27 Şubat 2012 Pazartesi

Ölümü Gösterip Sıtmaya Razı Etmek


ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETMEK…


                Manisaspor 0 - Gaziantepspor 2
                 (Goller: Muhammet, Cenk Tosun)
 
        
         Birçoğumuzun hayatı aslında sıradan, tekdüze bir hayat... Yaşam pratiklerimizle ona bir drama efekti katıp hikâyemizi oluşturuyoruz. Çoğu zaman da bu hikâyeleri trajedilerle beziyoruz.

Kötü bir senaristin filme heyecan katmak için yaptığı zorlamalar olarak eğreti bir hale dönüştürseler de bu trajedilerdir onu hikâye yapan. Örgütlerin, kurumların, takımların hayatı da böyle değil mi? 

Tıpkı sezon başlarken ligin en rahat takımları arasında gösterilen Gaziantepspor'un sıradan hikâyesinin de kötü senaristler elinde bir trajediye dönüştürülmesi gibi…
Sapara, takımın en iyilerindendi.

Tolunay Kafkas'la üç kuruş için yapılan restleşme, Abdullah Ercan'dan zorla kahraman yaratma sevdası, derken sarpa saran işleri Hikmet Karaman ile çözme çırpınışı…

          28. haftaya girip hikâyenin sonuna yaklaştığımızda Manisa - Gaziantepspor maçı iki takım için de trajik bir sona doğru final havasında girilen bir maç oldu. Derbi haftasında Cüneyt Çakır'ın bu maça atanması genel algının da bu yönde olduğunu gösteriyordu.

Oldukça tatsız, tuzsuz, işkence halinde geçen maçlar sunan Gaziantepspor, bu kez herkesin gözünün üzerinde olduğu, izleyenlerin yerinde duramadığı bir maç oynadı. Kızıl yönetimi “hedef, final, heyecan” isteyen taraftara alın size adrenalin, der gibiydi.


         Maç, iki tarafın da birbirini tartan  oyun anlayışı ile başladı. Orta sahayı Yasin, Bekir Ozan ve Serdar ile güçlü tutan Gaziantepspor karşısında Murat Erdoğan tek başına oldukça zayıf kaldı doğal olarak. Daha 20. dakikada Binya'nın kafası kaleye girerken Muhammet Demir yanlışlıkla topu çıkarmasa maç erken kopacaktı belki de.

Devamında da konuk takımın atakları sıklaşsa da gol bir türlü gelmedi ve maç beraberliğe kilitlenecekmiş izlenimi doğdu. Ta ki kısa boyuna rağmen yine kafa golü atarak sahneye çıkan Muhammet Demir'in golüne kadar. Geçen yıl Cenk Tosun'un oynadığı rolü bu  sezon da bu oyuncu yerine getirerek takımını sırtlayan isim oldu.

Golden sonra Manisa silkinse de Ümit Özat'ın çok forvetle gole daha yakın olunacağını öngören klişe hamlesi Gaziantepspor'a yaradı. Kahe, Makakula, Isaac gibi üst düzey forvetleri aynı anda oyunda tutarak orta sahayı iyice rakibe verdi. Bunun sonucunda sık gelişen kontralarda Gaziantepspor 2. golü bularak maçı bitirdi. Bu sezonki en konsantre ve organize oyununu oynayarak hak ettiği galibiyeti aldı.

Bir galibiyetle 9 puan...
          Son 6 haftaya girerken Gaziantepspor bu sezonki hikâyesini zorla  trajik sonla bitirme sevdasına rağmen rahatlamış gözükürken, taraftarlarına da ölümü gösterip sıtmaya razı etmiş olarak onların sıradan, tekdüze hayatlarına bir parçacık da olsa heyecan katmış oluyordu.

Öldürmeyen acı beni büyütür.” anlayışına inat her sezon daha da küçülen bir takım yaratan İbrahim Kızıl yönetimine teşekkürler!.. Öldürmüyorlar bu takımı; ama 6 sezondur süründürüyorlar, bravo!..

21 Şubat 2012 Salı

Kazanan “Her Zaman” Haklıdır…


Kazanan “Her Zaman” Haklıdır…
(Gaziantepspor 1 - Orduspor 0)


      Hava durumunun son günlerdeki süper sert muhalefetine ara verdiği bir pazar gününde, her geçen gün “patates tarlası” olma yolunda hızla ilerleyen Kamil Ocak zeminine “ya 3 puan, ya 3 puan” düşüncesiyle çıkan Gaziantepspor, Fırat Aydınus’un 90. dakikadaki final düdüğü ile istediğini almanın mutluluğuna gark oldu.

Gaziantep 27 gazetesinde Ökkeş Özekşi’nin sağduyusu ile “Gaziantepspor bizimdir!..” çağrısına cevap veren “Küskünler”in doldurduğu tribünler de görülmeye değerdi. “Küskünler” zor gün dostu olduğunu bir kez daha göstermiş oldu.

Gelelim maça: Gaziantepspor farklı bir on bir ve dizilişle sahaya çıkmış görünse de oyunun genelinde bu değişikliklerin olumlu bir yansımasını göremedik.  Yine orta alandaki oyuncuların topu ileriye taşımakta zorlandıklarını, organize işler kurgulamaktan uzak, topun peşinde koşturduklarını izledik. Buna karşılık, Orduspor daha derli toplu ne yaptığını bilir bir havadaydı her iki yarıda da… Ancak gol bölgesindeki yetersizlikleri, belki de Culio'nun penaltıyı kaçırdıktan sonra Hasan Kabze’nin de sakatlanıp çıkması hem Gaziantepspor adına hem de Orduspor adına bir kırılma anı olarak değerlendirilebilir.


Oyunun geneline baktığımızda sahada daha çok mücadele eden Mor-Beyazlılarken; hatta futbolun doğrularını da büyük oranda onlar sahaya yansıtırken kazanan Kırmızı-Siyahlılar oldu. Bu noktadan sonra “Kazanan her zaman haklıdır”ın ötesinde bir şeyler  söylemenin de manası yok.

Nasıl olsa bu sezon Kamil Ocak zemininde “güzel futbol” izleme sevdamızdan vazgeçeli de epey bir zaman oldu. Kalan 7 maçlık periyotta tek hedef  Aman, marka şehrin marka takımı düşmesin” beklentisi ile takımımıza daha çok destek verip ligdeki “varlık”ımızı sürdürmenin tesellisi ile sezonu bitirmek.


Bu arada saha kenarında Hikmet Karaman’ın performansına alışmış biz futbolseverler için, ilerlemiş yaşına rağmen Hector Cuper’in de 90 dakikalık performansı görülmeye değerdi.

Önümüzdeki hafta oynayacağımız Manisaspor maçı da 27 maçlık periyotta oynayacağımız en kritik maç hüviyetinde… Bu maçtan alınacak sonuç, takımızın ligdeki kaderini ciddi oranda belirleyecek. Hikmet Karaman’ın deneyimine, Manisaspor’u yakından tanıyor olmasına ve İbrahim Kızıl yönetiminin şansına olan inancımızla bu maçtan istediğimizi alacağımıza inanıyoruz. Gaziantepspor, Kızıl yönetiminin 6 sezonluk diliminde –maalesef- buna benzer zor süreçleri çokça yaşadı, bundan da çıkmasını bilecektir.


Son söz yerine: Gaziantepspor – Orduspor maçına asıl damga vuran ise Hikmet Karaman’ın maç sonrası açıklamalarıdır: “Gaziantepspor’a dışarıdan bakınca süper, içine girince “Eyvah” diyorsun…” 

Yorum sizlerin…

17 Şubat 2012 Cuma

Dennis Bergkamp Röportajı...


Çeviri - Dennis Bergkamp Röportajı

The Telegraph internet sitesinde eski Arsenalli Alan Smith, bir diğer eski Arsenalli, şimdinin Ajax antrenörü Dennis Bergkamp'la röportaj yapmış, çevirisi aşağıdadır: 

 "Arsenal tahmin edilebilir,
zayıf ve kazanma zihniyetinden uzak…" 


Benim için duygusal zamanlardı, yerime geçmesi için biriyle imzaladıklarında ise daha mutlu zamanlar. "En iyi dileklerimle Dennis" demiştim, "Umarım her şey yolunda gider". Şimdi geriye dönüp bakınca, diyebilirim ki eleman epeyi iyi iş çıkardı. 

Şimdi, bundan onyedi yıl sonra, 42 yaşındaki Bergkamp Ajax'ın tesislerinin kantinine iddialı bir figür olarak giriyor, her şeyin başladığı yerde. 

Kulüpler ve milli takım bazında parıltılı kariyeri üç tane Premier League şampiyonluğu, dört FA Cup şampiyonluğu ve sayısız kişisel başarı yaşadığı onbir yıllık bir Arsenal kariyeri barındırıyor. Çarşamba günü AC Milan'la Şampiyonlar Ligi son 16 karşılaşmasına çıkacak olan Arsenal ise Bergkamp 2006 senesinde ayrıldığından beri kupa kazanamadı. 

Hollandalı kupa kuraklığı için Arsene Wenger'i suçlamıyor ama takım ve oyuncuların zihniyetlerinde temel problemler olduğuna inanıyor. 

"Birbirine çok benzeyen fazla sayıda oyuncu olduğunu düşünüyorum" diye açıklıyor. "Daha fazla çeşitlilik olmalı. Bir kaç tane güçlü karakteriniz olmalı, takımı ittirecek, hem idmanlarda hem maçlarda. Ayrıca takıma gol atma konusunda fark yaratacak da bir kaç oyuncu lazım. Bunlardan yeterince olduğunu düşünmüyorum. Orta sahalarına bakın ve bizimkiyle kıyaslayın. Bizde Freddie Ljunberg, Robet Pires, Ray Parlour vardı. Büyük isimlerden herhangi biri bir şekilde ağırlığını koyamadığında bunlardan biri ön plana çıkardı. Sadece bir iki oyuncuya bel bağlayamazsınız. Birileri kötü günündeyse başkasına ihtiyacınız olur." 

Bu aşamada temel olarak, vatandaşını bile tam bir uç oyuncusu olmamasına rağmen attığı gol sayısıyla şaşırtan Robin van Persie'den bahsediyor aslında. 

"Dürüst olmak gerekirse, ben Robin'i asıl santraforun biraz daha arkasında görmeyi tercih ederim, böylelikle benim eskiden yaptığım gibi kendi anlarını da yaratabilir. Böyle bir rolde daha bile iyi olacağını düşünüyorum ama şu anda yüklenmek zorunda kaldığı rol için de hocayı suçlayamazsınız." 

Henüz, van Persie'nin kahramanlıkları bile gümbürdeyen memnunsuzluğu bastırabilmiş değil. Bir çok taraftar bundan sonraki yorumları büyük ihtimalle onaylayacaklardır. 


"Bazen pas zihniyetinden çok bir kazanma zihniyetine gereksinim duyarsınız" diyor Bergkamp. "Ben Arsenal'in oyuncularının, sıra topu dolaştırmaktan tavrın daha önemli olduğu zamanlarda, buna yeterince sahip olduğunu düşünmüyorum. İngiliz zihniyeti biraz eksik gibi. Bizim geri dörtlümüzde bu kesinlikle vardı mesela, 'Tamam, bu maç bizim' zihniyetinden bahsediyorum. Bazen onların maçlarını izliyorum ve hep aynı şekilde oynadıklarını görüyorum, biraz fazla kolay tahmin edilebilir bir şey bu. Hepsi çok iyi oyuncular, bunu söylemek lazım, ama bazen hadisenin öbür tarafına daha çok ihtiyacınız olur." 

Peki ya Wenger? Bu şartlar altında Bergkamp eski hocasının Emirates'te daha fazla kalabileceğine inanıyor mu? 

"Evet, kalacaktır, çünkü benim onu tanıdığım haliyle o kazanan bir adamdır. Pes etmez, bırakmaz. Burada işinin henüz bitmediğini düşünüyordur. Daha yükseklerde veya en azından takımı yeniden başarılı yapacağı bir yerde bitirmek ister. O yüzden, sanırım bekleyecek ve bırakmadan önce yapabileceğinin en iyisini yapana kadar zorlayacaktır. Arsene'le 11 sene çalıştım ve gel gitleri oldu hep. İyi gidersin, sonra yeniden takım inşa etmek için zamana ihtiyacın olur. Ancak şu anda olan şudur ki, hiç bir kupa kazanamıyorlar. Daha önce sözünü etmeye çalıştığım şey de bu. Bazen takımın yeniden yoluna girmesi için gereken kupayı kazanacak tavrı sergilemeniz gerekir. Şu anda bu olmuyor ve bu biraz zorlu bir süreç. Ama bunu sadece Wenger'e bağlayamam çünkü o muhteşem oldu bu dönemde, kulüp için de hâlâ muhteşem. Genç oyuncular getirip onları daha fazla para için satıyor. Finansal olarak çok büyük bir iş yapıyor." 

