29 Mart 2012 Perşembe

Zamanın sahibi var…


Zamanın sahibi var…

“Bir köpek kavramı havlamaz.” diyen Spinoza’dan el alarak köpeğin peşine düştüysek, başını yiyesice kapitalizmin ulumalarını en çok sabahları duyarız.

Kış günlerinde otobüs camına yaslanmış uyuyanların, vapura koşturan topuklu ayakkabıların, yağmur altında servis bekleyenlerin, trende makyaj yapanların, ağırlıklarınca çantaları altında ezilen çocukların resminde hayatın sisteme boyun eğişi vardır. Telaş bu düzenin mütemmimidir.


Hep söylendiği gibi hayatın bir koşturmaca olması üretim verimliliğinin zamanla mücadele esasına dayanmasından ileri gelir. Zira Allah’ın günü kapitaliste bir türlü yetmez. Para ve zaman ona hep az gelmektedir. O halde oradan oraya yetişmeye çalışmakla helak olmaları insanların kaderleridir. Zira düzenin sahibi zamanın da sahibidir.

Kalabalıklar, acından ölmemek karşılığında zaman üzerindeki haklarından çoktan vazgeçmişlerdir. Kapitalistin altın dişlerinden adeta ayet gibi tıslayan ‘’ Vakit nakittir’’ sözü, sahip olduğu bu hakkın adeta nişanesi gibidir. Kafasını sallayarak bu sözün doğruluğunu onaylayan yığınların aklından, ‘’Neden benim için de böyle olsun ki?’’ sorusu geçmez. Kabulleniş çok derindir.

Kim bilir, belki de canını dişine takmanın çaresizliğinden daha ağırı; bu hayatın böyle yaşanmak zorunda olduğuna dair telkini düzenin yine insanın kendisine yaptırmasıdır. İnsanların dilinde teslimiyetin yükünü sahiplenecek itirafın yerini bu yaşayışı doğrulayacak böylesi sözler alır. Oysa düşününce anlaşılır ki, vakit nakittir önermesinin doğruluğu kimin vaktinden söz ettiğimize göre değişmektedir. Sözgelimi; bir üretim bandında çalışacağı yerde araziye uyarak bankta dondurma yiyen bir işçinin çalışmaktan kurtardığı zamanı yakalanmadığı sürece kendisinin değil, patronunun parasına mal olur.  O halde ‘nakit olan vakit’ derken söz edilen her daim muktedirin vaktidir. O, bunun böyle olduğunu bize sürgit hatırlatmakla vazifelidir.


Bu bağlamda Milli Eğitim Bakanı’nın yeni eğitim yasasını savunan sözleri zamanın sahibinin kim olduğuna dair keskin bir hatırlatıştır. Ne diyor Ömer Dinçer: “Okula başlamada alt limit ise 60 ay olacak. Böylece çocuklarımızın ömründen bir yıl kazanacağız.”

Biz dediği düzenin kendisidir. Kazanan muktedirse kaybeden hep diğerleridir. Demek ki çocuklar beş yaşına vardıkları andan itibaren artık sistemin ödevlerine tabi olmak durumunda kalacaktır.  Bugün pek çok insanın modern şehir yaşamanın zorlamasıyla çocuklarını daha erken okula gönderdiğinden söz edilebilir. Burada konumuz herkesi kapsayacak genel bir düzenleme ve bunun bir Bakan söyleminde nasıl karşılık bulduğudur. Düzenin sorgulanmaz buyruğunun bir cümlelik kazanan kaybeden tarifinde kendisini nasıl gösterdiğidir.  Oysa bu durumun bizim açımızdan okunuşu bu yeni düzenleme ile çocukların taze hayatlarından bir senenin kaybolduğudur. Zira insan ömrünün ödevsiz kısmı azalırken düzene tabi olan tarafı uzamaktadır. O halde bu durumda kazanan Bakan’sa kaybeden çocuklardır. Sistemin bekası için ‘telaş ve koşturma’ mümkün olduğunca erkene çekilmektedir.

Halıda kendi kendine oynayan bir çocuğun kimseye faydası yoktur. Oradan kalkmalı, parasını harcamalı, dokuz yaşına varınca da mesleğine yönlenmelidir. Önümüzdeki bilmem ne kadar sene bu kadar yatırımın şu kadar eleman açığı varken öyle eğlenerek vakit kaybedilecek zaman değildir.

