15 Ocak 2012 Pazar

Bir entelijansiyanın uzun süren intiharı...

Bir entelijansiyanın uzun süren intiharı…

İnsan büyüdüğünü hatalarını affedebilecek kimse kalmadığını fark ettiğinde anlar. Artık kendi eline düşmüştür. Pişmanlıklar bırakarak giden günlerin hesabını tek başına görecektir. Dünyadan yaş almanın asıl ve büyük trajedisi böyle ortaya çıkar. Çünkü kendimize, daima başkalarının bize olduğundan daha acımasız davranırız. Duymazdan gelmeye didinmemiz beyhudedir, iç yargılamalarımızın fısıltısı peşimizi asla bırakmaz. Kendimize karşı biriktirdiğimiz öfke bir yere gitmez hep oradadır. Sebebini anlamadığımız ruh sıkılmalarının, uyku tutmayan gecelerin, gıcırdayan dişlerin, bir türlü huzur bulmaz hallerin nedeni odur.

Bilerek veya bilmeyerek fakat mutlaka erdemsiz davranışlarımızın hesabını kendimizden sorarız. Biz nasılsa bizi, bir türlü affedemeyiz. Kendimizden hoşnutsuzluğumuz müebbet bir cezaya dönüşür. Cehennemin aksi işte böyle zamanlarda yeryüzüne vurur. Özür mercisini yitirmiş bir insan hayatın posasıdır. O halde hatalarla birikmeden halleşmek yaşamanın esası olmalıdır. Bir gün gelip de nereye koyacağımızı bilmeyeceğimiz bu başı şimdiden iki elin içine alıp düşünmek gerekir. Hayat sandığımız kadar uzun değildir ve gündeliğin konforu için kendimizden nefret etmenin bedeli yarın ağır olacaktır. Günlerin hakkını günlere vererek yaşlanmayı öğrenmek huzuru yakalamanın tek yoludur. Zordur fakat zorunludur.

Erdemli bir hayatı yaşamak imkânı azaldıkça, performansın ön plana çıkmasının nedeni insanın kendisine veremeyeceği böylesi hesaplardan kurtulmak endişesidir. Çünkü insan manevi bir öznedir ve böylesine dünyevi bir hayata katlanmasının vicdan yükünden kurtulmak zorundadır. Bu durum ona bu sahte performanstan yani öyleymiş gibi yapmaktan medet ummanın çaresizliğini dayatır. Dolayısıyla ilkelere göz dikmiş bir çağın içinde savrulmanın bedeli hayatın kocaman bir tiyatro sahnesine dönüşmesidir. Bu yüzden giderek her birimiz birer aktris oluyoruz. Elimizde tutamadığımız değerlerin replikalarından kostümler tasarlıyoruz. Herkesin kendisine göre bir sahnesi oluşuyor. Sosyal medya araçları, gazete köşeleri, televizyonlar veya dost meclisleri her birimizin oyununa mekân olurken düzenin zulmünü dekor yapıyoruz. Haksızlıklardan yana mümbit bir dünyanın karşısına en erdemli halimizle dikilmiş gibi yapmanın rahatlığını umuyoruz. Oysa yalnızca gerçeğin yerine sahtesine sarılmanın çaresizliğini yaşıyoruz.

Bugün neye kızıyoruz?..

Bir kavgayı eder gibi görünmenin, bir ülkeyi sever gibi yapmanın, inanmadan inanmanın, işitmeden duymanın bizi sardığını fark etmiyoruz. İçimizde kendimize karşı biriken öfkeden kurtulmanın tek yolunu durmadan oynamak bellemişiz. Hani bir gün sahne kurulmasa, bir an izleyici bulamasak kendimizin elinde perişan olmak da var. O yüzden sürgit arıyoruz. Burada, olduğumuz halimizle durmamızı aklayacak bir neden arıyoruz. 

Kaybettiğimiz mücadelelerin sahtelerine büyük bir inançla yatırım yapıyoruz. Rolü için onlarca kilo almış, günlerce yerlilerle yaşamış bir aktör ciddiyetinde performansımıza sarılıyoruz. Oskarlık oyunlarla önce kendimizi sonra herkesi kandırıyoruz. Aynı dertten muzdarip bir kitlenin hem kendisi hem de oyuncusuyuz. O yüzden birbirimize inanmaya dünden razıyız. Kitle bizi, biz de kitleyi anlıyoruz. Gizli bir anlaşma var aramızda; susuyoruz, ortak yaralarımıza merhem ferahlaması veriyoruz. Başka türlüsü aklımıza gelmediği için, bildiklerimizi çoktan unuttuğumuzdan elimizde avucumuzda kalan göstergelere sarılıyoruz. Bir senaryonun her sabah dağıtılacak kopyalarını bekliyoruz. Bakalım bugün neye kızacağız, en çok kime üzüleceğiz, en şiddetli tepkilerimizi nerde göstereceğiz?  Şu akşamı bir etsek, sonrası uyudukça kurtuluyoruz. Günler dökülürken tek derdimiz kendi elimize düşmemek. Bundan kaçış olmadığını bilsek de, bir nehirde sürüklenirken nehir üzerine düşünmemek gibi kabiliyetlerimiz var. Beceriyoruz.