Belki de bu noktada Ajax'la karşılaştırma yapılabilir. 

Arsenal gibi, Hollanda devi de bu sezon ligin liderleriyle çekişmekte zorlanıyor ve tarihsel olarak gerilediler ve sıradışı yetenekler geliştirmekte de zayıfladılar. Bergkamp'ın Frank de Boer'in yardımcısı olarak görevi oyunculara tekil koçluk yapmak, özellikle de golcülere. Rolün kendi sorumlulukları var, Bergkamp'ın çok ciddiye aldığı sorumluluklar, ama sonunda arkadaşı de Boer'in baskısından kurtulmuş şekilde evine gidebiliyor. Emekliliğin tadını çıkarmakla oyunun içinde kalmak arasında hoş bir denge yakalamış gibi. 

Ve iş de, onun detaylar konusunda çok iyi olan bakış açısına cuk oturmuş gözüküyor. Ki, bu özelliği eski Arsenal takım arkadaşlarınca da çok iyi bilinir, idmanlar bittikten sonra zaten eşi benzeri olmayan tekniğini mükemmelleştirmek için çalıştığında ona hayranlıkla bakan takım arkadaşlarınca. 

İşin zorlayıcı kısmı, bugünün neslinin benzeri mükemmeliyet için açlık duymaması. 

"Değiştirmek istediğimiz en büyük şey bu" diyor, Ajax genç takımıyla da bağlantıları olan Bergkamp. 

"Oyuncuların ilgisini canlı tutmak için çok uğraşıyoruz. Biraz saçma geliyor kulağa ama, bu iş bugünlerde böyle. Paranın büyük bir rol oynadığını düşünüyorum, oyuncu temsilcileri de aynı fikirde. Bizim her zaman için kupalar kazanma arzumuz varken, en iyisini yapma arzumuz varken, bugünki genç oyuncuların asıl arzusu kazanabilecekleri en fazla miktarda parayı kazanmak. Bu farklı bir zihniyet ama bunun üzerinde çalışmanız, bunun üstesinden gelmeniz gerekiyor. Oyuncuların oyundan keyif almasını arttıracak şeylerle karşılarına çıkmaya çalışıyoruz ki, idmanlara her gün daha iyi olmak için gelmek istesinler." 

Bir şekilde rahatlıyorum, çünkü bunun aynısını İngiltere'deki antrenörlerden de duymuştum. 

Bu sorun sadece bu ülkede yok. Johan Cruyff'u, Marco van Basten'i, Frank Rijkaard'ı ve Berkgamp'ı üreten meşhur Ajax akademisi bile bu modern eğilimleri terse döndürmekte zorlanıyor. 

Diğer zorlayıcı kısım ise, Arsenal de yaşıyor, ürettikleri oyuncuları daha zengin rakiplerden uzak tutmak. Bu, Ajax'ın Perşembe günü Europa Leauge'deki rakibi olan Manchester United gibileriyle rekabet etmeyi çok zorlaştırıyor. 

"Biz buna bonus gözüyle bakıyoruz" diye açıklıyor Bergkamp. "Bir şeyler başarabilirsek, harika. Ama Real Madrid'e karşı Şampiyonlar Ligi'nde bu sezon oynadık ve bizi kenara süpürdüler neredeyse. Bizim için bir kaç basamak fazlaydı. Manchester United da ulaşabileceğimizin ötesinde olabilir. Tehlike bizim onlara olması gerekenden fazla saygı duymamız. Genç bir takımımız var ve rakiplerinden dolayı endişelenmek yerine kendi oyunlarına kafa yormalılar. Ama asla bilemezsin, şansımızı sürdürmemizi sağlayacak bir sonuç da alabiliriz evimizde." 

Ajax öldürücü paslara soğuk kanlı gözleriyle kayan genç bir Bergkamp'la Manchester United'a karşı neler yapardı acaba?  

Bunu demişken, Arsenal taraftarları 'Buz adam'ın yıldızı olduğu, rakiplerinin başa çıkamadığı o takım gibi bir takıma sahip olmak için neler vermezdi? 

İnsanın o günleri yad etmesinden doğal bir şey yok.  