Böyle nereye koşturulduğunun cevabı önemsizdir. Bir an önce kalkıp yarışa katılmak zamanıdır. Derelerin güzelliği gibi bebelerin mutluluğu da düzen için faydasızdır.  Çantalar sırtlanmalı, sabah kar yağarken okul yollarına düşülmelidir. O okullarda ne öğretildiği konumuz olamaz. Öğretmenlerin hali mevzu bahis değildir. Böyle sıkıcı ve verimsiz tartışmalara kimsenin vakti yoktur.

Vakit nakittir. Matematikte, felsefede, fizikte, mantıkta yaşanılan sefalet teferruattır. Muhalefeti ve iktidarı oturmuş din dersinin akıbetini konuşmaktadır. Okul ticari bir teşekküle indirgenmiş, ülke çocuklarının eğitimi patronların kar beklentisine emanet edilmiş, sağlıklı düşünme becerisi olmayan gençler kendilerini kendi lisanlarında ifade edemez hale gelmiş, sadece meta odaklı bir hayatın köleleri olunmuş vs… Bunlar bizim meselemiz değildir. Çünkü bu çocuklar bizim çocuklarımız değil, sermayenin potansiyel elemanları ve müşterileridir. Nasıl ve ne şekilde yetişeceklerine doğallıkla onlar karar verecektir. Ömürden bir sene kazandık sevincinin müjdesi burada saklıdır. Kazandık haberi bize değil, takım arkadaşlarınadır.

Başkasının zamanında sürülen ömrün yazgısı kendisine ait değildir, olamaz.  Zira saatler daima sahibine göre işler. Hızını da, duracağı yeri de onlar belirler. Güçsüzün ölüsüne aldırmadan akan zaman muktedirin batan tırnağında donakalır. Bu yüzden bazı devirler asla kapanmaz, bazı mağduriyetler hiç bitmez.

Çadırda on iki işçinin yanarak ölmesi iki günde zamana yenilirken yıllar öncesinden muğlâk bir adaletsizliğin hesabı sorulur da sorulur. Hafızalarımız büyük hafızanın tahakkümünden kurtulmak için sürgit yangından mal kaçırmak zorunda kalır. “Bize ne olmuştu?” sorusunun yanıtını bize bile unuttururlar. Başkasının zamanında yaşamak tırnaklarını günlere geçirerek yaşamayı dayatır. Hatırlamak en güç eylem olur.  Söz uçar, yazı yanar, kuşlar cikler, çözülmeyen dertler çileye döner. Yapacak bir şey yoktur.

Şimdi bir sene kazanan Bakan’a sormak gerekir: Şu ahir ömrünüzdeki en mutlu anlarınız, okullardan mezun olduğunuz, iş bulduğunuz veya hadi Bakan olduğunuz zamanlar mıdır; yoksa mahallede misket oynadığınız günler midir? En güzel yemeğinizi falanca davette, filanca lokantada mı yediniz; yoksa annenizin kızarttığı pişiyi mi tercih edersiniz? Akşama ödev yapmak zorunda olan bir çocuğun oyundaki saatlerini sayan kederini hatırlar mısınız?

Ezcümle bir insanın bir ömürde görüp göreceği mutluluğun çocukluğu olduğunu bilmez misiniz? O halde onu bir sene daha erken bitirmekteki acelenizi bir daha düşünmek istemez misiniz?..

Yazar: Başar Başaran

17 Mart 2012 Cumartesi

Küçük İskender: “Marjinal görmek istiyorsanız, TV'yi açın!..”


Küçük İskender:
“Marjinal görmek istiyorsanız, TV'yi açın!..”

Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen ve giderek artan bir ilgiyle takip edilen “Sözünü Sakınmadan” sohbetlerinin dördüncüsünde, eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş şair küçük İskender’i ağırlarken, okurlar da her zamanki gibi soru ve yorumlarıyla sohbete dahil oldular. Etkinliğe yaklaşık 500 edebiyat meraklısı katıldı.

Sohbete Seyhan Erözçelik’in bir şiiriyle başlayan küçük İskender, “Marjinal şair” sıfatından yeni kuşak sanatçılara, şairlik ve şiir yazmaktan okuma kültürüne pek çok konu üzerinde durdu. Sohbet boyunca dinleyenler arasında bulunan diğer şair dostlarına, onu konuk eden eleştirmenlere takılan ve bazı yazarlara da göndermeler yapan şair, yakın zamanda kaybettiğimiz Seyhan Erözçelik’i sık sık andı.

Edebiyat, hastalığı hissetme biçimi… 

Küçük İskender, edebiyatımızın en ayrıksı örneklerinden olan metinlerinin bu kadar sert olmasının nedenlerini açıklarken, “Tehlikeli ifade biçimleri, masum ve çocuksu bir yerden kaynaklanıyor.” dedi. İnsanların çoğu zaman karşılaştığı; ama çok etkilenmediği, aslında etkilenmesi gereken alanlar. Bir seferinde Taksim’e doğru yürürken bir kedi ölüsü gördüm. Çevresine toplanan köpekler kediyi kokluyorlardı. Ama çok mutsuzlardı. Onları “düşman” diye algılıyoruz; ama aslında oyun arkadaşları ölmüştü. Kedi ölürse, köpekler oyun arkadaşını kaybeder. Hayatın içine yayılmış bu cilveyi hissetmeye başlayınca hem mutsuz oldum hem kafam açıldı. Şairlerin romancılardan ayrıldığı en önemli nokta bu; kafalarının açılması… Algı açıldıkça şiir de hayat da zorlaşıyor.”

Tıp eğitiminin de metinleri üzerinde oldukça etkisi olduğunu belirten İskender, doktorların bedeni algılama biçimiyle edebiyat arasında ilişki kurdu: “Bedeni doktor gözüyle görmek çok ağır bir hissiyattır. Hastalanmadıkça ne kadar farkına varıyoruz ki bedenimizin? Hastalandığınız zaman bedeninizi hissediyorsunuz. Edebiyat ve sanat da hastalığı hissetme biçimi değil mi aslında? İçinizde bir sıkıntı olması, farkında olmanız… Kendinizi yalaya yalaya tedavi etmeniz.”

Hiç kimseden Edip Cansever’den yediğim dayağı yemedim...



Etkinlik boyunca bol bol anekdot aktaran şair, kendisinden önceki şairlerle ve şiir geleneğiyle kurduğu ilişkiyi anlatırken, Edip Cansever’le ilişkisine de değindi: “Gençliğimde Edip Cansever’in kitabını duvara çarptım, “Böyle şiir mi olur.” diye. Babam komünist olduğu için Cansever’i, Nazım Hikmet’i, Orhan Kemal’i okutuyordu. Benzememi değil, onlar gibi olmamı istiyordu; ikisi farklı şeyler. Bu yüzden İkinci Yeni Akımı’na karşı da soğuktum. 17 yaşındayım, arkadaşlarımla Bodrum’a tatile gidiyoruz. O zamanlar otobüsler İzmir’in içinden geçiyor. Otobüs bir tren yolunun önünde beklerken gözümü açtım, bir köpek gördüm. Köpek uzaklara bakıyor. Onun baktığı yerlere bakmaya çalıştım, hiçbir şey yok, sadece dağlar. O zaman Cansever dizeleri aklıma geldi: “Kim bakardı uzağa köpekleri saymazsam.” Bodrum’a iner inmez bir Edip Cansever kitabı aldım. Ben onu anlayacak kapasitede değilmişim, kabahat bende, ben salağım çünkü…


Şairleri anlamıyorsak bizimle ilgili bir sorundur o. Yetmedi Edip Cansever’in yaptığı. İstanbul’a dönünce tanışmak istedim. Tanışmayı ayarladım da. Ama ben tanışamadan öldü, üstelik doğum günümde. Cenazesi de benim o zamanlar yaşadığım muhit olan Teşvikiye’den kalktı. Hayatımda kimseden böyle bir dayak yediğimi hatırlamıyorum!”

“Şair için bir şaire benzeme konusu bir sıkıntı yaratmamalı. Genel olarak benziyoruz, anne babası var herkesin. Gözünüzü, kaşınızı onlardan alıyorsunuz.” diyen şair, yazmadan önce okumak gerektiğini de söyledi: “Okumak lazım. Yoksa yazamazsınız. Algı, okuduğunu çok iyi anlamakla ilgilidir. Vasiyetname, kanun, sevgiliye mektup... Ne yazıldığını iyi okumak lazım… Yazmak hava cıva. Yazmak eylemi hep var hayatta, okumak o kadar yok.”

Şimdiki gençler…

Şair, bu konuda yeni nesli de eleştirdi: “Yeni nesil iki şey istiyor hep… Bir yerde şiiri çıksın, bir de kısa film çeksinler. Ya biri ya öteki ya da ikisi birden… ‘Yazdığım için kitap almama gerek yok. İyi yazıyorum zaten. Diğerleri de zaten bir bok yazmıyor.’ diye düşünüyorlar,” diyen İskender, kendisinin Edip Cansever’i duvara çarparken yalnız olduğunu, yeni neslin ise bunu rahatça her yerde yapabildiğine değindi: “Evime gelen 18 yaşında bir genç, ‘Cemal Süreya kim? Ben daha iyi yazıyorum!’ diyebiliyor. Ona ne söylediğimi söylemeyeyim sizlere. Ama sonra çıkmak zorunda kaldı, desem yetecektir herhalde.” Medyanın gençlerdeki bu eğilimleri beslediğini söyleyen şair, “Şarkı, dans yarışmaları gibi yakında şiir yarışması da yapmalarını bekliyorum. Ben o günü görmek istemiyorum.” dedi.

Kendinin de içinde olduğu 80 kuşağında güçlü şairler olduğuna değinen İskender, “O kuşaktan şairlerin şiirlerini alın, imzasız biçimde karıştırıp masaya dizin. Her birini okuyunca kimin olduğunu az çok anlarsınız. 80’ler şahsına münhasır son kuşaktı. Gençlerin yazdığı şiirler ise birbirine benziyor. Tabii belki bu da iyi bir şeydir; şairi sevmek bitiyor, şiiri sevmek önemli oluyordur. İmza, isim olduğunda sevmek popüler kültürle özdeşleşiyor. Belki onu da bu kuşak yenecek.” dedi.

Kendimizi tekrar ediyorsak, halk anlamamış demektir!

“Benzer şiirlerin şairi” eleştirisine cevap veren Küçük İskender, bunu şu sözlerle yorumladı: “Bunu yapıyorsak halk anlamamış demektir, ben de anlatamamışımdır. ‘Seni seviyorum’ dediğimde anlatamadıysam, yine söylerim. O yüzden dönüp dolaşıp aşk şiirleri, sol şiirler yazıyoruz. Çünkü halk da bunu kabul etmiyor, öğrenmiyor. Yaşadığımız ülkenin koşulları bunu gerektiriyor. Bazen yönetmenler için de söyleniyor, ‘filmleri hep aynı’ deniyor. Dünya algılasa adam ya yeni bir şey çekecek ya da film çekmeyi bırakacak belki… Kısacası farklı üsluplarla da olsa aynı şeyi söylüyorsam derdime derman bulamamışım, sıkıntım geçmemiş demektir.”


Edebiyattan söz etmeyi pek sevmediği gibi “şiirde stil” anlayışını da kabul etmediğini söyleyen şair, yazdıklarının bir kalıba girmesini doğru bulmadığını belirtti: “Geçenlerde yeniden izlediğim bir filmde bir söz vardı: ‘Rüyanın nerede başladığını hatırlıyor musunuz?’ Tüm yazılarımın bir rüya gibi akmasını istiyorum. Romanda da, şiirde de böyle olmalı. Romanın bir kurgusu olmamalı; çünkü kurgu olursa sistem kurarım. Sistem kurarsam şablon üzerinden hareket etmek zorunda kalırım. Bana dayatılmış bir şeyi kabul etmek beni mutsuz ediyor.”

Roman uyduruk, şair kabilenin büyücüsü…

Küçük İskender, Flues romanının devamı üzerine çalıştığını söyledi: “Daha sert şeyler yazmak istiyorum. Kapitalizmin dayattığı ‘teen slasher’ türünü esprili şekilde Türkiye’ye uyarlamak istiyorum. Türkiye’de çok okunan polisiye yazarlarla eğlenmek, parodisini yaratmak istiyorum. Elbette bu aynı zamanda kapitalizm eleştirisi olacak.”

’Elif’ diye bir roman yazacağım.” diyerek Elif Şafak’a göndermede bulunan şair, “Roman bana göre en uyduruk edebiyat alanlarından biri. Eylem yazılan bir şey değil, yapılan şeydir ve bunun böyle olması gereklidir. Koştuktan sonra koştum, terledim diye anlatmak garip geliyor. Ama şiir farklı! Şair, kabilenin büyücüsüdür. Ne yemek yapıyor ne ava gidiyor. Avdan dönen kabile üyesi onun yaptıklarını izliyor.”

Marjinal görmek istiyorsanız, televizyonu açıp Müge Anlı’yı izleyin…

Küçük İskender, kendine yakıştırılan “marjinal şair” sıfatına da değindi: “Hiç de marjinal değilim! Gayet sıradan bir hayatım var. Marjinal görmek istiyorsanız, televizyonu açıp Müge Anlı’yı izleyin. 26 senedir teyzesinin kızına tecavüz eden adam var orada. Nerelere gitmişler! Halk marjinal olmuş, biz sıradan olduğumuz için ‘marjinal’ kalıyoruz.” İskender, marjinallik konusuna edebiyat tarihinden verdiği örnekle nokta koydu: “Enderunlu Fazıl varken ben nasıl marjinal sayılabilirim?”

Cismim yaşlansa da ismim yaşlanmayacak…

Metinlerinde dayatılmışı reddettiğini vurgulayan yazar, “Gereksiz sorumluluklar alıyoruz: ‘En iyi anne benim, en iyi gazete benim, en iyi iş adamı benim’ gibi. Öyle değil! Sen bir annesin, sen bir iş adamısın, sen bir gazetesin, ben de bir şairim. Ama iyi yazdığımı düşünüyorum.

Şiirimi değerlendirirken ‘İskender’in hayat algılayışı bu’ diye düşünmenizi istiyorum. Kendi düşüncemi en iyi şekilde ifade etmeye çalışıyorum” dedi.

Oyun oynamayı çok sevdiğini, halen oyun oynayarak sabahlayabildiğini ve metinlerine de oyunla ilişkisinin yansıdığını anlatan şair, isminin “Küçük İskender” olarak anılmasından duyduğu memnuniyeti de dile getirdi: “Bıraksalardı da çocuk kalsaydım. Cismim yaşlansa da en azından ismim yaşlanmayacak iyi ki...”

Tunuslu Popescu: Riadh Bouazizi


Tunuslu Popescu: Riadh Bouazizi
Tansu Gürsel’e teşekkürler…

2000'li yılların ilk yarısında ligimizde önemli yer edinmiş oyuncuların arasındaydı Riadh Bouazizi. Kendisinin sayesinde 2000'li yılların da artık nostaljik olmaya başladığı gerçeği yüzümüze çarpılıyor. Çoğumuz onu hayal meyal hatırlıyoruzdur. Hatta unutan da çoktur ancak bu durum Bouazizi'nin ülkemizde tam yedi sene forma giydiği gerçeğini değiştirmez.

Kabarık saçlarıyla sahada ilk ayırt edilenlerden birisiydi her zaman. Savunmanın ortasında veya ihtiyaca göre orta sahada ön libero olarak oynayabiliyordu. Topla arası iyiydi. Soğukkanlıydı. Lige değer katan oyuncular arasındaydı. Anadolu takımlar ile
büyükler arasındaki mesafeyi kısaltan köprülerden birisiydi. Futbol görüşü ve oyunu geriden kurma özelliği sayesinde Galatasaray için bir dönem Popescu hangi role koyuluyorsa, Anadolu takımları için de Bouazizi aynı işlevi görüyordu.

Riadh Bouazizi'nin 2000 yılında Bursaspor'a transfer olarak açtığı Türkiye kariyerinin, böylesine uzun soluklu ve başarılı geçeceği herhalde kendisinin dahi aklından geçmemişti. Bursaspor'da iki sezon oynadıktan sonra asıl çıkışını yapacağı Gaziantepspor'a transfer oldu. Burada 2005'e kadar 90 civarında maça çıktı. Romashenko, Jaziri, Hasan Özer, Bülent Bölükbaşı ve Lazarov gibi oyuncularla birlikte Gaziantepspor için unutulmaz bir döneme imza attı. 

Çoğu futbolsever, onu Gaziantepspor formasıyla UEFA Kupası maçında Fransız Lens takımına attığı o müthiş golle hatırlıyor olabilir. Ancak Bouazizi, Türkiye'deki kariyerinin haricinde Afrika'nın da önemli oyuncularından birisiydi. Tunus milli takımı formasını tam 83 kez giymişti ve bu formayla 1998, 2002 ve 2006'da olmak üzere tam üç kez Dünya Kupası'na katılma başarısı göstermişti. Bu, bizim "dünya yıldızı" diye tabir ettiğimiz oyuncularımızı solda sıfır bırakacak bir özellik başlı başına. Ayrıca 2004 yılında Afrika Kupası'nı kazanan takımın da bir parçasıydı. 

1973 doğumlu olan Bouazizi, 2005 yılında Kayseri Erciyesspor'un yolunu tuttu. Burada da 2007'ye kadar kaldıktan sonra sessiz sedasız Türkiye'den ayrıldı ve ülkesi Tunus'a dönerek 2010 yılında futbolu bırakacağı CA Bizertin takımına transfer oldu. Kim ne derse desin, Kuzey Afrikalı futbolculara Türkiye'de bu kadar çok güvenilmesini sağlayan isimlerin başında gelir Bouazizi. Belki eskiden de o coğrafyadan çeşitli oyuncular Türkiye'de oynamıştır ancak Bouazizi'yle birlikte bu sayı daha da artmıştır. Bu bakımdan Bouazizi'nin Türk futbolu için önemi sanılandan büyüktür.

8 Mart 2012 Perşembe

Öykündüğümüz Öyküler (7) “Pert”in Musluğu…


“Pert”in Musluğu…

(Veysel Kaygusuz)


Servet abi şu olayı bir daha anlatsana ya, bak arkadaşlar sırf senin muhabbetin için geldiler.

Servet abi ağır ağır doğrulup "Hangi muhabbeti oğlum, hatırlamadım ki?"

Abi hani gitmişsiniz ya. Sizi içeri almamışlar da...

Haaa, pertin musluğu hikâyesi mi?..

Bir yaz günü kafamız hafif çakır; ama hafif. At yarışı oynamışım, koşular gelmiş, dört yüz lira… İyi para o zamanlar.

Dedim, Yaşar içkiler benden, değişik bir mekana gidelim. Diken Üstü diye bir bar var, damsız almıyorlar. Ama tipimize güveniyorum, alırlar diyorum. Gittik almadılar. Fazla güven de iyi değil.

Baktım iki bayan geliyor, bara girecekler, taksiden indiler, yanlarına sokuldum, dedim girelim mi beraber? Durum bu… Dediler tamam girelim. Girişteki zebellalar, olmaz içerde de aynı masada oturacaksınız, dedi. Dedim canıma minnet. Neyse geçtik içeri...

Hatunlarla mesafeliyiz; ne içersinizler, teşekkürler falan. Baktık muhabbet güzelleşiyor. Kızlar lavaboya kalktı, Yaşar'a, muhabbet güzel oğlum, devam edelim mi hatunlar isterse dedim, Yaşar olabilir dedi. Kızlar geldi lavabodan makyajları tazelenmiş, göz ettim bizimkine, biz kalktık bu sefer. Girdik içeri işiyoruz.

İçeri iki kişi girdi biri zom... Pert olmuş. Diğeri Pert’in yüzünü yıkamaya çalışıyor. Pert salmış ama kendini, mümkünü yok kımıldatamıyor arkadaşı yerinden.

Bizim Yaşar karışmasa duramaz. Dedi ki: "Hacı, istersen kafasını musluğun altına sok iyi gelir, çocuk ayıkır."

Lan oğlum sana ne, değil mi? Ayarsız işte. Ben de işediğim yerden değil kafasını, musluğu götüne soksan yine ayıkmaz o, dedim. Kısa süreli bir gerginlik… Zaman durdu.

Yaşar şaşkın, Pert’in arkadaşı dumur… Yaşar, ne yaptın lan, der gibi bakıyor, Pert’in arkadaşında gözlerimiz; Pert olayın farkında değil. Pert’in arkadaşı, “Yahu, ne güzel dedin!” deyip kahkahayı patlatınca lavaboda bir bayram sevinci. Herkes gülüyor, Pert şaşkın. Öyle işte… 

Sonra Yaşar: Servet Allah'ını seversen neyine güvendin de dedin öyle? dedi. Dedim, orta geldi koydum voleyi…

Adamla tanıştık subaymış falan filan. Birer meze gönderdik birbirimize, güzel bir geceydi velhasıl.

Peki, abi hatunlar ne oldu? Orasını boş ver, Yaşar'ın gazına geldik, yaptık bir şeyler…