Gerçeği öldürmek!..

Her yeni sahneden yeni bir kahraman çıkıyor. İçlerinden en sahtesi, en heveslisi, en fırsatçısı ortaya fırlıyor. Bir önceki oyunda kral, kraliçe oynamışlar şimdi birden Spartaküs oluveriyorlar. Zira bir oyun gerçeği en iyi sakladığı anda iyi oyun oluyor. Gerçekten kurtulmanın yolunu onu öldürmek zannettiğimiz için avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlıyoruz. Sahicilikten en uzak olanların şaşalı devrine böylece giriyoruz. Duymasak da zincirlerinin şıkırdadığına inanıyoruz. Toplu tutsaklığımızı cömertçe onlara hediye ediyoruz. Öfkemizden pay almalarına yardım ediyoruz. Sahici ve sürekli bir haksızlığa uğramışlığın yükünü onların kurmaca mağduriyetleriyle paylaşıyoruz. O yüzden mağdur olmak için sıraya giriyorlar. Ben de, ben de seslerine yetişemiyoruz. Bırakıyoruz yapsınlar. Cüzamlı birisi herkes cüzamlı olsun ister. Bizim cüzamımızı dalyan gibi oğlanlar, güzel yüzlü kızlar sömürüyorlar.

Olanı biteni, fukarayı oynayan artistin gerçek hayattaki zenginliğine benzetiyorum. Bir mağduru oynayanlar da sahne kapandığında bornozlarını giyerek viski içiyorlar. En nihilist olanlar en aktivist görünüyor. En sevgisizleri sevgiden söz ediyor. En korkağından kavga, en süflisinden erdemi öğreniyoruz. Parmak izi alınmamışların hapishane anılarına bayılıyoruz.  Sinema sıcak ve rahat, dışarının soğuğundan kaçıyoruz. Perdedekiler absürtleştirdikçe daha çok inanılır oluyor. Aktörlerin bizi aptal yerine koymalarına bayılıyoruz. Hep birlikte sahtenin değirmenine su taşıyoruz. Bu kadar olmaz dediğimiz yerde, bir yenisi daha çıkıyor. Toplu bir mazoşizmin hezeyanında acımızla eğleniyoruz. Oynadıkça, oynandıkça gerçeği öldürebileceğimizi zannetmenin saflığı ne korkunç! Hep birlikte algımızı şaşırtıyoruz. Kulaklarını tıkamış bir çocuğun korkaklığı bile denemez buna, taammüden bir yok olma denemesi yapıyoruz. Bir toplumun uzun süren intiharını yaşıyoruz.

Çığlığımız gerçek olsa sesimiz kısılır.

Asrın zulmü temerküz etti, başımızdan aşağı akıyor. Doğru bildiğimiz ne varsa yanlışı ile değiştiriliyor. Cephenin karşısı aydınlık, ardı bulanık. Mevziimizi piyasaya çevirdiğimizden beri ölmek için düşmana lüzum duymuyoruz. Gerçeği yok etmeyi değil değiştirmeyi öğrenmek için bize sadece sahicilik gerekiyor. Günlere hakkını vermenin oynamayı bırakmaktan, oynayana pirim vermemekten başka yolu yok. Kendimizi affetmemizin yegâne yolu budur. Oysa her yeni gün, yarınki daha yapay bir tepkinin nüvesi oluyor. İnanarak ‘adım Hıdır, elimden gelen budur’ diyebilmek giderek imkânsız hale geliyor.  Kendimize vereceğimiz yanıtları elimizle boşa çıkarıyoruz. Tepkilerimizi yalama hale getiriyoruz.

İçinde bulunduğumuz duruma baktıkça gerçeğin uzağına yapılmış bir muhalif yığınağın giderek daha da genişlemesinin endişesini duyuyorum. Kaybetmeye olan inancımızın sarsılmazlığı, mücadelenin suniliğinde parlıyor. Plastik kelimeleri çiğnemekten çenemiz ağrıyor. Öğrenilmiş tepkilerin, üzerine düşünülmemiş ezberlerin esiriyiz. Günleri kullanıyor, atıyoruz. Dünkü çığlığımız gerçek olsa; bugün sesimiz kısılırdı, oysa her gün aynı tonda yeniden söyleniyoruz. Gazımızı alıyorlar, gönülle veriyoruz.  Bize tribün tahsis edilmiş bağırıyoruz. Oysa yaşadığımız eza sahicidir. İçine debelendiğimiz çıkışsızlık gerçektir. Yolumuzu aramak için bile kafamızı toplayamıyoruz. Bir sahte gaza duygusu ile geçek gazayı gizliyoruz. Ettiğimiz kavgaların, içine düştüğümüz histeri krizlerinin yöneldikleri çoğu zaman kum torbaları oluyor. Kan ter içinde kalıyoruz. İt ürüyor, kervan yürüyor. Muhalefet düzene eleştiriden çok birilerine kariyer, diğerlerine rahatlama, izleyene de eğlence olup gidiyor.

Yazar: Başar Başaran

Kaynak:

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder