konusu olmadığını belirtti. Semih Gümüş ise romanlardaki şiddet öğesiyle okur kitlesinin gençliği arasındaki ilişkiye değindi. Şiddetin farklı biçimde işlenmesinin edebiyatımızda yeni sayılabileceğine, yaşlı kuşağın buna pek alışık olmadığına, gençlere ise çekici geldiğine vurgu yaptı. 

Söyleşide Günday’ın romanlarında şiddet ve umut konusu dışındaki temalara da değinildi. Piç romanında “hareket yoksunluğu” üzerine yazmaya çalıştığını söyleyen Günday, “Kaç saat aynı yerde durulabilir, ne zaman polis vb. gelip müdahale eder, müdahale edince ne olur? Bu ihtimaller üzerine düşündüm.” dedi. İlk üç romanının bir bütün olduğunu söyleyen Günday, son romanının Bret Easton Ellis’in “Amerikan Sapığı” kitabındaki ‘Kötülük olunan bir şey mi, yapılan bir şey mi?’ sorusuna cevap aradığını belirtti.

       HER YAZARA BİR KLASÖR ZOR…

Günday, kitaplarının “yeraltı edebiyatı” olarak anılmasını ise şöyle yorumladı: “Bu tarz sınıflandırmaların ticareti hızlandırmak için olduğuna inanıyorum. Her isim için pirinç bir levha yapıp kitapları öyle satmak mümkün değil. İnsanların kafasında her yazar için bir klasör açmak zor, bu yüzden var olan üst başlık klasörlerine yerleştiriliyor. Bugün ‘yeraltı edebiyatı’ klasöründe yer alan bir yazarı yarın ’kişisel gelişim’ klasöründe görmek de mümkün; hayat böyle bir şey çünkü.”

Okurlar arasından “Az” romanıyla ilgili de eleştiriler geldi. Romanın formüllere dayalı olduğunu, diğer romanlarının daha doğaçlama olduğunu belirten bir okura, Günday, “Yazarın her zaman iyi bir şeyler yapmasının beklenmemesini, bazen saçma sapan şeyler yazması gerektiğini” söyledi. Yazar, okuyuculardan gelen, romanın kurgusuyla ilgili eleştirilere yönelik, “O iki insanın bir araya gelmesi ile ilgili bir hikâye. Aynı görünseler de başka kişiler olmalarına; ama her karşılaştığımızda bizim aynı kişiyi görmememize ilişkin. O yüzden arada olanlar beni ilgilendirmedi. Biraz da sıkıldım belki.”

HIZLI OKUNUNCA SARHOŞ EDEN "YUMUŞAK MAKİNE"…

Günday “Tablo karşısında dakikalarca duran seyirciden, önünden saniyede onlarca resim geçen seyirciye geçerken ‘hızlı anlatıların’ mı moda olduğunu, bizde bu sıçramanın biraz hızlı mı gerçekleştiğini” soran bir okura, “Hızlı yazılan roman var mı bilmiyorum; ama hızlı okunan roman var. William S. Burroughs’un “Yumuşak Makine”si hızlı okununca sarhoş ediyor. Ben denedim oluyor,” diyerek espriyle yanıt verdi.

Kendisini nereye ait hissettiğinin ve yazarken ne düşündüğünün sorulması üzerine bir kez daha hikaye anlatıcılığına vurgu yapan Günday, “Kendimi yalnızca hikayelere ait hissediyorum. Bir yere ait hissetmiyorum. Ve sadece onlara ait hissettiğim için yazıyorum. Ne düşündüğümü de bilmiyorum. Ne düşündüğümü anlamak için, bir düşünme biçimi olarak yazıyorum. Yazarak en uzak noktaya ulaşabiliyorsunuz. Yazma nedenlerimden biri de bu.” dedi.

20 Ocak 2012 Cuma

Bir gün belki...


Bir gün belki...

Real Madrid'e son birkaç sezondur, '90'ların Anadolu takımı muamelesi çeken Barcelona, son iki sezondur da anlı şanlı Jose Morinho'ya resmen değilse de fiili olarak Yılmaz Vural psikolojisi yaşatıyor saha kenarında...


15 Ocak 2012 Pazar

Bir entelijansiyanın uzun süren intiharı...

Bir entelijansiyanın uzun süren intiharı…

İnsan büyüdüğünü hatalarını affedebilecek kimse kalmadığını fark ettiğinde anlar. Artık kendi eline düşmüştür. Pişmanlıklar bırakarak giden günlerin hesabını tek başına görecektir. Dünyadan yaş almanın asıl ve büyük trajedisi böyle ortaya çıkar. Çünkü kendimize, daima başkalarının bize olduğundan daha acımasız davranırız. Duymazdan gelmeye didinmemiz beyhudedir, iç yargılamalarımızın fısıltısı peşimizi asla bırakmaz. Kendimize karşı biriktirdiğimiz öfke bir yere gitmez hep oradadır. Sebebini anlamadığımız ruh sıkılmalarının, uyku tutmayan gecelerin, gıcırdayan dişlerin, bir türlü huzur bulmaz hallerin nedeni odur.

Bilerek veya bilmeyerek fakat mutlaka erdemsiz davranışlarımızın hesabını kendimizden sorarız. Biz nasılsa bizi, bir türlü affedemeyiz. Kendimizden hoşnutsuzluğumuz müebbet bir cezaya dönüşür. Cehennemin aksi işte böyle zamanlarda yeryüzüne vurur. Özür mercisini yitirmiş bir insan hayatın posasıdır. O halde hatalarla birikmeden halleşmek yaşamanın esası olmalıdır. Bir gün gelip de nereye koyacağımızı bilmeyeceğimiz bu başı şimdiden iki elin içine alıp düşünmek gerekir. Hayat sandığımız kadar uzun değildir ve gündeliğin konforu için kendimizden nefret etmenin bedeli yarın ağır olacaktır. Günlerin hakkını günlere vererek yaşlanmayı öğrenmek huzuru yakalamanın tek yoludur. Zordur fakat zorunludur.

Erdemli bir hayatı yaşamak imkânı azaldıkça, performansın ön plana çıkmasının nedeni insanın kendisine veremeyeceği böylesi hesaplardan kurtulmak endişesidir. Çünkü insan manevi bir öznedir ve böylesine dünyevi bir hayata katlanmasının vicdan yükünden kurtulmak zorundadır. Bu durum ona bu sahte performanstan yani öyleymiş gibi yapmaktan medet ummanın çaresizliğini dayatır. Dolayısıyla ilkelere göz dikmiş bir çağın içinde savrulmanın bedeli hayatın kocaman bir tiyatro sahnesine dönüşmesidir. Bu yüzden giderek her birimiz birer aktris oluyoruz. Elimizde tutamadığımız değerlerin replikalarından kostümler tasarlıyoruz. Herkesin kendisine göre bir sahnesi oluşuyor. Sosyal medya araçları, gazete köşeleri, televizyonlar veya dost meclisleri her birimizin oyununa mekân olurken düzenin zulmünü dekor yapıyoruz. Haksızlıklardan yana mümbit bir dünyanın karşısına en erdemli halimizle dikilmiş gibi yapmanın rahatlığını umuyoruz. Oysa yalnızca gerçeğin yerine sahtesine sarılmanın çaresizliğini yaşıyoruz.

Bugün neye kızıyoruz?..

Bir kavgayı eder gibi görünmenin, bir ülkeyi sever gibi yapmanın, inanmadan inanmanın, işitmeden duymanın bizi sardığını fark etmiyoruz. İçimizde kendimize karşı biriken öfkeden kurtulmanın tek yolunu durmadan oynamak bellemişiz. Hani bir gün sahne kurulmasa, bir an izleyici bulamasak kendimizin elinde perişan olmak da var. O yüzden sürgit arıyoruz. Burada, olduğumuz halimizle durmamızı aklayacak bir neden arıyoruz. 

Kaybettiğimiz mücadelelerin sahtelerine büyük bir inançla yatırım yapıyoruz. Rolü için onlarca kilo almış, günlerce yerlilerle yaşamış bir aktör ciddiyetinde performansımıza sarılıyoruz. Oskarlık oyunlarla önce kendimizi sonra herkesi kandırıyoruz. Aynı dertten muzdarip bir kitlenin hem kendisi hem de oyuncusuyuz. O yüzden birbirimize inanmaya dünden razıyız. Kitle bizi, biz de kitleyi anlıyoruz. Gizli bir anlaşma var aramızda; susuyoruz, ortak yaralarımıza merhem ferahlaması veriyoruz. Başka türlüsü aklımıza gelmediği için, bildiklerimizi çoktan unuttuğumuzdan elimizde avucumuzda kalan göstergelere sarılıyoruz. Bir senaryonun her sabah dağıtılacak kopyalarını bekliyoruz. Bakalım bugün neye kızacağız, en çok kime üzüleceğiz, en şiddetli tepkilerimizi nerde göstereceğiz?  Şu akşamı bir etsek, sonrası uyudukça kurtuluyoruz. Günler dökülürken tek derdimiz kendi elimize düşmemek. Bundan kaçış olmadığını bilsek de, bir nehirde sürüklenirken nehir üzerine düşünmemek gibi kabiliyetlerimiz var. Beceriyoruz.

Gerçeği öldürmek!..

Her yeni sahneden yeni bir kahraman çıkıyor. İçlerinden en sahtesi, en heveslisi, en fırsatçısı ortaya fırlıyor. Bir önceki oyunda kral, kraliçe oynamışlar şimdi birden Spartaküs oluveriyorlar. Zira bir oyun gerçeği en iyi sakladığı anda iyi oyun oluyor. Gerçekten kurtulmanın yolunu onu öldürmek zannettiğimiz için avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlıyoruz. Sahicilikten en uzak olanların şaşalı devrine böylece giriyoruz. Duymasak da zincirlerinin şıkırdadığına inanıyoruz. Toplu tutsaklığımızı cömertçe onlara hediye ediyoruz. Öfkemizden pay almalarına yardım ediyoruz. Sahici ve sürekli bir haksızlığa uğramışlığın yükünü onların kurmaca mağduriyetleriyle paylaşıyoruz. O yüzden mağdur olmak için sıraya giriyorlar. Ben de, ben de seslerine yetişemiyoruz. Bırakıyoruz yapsınlar. Cüzamlı birisi herkes cüzamlı olsun ister. Bizim cüzamımızı dalyan gibi oğlanlar, güzel yüzlü kızlar sömürüyorlar.

Olanı biteni, fukarayı oynayan artistin gerçek hayattaki zenginliğine benzetiyorum. Bir mağduru oynayanlar da sahne kapandığında bornozlarını giyerek viski içiyorlar. En nihilist olanlar en aktivist görünüyor. En sevgisizleri sevgiden söz ediyor. En korkağından kavga, en süflisinden erdemi öğreniyoruz. Parmak izi alınmamışların hapishane anılarına bayılıyoruz.  Sinema sıcak ve rahat, dışarının soğuğundan kaçıyoruz. Perdedekiler absürtleştirdikçe daha çok inanılır oluyor. Aktörlerin bizi aptal yerine koymalarına bayılıyoruz. Hep birlikte sahtenin değirmenine su taşıyoruz. Bu kadar olmaz dediğimiz yerde, bir yenisi daha çıkıyor. Toplu bir mazoşizmin hezeyanında acımızla eğleniyoruz. Oynadıkça, oynandıkça gerçeği öldürebileceğimizi zannetmenin saflığı ne korkunç! Hep birlikte algımızı şaşırtıyoruz. Kulaklarını tıkamış bir çocuğun korkaklığı bile denemez buna, taammüden bir yok olma denemesi yapıyoruz. Bir toplumun uzun süren intiharını yaşıyoruz.

Çığlığımız gerçek olsa sesimiz kısılır.

Asrın zulmü temerküz etti, başımızdan aşağı akıyor. Doğru bildiğimiz ne varsa yanlışı ile değiştiriliyor. Cephenin karşısı aydınlık, ardı bulanık. Mevziimizi piyasaya çevirdiğimizden beri ölmek için düşmana lüzum duymuyoruz. Gerçeği yok etmeyi değil değiştirmeyi öğrenmek için bize sadece sahicilik gerekiyor. Günlere hakkını vermenin oynamayı bırakmaktan, oynayana pirim vermemekten başka yolu yok. Kendimizi affetmemizin yegâne yolu budur. Oysa her yeni gün, yarınki daha yapay bir tepkinin nüvesi oluyor. İnanarak ‘adım Hıdır, elimden gelen budur’ diyebilmek giderek imkânsız hale geliyor.  Kendimize vereceğimiz yanıtları elimizle boşa çıkarıyoruz. Tepkilerimizi yalama hale getiriyoruz.

İçinde bulunduğumuz duruma baktıkça gerçeğin uzağına yapılmış bir muhalif yığınağın giderek daha da genişlemesinin endişesini duyuyorum. Kaybetmeye olan inancımızın sarsılmazlığı, mücadelenin suniliğinde parlıyor. Plastik kelimeleri çiğnemekten çenemiz ağrıyor. Öğrenilmiş tepkilerin, üzerine düşünülmemiş ezberlerin esiriyiz. Günleri kullanıyor, atıyoruz. Dünkü çığlığımız gerçek olsa; bugün sesimiz kısılırdı, oysa her gün aynı tonda yeniden söyleniyoruz. Gazımızı alıyorlar, gönülle veriyoruz.  Bize tribün tahsis edilmiş bağırıyoruz. Oysa yaşadığımız eza sahicidir. İçine debelendiğimiz çıkışsızlık gerçektir. Yolumuzu aramak için bile kafamızı toplayamıyoruz. Bir sahte gaza duygusu ile geçek gazayı gizliyoruz. Ettiğimiz kavgaların, içine düştüğümüz histeri krizlerinin yöneldikleri çoğu zaman kum torbaları oluyor. Kan ter içinde kalıyoruz. İt ürüyor, kervan yürüyor. Muhalefet düzene eleştiriden çok birilerine kariyer, diğerlerine rahatlama, izleyene de eğlence olup gidiyor.

Yazar: Başar Başaran

Kaynak:

1 Ocak 2012 Pazar

2011'de okuduğum en güzel üç kitap...


2011'de okuduğum en güzel üç kitap



I) ŞAİRİN ROMANI - Murathan Mungan, Metis Yayınları... 

Kitaptan: " Ne tuhaf!.. İnsanoğlunun yaşamda en geç keşfettiği şey şimdiki zaman. (...) Hasar vermeden hangi yenilik, hangi zafer gerçekleştirilebilir ki? Hele işiniz insan ruhuysa, sakatlanmaların olması kaçınılmazdır."



II) ERKEN KAYBEDENLER - Emrah Serbes, İletişim Yayınları... 


Kitaptan: " Büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu: Yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dünyadan vazgeçtim..."




III) AZ - Hakan Günday, Doğan Kitap...

Kitaptan: " Belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi. Sadece yanlış anlayınca... Ama her şeyi..."