"Geçmişe ne kadar çok bakarsam, o zamanların ne kadar özel olduğunu o kadar iyi anlıyorum. Etrafında çok iyi bir takım olduğunu bilmekti o zamanlar. Sahaya çıktığında fark yaratacağını bilmekti. 'Bugün beni kimse yenmeyecek'. Bu küstahlık değildi, sadece böyle hissederdin. Thierry Henry için de bu böyleydi. Sen ona topu verirsin, o gerisini yapardı. Genç Patrick Vieira'nın bir maçın ikinci yarısında ilk kez forma giyişini hatırlıyorum. Oyunu kendisi değiştirdi." 

Tesadüf bu ya, Vieira da ailesiyle birlikte oradaymış geçen hafta. "Patrick ve ben eski günlerden konuştuk." diyor Bergkamp, yüzünde bir gülümsemeyle. "Epeyi özeldi."


14 Şubat 2012 Salı

Ahmet Kaya’yı sevmezdim!..


Ahmet Kaya’yı sevmezdim!..
Affınıza sığınarak kısa ama kişisel bir tarih öyküsü anlatacağım. Öyküm önemli olduğu için değil, başkalarının benzer öyküleriyle çekiştiğini hissettiğim, bu ülkenin tarihinin “bir yerinde” olduğumuzu anladığım için…
12 Eylül’ün, başka renk tanımadığımız için bizlere çok da gri gelmeyen yıllarında liseden üniversiteye geçmeye çalışırken, Ahmet Kaya’yı değil Zülfü Livaneli’yi severdim. Bir bati Anadolu kasabasında büyüdüğüm için, Türkiye’yi tek milletten, doğal olarak tek dilden, tek dinden ve tek mezhepten ibaret sanıyordum. Anlatılsa anlamayacağımdan değil, anlatılmadığından zahir…
Benim Kürt diye “birileri” olduğunu ve çok büyük bölümü solcu olduğu için onlardan da arkadaş edinebildiğimi fark ettiğim 1985 yılında Ahmet Kaya da ilk albümünü yayınlamıştı. Lisede artık kendimi solcu sayıyordum ve bir grup arkadaşımla birlikte Nazım’ı okumak, Zülfü Livaneli’yi dinlemek için “risk alıyorduk.” Ahmet Kaya’yı o zamana kadar sadece bir kez, arkadaşımdan aldığım bir kasetiyle dinlemiştim; ama beni cezbetmemişti.
“Zülfü” kentliydi, zaman zaman Türkçeyi zorlayan “gırtlak yorumları” olmadığı için daha “düzgün” söylüyordu. Bildiğim tek solcu sair Nazım’la beraber Aragon’dan, Lorca’dan birçok şarkıyı zihnimize nakşederken, 33 Kurşun’dan, Munzur’dan, Adiloş Bebe’den, mahalledeki Süryani’den, Diyarbakırlı Bahtiyar’dan bahsetmiyordu. Onun için bana daha sıcak geliyordu. Diğerlerini bilmiyordum. Özgürlük diye haykırıyordu ama, Metris’in önünü es geçiyordu. Zaten sonra Gülhane’de bir gece, on binlerce kişiye 1 Mayıs marşının sözlerini unuttuğunu utanmazca söyleme cesaretini gösterdiği anda,  Zülfü’nün imgesi bos bir çuvala dönüştü. Cesaret diyorum; çünkü bu cesaret onu Sabah’ta bir köse, TBMM ’de bir sandalye sahibi yaptı.
Yılgınlığın öyküsü kendi kanalından akarken, “Türkçeyi zorlayan o gırtlak yorumlarının” nereden geldiğini ben yıllar sonra “Kamber Ateş nasılsın? ” adlı öyküyü okuyunca anladım.  Hani Türkçe bilmediği için cezaevindeki oğluyla saatlerce sadece “Kamber Ateş nasılsın?” cümlesiyle anlasan Kürt ananın öyküsü. Hani tüm sorularını tek cümleyle soran, tüm cevaplarını sessizlikle alan o ananın öyküsü. Siperden sipere sadece Zagreb’de ateş tokuşturulmadığını anladığımda, artık Mustafa Muğlalı’yı, Nevala Kasaba’yı, Şeyh Sait’i biliyordum. Belki taşları barbarlarca kırılmış bir mozaikti yurdum; ama kesinlikle mermer değildi. 

     Üniversiteye girer girmez sosyalist oldum. İstanbul’da geçirdiğim bir-iki yıl içinde ülkemin tüm gerçeklerini artık biliyorum sanıyordum. Ahmet Kaya haykırmaya devam ediyordu: “Bu yoldan dönenler oldu / mum gibi sönenler oldu.” Ama ben dinlememekte ısrar ediyordum. Bu kez de yeterince sosyalist gelmiyordu bana Ahmet Kaya. Hem zaman zaman arabeske kaçıyordu, hem “helada tabanca unutan devrimciyi” anlattığı için saçmaladığını düşünüyordum, hem de kırlardan dağlardan fazlaca bahsediyordu. Ahmet Kaya “eli böğründe analardan, mahpuslardan ve acılardan” bahsediyor, bunları anlattığı için eleştirenlere sık sık “cevap veriyordu”. Bir yandan “barın ortasında dikilen dev aynasındaki entelektüelle” dalga geçerken, öte yandan da “şarkılarım dağlara” diyordu. Ama her ne anlatırsa anlatsın, kişisel öyküsüyle ülkesinin öyküsünün beraber anlatılmasına, kendisinin de burada hem kahraman hem anlatıcı olmasına engel olamıyordu. “Nedir bu başımdaki felaket / Kırk yıldır sefalette bu Ahmet / Kefenimi alin dikin bir zahmet / Gömün beni, gömün beni bir başıma.” Mercedes’i vardı tabii ama, arkadaşlarım bir sendika gecesinde tamamı solcu bir salonun yarısı tarafından alkışlanıp diğer yarısı tarafından yuhalandığında nasıl suçluluk psikolojisiyle herhangi bir masanın kıyısına oturup başını öne eğdiğini anlattığında o araba için ağır bir bedel ödemiş oluyordu. 
Yıllar içinde benim gibi düşünenler istesek de istemesek de, herkesin dilinde artık birkaç Ahmet Kaya şarkısı vardı. Hatta benim bile. Ama sonra dilimdeki şarkıların tesadüf olmadığını gördüm. Sarıkamış’taki 9. Piyade Tümeni’nin Karargâh Bölüğü’nde Diyarbakırlı koğuşçular benimle beraber yüzlerce askeri Ahmet Kaya’nın yeni kasetindeki şarkılarla uyandırdıkları sabah, Erzurumluların da, Hataylıların da, Yozgatlıların da, Denizlililer ’in de bu şarkılara aşina olduklarını anladım. Ahmet Kaya bu toprakların sanatçısıydı. Sonra eski bir arkadaşım, kuzeniyle beraber sadece ve sadece Ahmet Kaya’yı dinleyerek devrimci olmaya karar verdiklerini anlattı. Aylarca dinlemişler, hayran olmuşlar, ölmüşler – bitmişler ve sonunda demişler ki, “Ahmet Kaya devrimciymiş, o zaman biz de öyle olacağız!” Gidip örgüt aramaya başlamışlar. Her satiri gerçek bir hikâye… Başka gerçeklere de tanık oldum. Ahmet Kaya’nın tüm şarkılarını ezbere bilen, hakkında olumsuz bir şey konuşulmasına izin vermeyen, patronuna kızdığı zaman “yere vurma hatırımı / sana kahpe meydan kalır” diye mesaj atan kadro MHP’liyle tanıştım mesela.
Tüm bunlara rağmen bir sosyalist için oldukça geç kalmış bir zamanda uyandım. O uğursuz gecede, kafasına çatal bıçak yağarken, Ahmet Kaya’nın hangi değerleri temsil ettiğini bir kez daha anladım. Önüne sadece garsonlar siper olmuşlardı. Hangi milletten olduklarını düşünmedim bile. Ama sahneye çıkıp 10. Yıl Marşı söyleyenlerin bazılarının Diyarbakırlı olduklarını da unutmadım.
O geceden sonra ağrıma gitti Ahmet Kaya’nın yaşadığı linç. Daha fazla kulak vermeye başladım söylediklerine. “Dağlarımda zulüm var lo/ Düşemem yar peşine” diyenlerin kaybetmediklerini bir kez daha Ahmet Kaya’nın şarkıları üzerinden anladım. Geçtiğimiz ay İkitelli’den geçerken, Ahmet Kaya tişörtü giyen bir genci seyrettim minibüsün camından. Ahmet Kaya göğsünden sesleniyordu: “Bir kenar mahalleliyim / Mecburen parasızdır ceplerim / Fabrikada satılık sendika / Ağzımı açsam sokaktayım.”
Çok az şarkıcının şarkıları bu kadar kısa sürede “klasik” olmuştu ve hiç kimse bu kadar kısa sürede “efsane” olmamıştı. Onun şarkılarına, kliplerine yönetenlerin ambargosu sürüyor. Ama zaten “Top 10 listesinden” efsane çıktığı nerede görülmüş?
Ahmet Kaya imgesi, Yılmaz Güney’in, Deniz Gezmiş’in, Che’nin, Nazım’ın yanındadır bundan böyle. “Saza niye gelmedin” artık anonim bir türkü değildir. Diyarbakırlı Bahtiyar sürgün gittiği cezaevinde coplanarak öldürülmüştür. Turuncu gemiye binip giden yoldaşlar mutlaka olmuştur ve dağlara doğru kadınlar gittiyse, belki sadece Ahmet Kaya’yı dinledikleri içindir.
Ne acı biz Türklere ki bir halkın dilini esir tutup, Kürtçe ninnileri Ali okullarında unutturmaya çalışmışız; ne mutlu biz Türklere ki Yılmaz Güney’i, Ahmet Kaya’yı, Ahmet Arif’i belki de sırf bu yüzden kendi dilimizde anlayabiliyoruz. Yaşam denen muamma, kavga denen gerçek. Kim neyi kazandı, kim neyi kaybetti? Hem gerçek, hem züğürt tesellisi… Bir de Kamber Ateş’in anasına sormalı…
Benim bu konudaki kişisel tarihim kısaca böyle. Ahmet Kaya’ya gönül borcumu artık ödeyemem, geç kaldım. Ben Diyarbakırlı Bahtiyar’ın derdindeyim, yaralıyım. Yerdeki sazını kaldırmalıyım…

