29 Mart 2012 Perşembe

Zamanın sahibi var…


Zamanın sahibi var…

“Bir köpek kavramı havlamaz.” diyen Spinoza’dan el alarak köpeğin peşine düştüysek, başını yiyesice kapitalizmin ulumalarını en çok sabahları duyarız.

Kış günlerinde otobüs camına yaslanmış uyuyanların, vapura koşturan topuklu ayakkabıların, yağmur altında servis bekleyenlerin, trende makyaj yapanların, ağırlıklarınca çantaları altında ezilen çocukların resminde hayatın sisteme boyun eğişi vardır. Telaş bu düzenin mütemmimidir.


Hep söylendiği gibi hayatın bir koşturmaca olması üretim verimliliğinin zamanla mücadele esasına dayanmasından ileri gelir. Zira Allah’ın günü kapitaliste bir türlü yetmez. Para ve zaman ona hep az gelmektedir. O halde oradan oraya yetişmeye çalışmakla helak olmaları insanların kaderleridir. Zira düzenin sahibi zamanın da sahibidir.

Kalabalıklar, acından ölmemek karşılığında zaman üzerindeki haklarından çoktan vazgeçmişlerdir. Kapitalistin altın dişlerinden adeta ayet gibi tıslayan ‘’ Vakit nakittir’’ sözü, sahip olduğu bu hakkın adeta nişanesi gibidir. Kafasını sallayarak bu sözün doğruluğunu onaylayan yığınların aklından, ‘’Neden benim için de böyle olsun ki?’’ sorusu geçmez. Kabulleniş çok derindir.

Kim bilir, belki de canını dişine takmanın çaresizliğinden daha ağırı; bu hayatın böyle yaşanmak zorunda olduğuna dair telkini düzenin yine insanın kendisine yaptırmasıdır. İnsanların dilinde teslimiyetin yükünü sahiplenecek itirafın yerini bu yaşayışı doğrulayacak böylesi sözler alır. Oysa düşününce anlaşılır ki, vakit nakittir önermesinin doğruluğu kimin vaktinden söz ettiğimize göre değişmektedir. Sözgelimi; bir üretim bandında çalışacağı yerde araziye uyarak bankta dondurma yiyen bir işçinin çalışmaktan kurtardığı zamanı yakalanmadığı sürece kendisinin değil, patronunun parasına mal olur.  O halde ‘nakit olan vakit’ derken söz edilen her daim muktedirin vaktidir. O, bunun böyle olduğunu bize sürgit hatırlatmakla vazifelidir.


Bu bağlamda Milli Eğitim Bakanı’nın yeni eğitim yasasını savunan sözleri zamanın sahibinin kim olduğuna dair keskin bir hatırlatıştır. Ne diyor Ömer Dinçer: “Okula başlamada alt limit ise 60 ay olacak. Böylece çocuklarımızın ömründen bir yıl kazanacağız.”

Biz dediği düzenin kendisidir. Kazanan muktedirse kaybeden hep diğerleridir. Demek ki çocuklar beş yaşına vardıkları andan itibaren artık sistemin ödevlerine tabi olmak durumunda kalacaktır.  Bugün pek çok insanın modern şehir yaşamanın zorlamasıyla çocuklarını daha erken okula gönderdiğinden söz edilebilir. Burada konumuz herkesi kapsayacak genel bir düzenleme ve bunun bir Bakan söyleminde nasıl karşılık bulduğudur. Düzenin sorgulanmaz buyruğunun bir cümlelik kazanan kaybeden tarifinde kendisini nasıl gösterdiğidir.  Oysa bu durumun bizim açımızdan okunuşu bu yeni düzenleme ile çocukların taze hayatlarından bir senenin kaybolduğudur. Zira insan ömrünün ödevsiz kısmı azalırken düzene tabi olan tarafı uzamaktadır. O halde bu durumda kazanan Bakan’sa kaybeden çocuklardır. Sistemin bekası için ‘telaş ve koşturma’ mümkün olduğunca erkene çekilmektedir.