1 Şubat 2012 Çarşamba

Bir Çıkmaz Sokak Hikâyesi


Bir Çıkmaz Sokak Hikâyesi


Bölüm 1) Gaziantepspor yönetil(e)mez, idare edilir.

Önce ucu açık bir soru: “Futbolun profesörü” olduğunu iddia eden bir başkan ve onun kardeşlerinden mürekkep bir yönetim tarafından altı sezondur yönetil(e)meyen; ama bir biçimde “idare” edilen bir kulübün taraftarı olup da bile bile takımın geleceği adına umut beslemek nevrotik bir hastalık göstergesi değilse nedir peki?..

Biraz yakın zaman nostaljisi: Tolunay Kafkasvari “kaotik futbol”un geçen sezonun ikinci devresinde evrimleşerek “yerli malı total futbol”a dönüşmesiyle yakalanan UEFA vizesi bizlere gelecek adına güzel rüyalar gördürmedi değil. Gerçi bu “sıradışı” başarıda devre arasında orta alana alınan Wagner - Hürriyet ikilisi ile forvet hattında Cenk Tosun’un olağan olmayan performansının etkisi de yok sayılamaz. Nitekim, orta alanda Hürriyet’in gidişatı ile çözülmeye başlayan bu sürecin devamı da çorap söküğü gibi geldi: UEFA’dan eleniş, Wagner’in kaçışı, Tolunay Kafkas’ın Kızıl yönetiminin restini/oyununu görüp istifası, Cenk Tosun dâhil tüm takımın yerlerde sürünen içler acısı durumu…


Hikâyenin devamı: Tolunay Kafkas’tan boşalan teknik direktörlük koltuğuna getirilen Abdullah Ercan da çok fazla yol alamadan ayrılmak durumunda kaldı takımdan. Kızıl kardeşlerin kaç sezondur her teknik adam değişikliğinde adını yerel basın aracılığıyla gündemleştirdikleri Abdullah Ercan’a tahammül sınırlarının bu kadar kısa zamanda tükenmiş olması bizleri şaşırtmadı değil… Gerçi, Abdullah Ercan’ın gelişi de sürpriz olmuştu.


Bölüm 2) Sıradaki Hoca Gelsin!..

Bundan sonraki maçlar için ligimizin "Yılmaz Vural geleneği" ile "Fatih Terim patentli şişkin ego" tarzını kendisinde sentezleyebilen yegâne hocası Hikmet Karaman'la yola devam kararı alan Kızıl yönetimi böylece 23 maçlık periyotta 3. teknik adam değişikliğine de imza atmış oldu.

Bu noktada taraftarlara bir iki küçük soru:

Soru: Kızıl yönetiminin altı sezonluk performansında (2006-2007 sezonundan bu yana) Hikmet Karaman’ın kaçıncı teknik adam olduğunu bilen var mı acaba?..

Cevap: Hikmet Karaman, Kızıl yönetiminin altı sezonluk döneminde 12. teknik adam…

Soru: Kızıl yönetiminde takımımız kaç defa kupa aldı ya da ligi kaç defa ilk 3 sırada bitirdi? Sorunun özeti “başarı” nerede?

Cevap: Kızıl yönetiminde on bir teknik adam değiştiren kırmızı siyahlı takımımız maalesef hiçbir kupa kazanamadı ve ligi ilk üç sıra içerisinde hiçbir sezon bitiremedi. Başarı mı? Biraz önce yukarıda bahsettiğimizden ibaret: Geçen sezon ligi dördüncü sırada bitirip UEFA’ya katılmak ve ikinci maçta elenmek… Bu arada, bu altı sezonluk dönemde Gaziantepspor’un küme düşmemesini “başarı” addedenler varsa da diyecek sözümüz yok… Böyle düşünen arkadaşların yazının devamını okumasına da gerek yok…

Bölüm 3) Yetenek/sizsiniz Bay Kızıl…

Uzun lafın kısası, Gaziantepspor’u yöneten Kızıl ailesinin takımımızı bir yere taşıyamadığı aşikâr… Ve dahası, Gaziantepspor’u içinde bulunduğu “çıkmaz sokak”tan çıkarabilecek hamleleri yapmaktan uzaklar…

Geçmişin ve bugünün pür-meali özü itibariyle böyleyken, takım küme hattının bir basamak üstünde dururken Kızıl yönetiminin kendilerine yöneltilen her türlü eleştiriyi “Bize düşmanlık yapılıyor.” cümlesi ile bertaraf etmeye çalışmalarının anlaşılır; hatta elle tutulur bir yanı yoktur. Ayrıca, Kızıl yönetimi tribünlerde son dönemde gelişen “Antep’in başına Antepli gelsin!..” sloganlarına bizlerin de hiçbir biçimde tarafı olamayacağı, kabul edemeyeceği ve bir insanlık ayıbı olarak gördüğümüz “Bunu söyleyenler ırkçılık yapıyor.” suçlaması yapmadan önce, niçin böyle bir tepkinin geliştiğini sorgulayabilse keşke…

Bu tepkilerin Celal Doğan döneminde 389 olan üye sayısından 150’ye yakın Gaziantep doğumlu sporseveri üyelikten silerek bunların yerine 1 ay içerisinde çoğu komşu ilin bir ilçesinden olan 700'e yakın kişiyi üye yapıp üye sayısını 1032’ye çıkarmakla bir ilgisi olabilir mi?..

Bunca zamandır yerel basında yüksek sesle dile getirilen bu iddialara belgesiyle, tutanağı ile cevap veremedikten sonra “Bana ırkçılık yapılıyor.” diyerek “Nelson Mandela” pozisyonlarına soyunmanın hiçbir inandırıcılığı olmayacağını da biliyordur elbette, Kızıl yönetimi…

Gaziantepspor’un başarısından başka bir temennisi/beklentisi olmayan bizler için yazıyı yine şu “umut” cümlesi ile bitirelim: Hikmet Karaman'ın 1994'te Kocaelispor'da başlayan antrenörlük kariyerinin 14. takımı olarak çalıştıracağı kırmızı-siyahlı takımımızla ilk maçta alınan 3 puanın devamının gelmesi dileğiyle…

Not:

İbrahim Kızıl yönetimi ile çalışan teknik adamların isimleri: 

Walter Zenga, Samet Aybaba, Erdoğan Arıca, Hüseyin Kalpar, Mesut Bakkal, Bünyamin Süral, Nurullah Sağlam, Jose Coucerio, Seçkin Göksel, Tolunay Kafkas, Abdullah Ercan, Hikmet Karaman.

Bu listede takımımızı birkaç maç da olsa idare edip emeğini/bilgisini esirgemeyen isimlere yer vermek de taraftar olarak ahde vefanın bir gereğidir. Yine de buna rağmen bir eksiğimiz, hatamız varsa affola…