Halıda kendi kendine oynayan bir çocuğun kimseye faydası yoktur. Oradan kalkmalı, parasını harcamalı, dokuz yaşına varınca da mesleğine yönlenmelidir. Önümüzdeki bilmem ne kadar sene bu kadar yatırımın şu kadar eleman açığı varken öyle eğlenerek vakit kaybedilecek zaman değildir.

Böyle nereye koşturulduğunun cevabı önemsizdir. Bir an önce kalkıp yarışa katılmak zamanıdır. Derelerin güzelliği gibi bebelerin mutluluğu da düzen için faydasızdır.  Çantalar sırtlanmalı, sabah kar yağarken okul yollarına düşülmelidir. O okullarda ne öğretildiği konumuz olamaz. Öğretmenlerin hali mevzu bahis değildir. Böyle sıkıcı ve verimsiz tartışmalara kimsenin vakti yoktur.

Vakit nakittir. Matematikte, felsefede, fizikte, mantıkta yaşanılan sefalet teferruattır. Muhalefeti ve iktidarı oturmuş din dersinin akıbetini konuşmaktadır. Okul ticari bir teşekküle indirgenmiş, ülke çocuklarının eğitimi patronların kar beklentisine emanet edilmiş, sağlıklı düşünme becerisi olmayan gençler kendilerini kendi lisanlarında ifade edemez hale gelmiş, sadece meta odaklı bir hayatın köleleri olunmuş vs… Bunlar bizim meselemiz değildir. Çünkü bu çocuklar bizim çocuklarımız değil, sermayenin potansiyel elemanları ve müşterileridir. Nasıl ve ne şekilde yetişeceklerine doğallıkla onlar karar verecektir. Ömürden bir sene kazandık sevincinin müjdesi burada saklıdır. Kazandık haberi bize değil, takım arkadaşlarınadır.

Başkasının zamanında sürülen ömrün yazgısı kendisine ait değildir, olamaz.  Zira saatler daima sahibine göre işler. Hızını da, duracağı yeri de onlar belirler. Güçsüzün ölüsüne aldırmadan akan zaman muktedirin batan tırnağında donakalır. Bu yüzden bazı devirler asla kapanmaz, bazı mağduriyetler hiç bitmez.

Çadırda on iki işçinin yanarak ölmesi iki günde zamana yenilirken yıllar öncesinden muğlâk bir adaletsizliğin hesabı sorulur da sorulur. Hafızalarımız büyük hafızanın tahakkümünden kurtulmak için sürgit yangından mal kaçırmak zorunda kalır. “Bize ne olmuştu?” sorusunun yanıtını bize bile unuttururlar. Başkasının zamanında yaşamak tırnaklarını günlere geçirerek yaşamayı dayatır. Hatırlamak en güç eylem olur.  Söz uçar, yazı yanar, kuşlar cikler, çözülmeyen dertler çileye döner. Yapacak bir şey yoktur.

Şimdi bir sene kazanan Bakan’a sormak gerekir: Şu ahir ömrünüzdeki en mutlu anlarınız, okullardan mezun olduğunuz, iş bulduğunuz veya hadi Bakan olduğunuz zamanlar mıdır; yoksa mahallede misket oynadığınız günler midir? En güzel yemeğinizi falanca davette, filanca lokantada mı yediniz; yoksa annenizin kızarttığı pişiyi mi tercih edersiniz? Akşama ödev yapmak zorunda olan bir çocuğun oyundaki saatlerini sayan kederini hatırlar mısınız?

Ezcümle bir insanın bir ömürde görüp göreceği mutluluğun çocukluğu olduğunu bilmez misiniz? O halde onu bir sene daha erken bitirmekteki acelenizi bir daha düşünmek istemez misiniz?..

Yazar: Başar Başaran

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder