31 Temmuz 2012 Salı

AKP’nin “Beşer” ile İmtihanı


AKP’nin “Beşer” ile İmtihanı


             “İnsan her zaman kahraman olamaz; ama her zaman insan olabilir.” demiş 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni hazırlayanlardan biri olan Benjamin Franklin.
Birkaç inci de ülke siyasetimizin son 30 yılına damgasını vuranlardan:
* “Hiç kimse bana sağcılar adam öldürüyor dedirtemez.” Süleyman Demirel
* “Devlet için kurşun sıkan da yiyen de şereflidir.” Tansu Çiller
* “Müslümanlar soykırım yapmaz.” Recep Tayyip Erdoğan
*  *  *
2000 sonrası dönemde CHP üzerinden “solu" eleştiren bay çokbilmişler, “30 yıldır aynı zihniyet.” cümlesini kurup arkadan da alaycı gülümseme salarlardı etrafındakilere her zaman. Yukarıda yer verdiğimiz “madein Turkey” patentli üç Türk büyüğüne ait üç cümleye bakarak aynısını bugün AKP üzerinden “sağı” eleştirmek adına bizler söyleyebiliriz sanırım. Bu büyüklerimiz sayesinde katillerin iyisi, vatanseveri ve dindarı olduğunu da öğrenmiş olduk milletçe.
Ömer El Beşir…
Kendisi “yalnız ve güzel ülkem”in savunduğu katillerden sadece biri… Eğer Sayın El Beşir, Sudan değil İsrail başkanı olsaydı;  söz konusu olan Darfur değil Gazze olsaydı; yani Müslüman değil de Musevi olsaydı “one minunite” çoktan yemişti suratının ortasına ve bir daha da “tövbe” gelemezdi “güzel ve yalnız ülkemiz”e...
Şimdilerdeyse kebap ve baklava yemek için gelecekti ki AB ve ABD’nin baskıları, uluslararası örgütlerin tepkileri nedeniyle İstanbul’da düzenlenen İKÖ toplantısına katılmaktan vazgeçti. Böylece Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün gülümsemesinden mahrum kalmış oldu, yazık ki ne yazık!..
Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.” diye başlayan  meşhur M.Akif Ersoy şiirini her yerde kullanan Sayın Erdoğan, Ömer El Beşir söz konusu olunca neden hoşgörü abidesi oluveriyor acaba?
Hemen aklımıza geliyor: Ömer El Beşir'in Sabra ve Şatilla kasabı Ariel Şaron’dan veya Bosna kasabı Radovan Karadziç’ten farkı nedir? Daha dün Gazze’deki insanlık suçları için -haklı olarak- Battal’ın oğlu nidasıyla aslan kesilip kükreyen AKP yönetenleri, bu adam karşısında neden esaslı bir tepki veremiyor?
Bir de Sayın Meclis başkanımız bakın ne buyurmuşlar: “Her şeyden önce halk tarafından seçilen bir cumhurbaşkanıdır, yargılanamaz!” Demek seçimle gelmiş olmak insanlık suçu işlemeyi caiz kılıyor. Allah’ım bu ne demokratlık!.. Bunu da öğrenmiş olduk böylece.
Evet, sevgili okurlar… Pek çok AKP’li Sudan’da işler yapıyor ve ihaleler alıyor. Sayın Başbakan Erdoğan’ın danışmanı Mücahit Arslan’ın babası olan AKP Diyarbakır milletvekili İhsan Arslan’ın da Sudan’da beton santrallerinden çeşitli inşaat malzemelerine kadar geniş bir ticari ağı var. Ayrıca duymuşsunuzdur, yakın geçmişte Kombassan’ın Afra marketler zincirinin açılışı yapıldı Sudan’da ve birçok önemli ziyaretçisi vardı bu açılışın AKP ve Türkiye cephesinden.
Devam ediyoruz Sudan aşkına:
Son olarak 17 Ekim 2009’da ise Tuskon (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) ticaret ve yatırım köprüsü kurulması amacıyla 150 işadamının katılımıyla ziyaret gerçekleştirdi.
Tuskon’la Sudan’a giden Tarım ve Köyişleri Bakanı Sayın Mehmet Mehdi Eker, Türkiye'nin Sudan için stratejik bir ortak haline gelmesi gerektiğini belirterek “Sudan’la olan ticaret hacmimizi 3-4 yıl içerisinde 1 milyar dolara çıkarmayı hedefliyoruz.” dedi.
Aynı zamanda konuya ilgili çevrelerce bilindiği üzere Sudan, 84 milyon hektar ekilebilir verimli araziye ve dünyanın en büyük 3. gaz rezervine sahip…
Son dönemde bizim AKP’liler belli ki birilerinin gazıyla bu gaz işlerine bayağı kafa yorar oldu. Belli ki Sudan’daki bu Allah vergisi kaynaklar özellikle İslami sermayenin iştahını kabartıyor.
Son bilgi:
Sudan’la ekonomik ilişkilerin bir parçası da bu ülkede açılan “cemaat okulları”. Saf saf sormayın Allah aşkına “Hangi cemaatin okulları?” diye… Örneğin, 2007 yılında meşhur cemaatimizle ilişkili Manisalı bir grup iş adamının yaptırdığı ve rivayete göre 52 tır ile Sudan’a taşınan prefabrik Türk okulu, dönemin Meclis Başkanı Sayın Bülent Arınç eşliğinde hizmete sokuldu. Bu aynı cemaate ait Sudan’daki ikinci okul… Sudanlı din kardeşlerimize hayırlı olsun!..
1989’da askeri darbeyle iktidara gelip şeriat ilan eden ve bizdekine benzer yöntemlerle kendini devlet başkanı seçtiren Ömer El Beşir’in 108 ülkeye girişi yasaklanmış olduğu halde bu soykırımcı lideri Türkiye’ye davet etmek, gelişine izin vermek ve yaptıklarından dolayı hiçbir tepki göstermemek… Bu durum, sanırım, yukarıdaki bilgilerden sonra daha da anlaşılır hale gelmiştir.
Sözün özü:
Katillerin fendi, para sevicileri dize getirdi. Ayrıca daha kendi içimizdeki “devletlü” katillere yaptırım uygulayamadığımız/uygulamak istemediğimiz için de bizim demokrasi tarihimiz açısından normal bir durum bu… Belli ki demokrasi adına daha çok ekmek yememiz gerekecek.

NOT: Bu yazı, 12.11.2009 tarihinde Gaziantep 27 gazetesinde yayımlanmıştır.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Gaziantepspor 2012-2013 Sezonu İlk Yarı Fikstürü


Gaziantepspor

2012-2013 Sezonu İlk Yarı Fikstürü







1.Hafta Gaziantepspor - Sivasspor

2.Hafta Fenerbahçe - Gaziantepspor

3.Hafta Gaziantepspor - Trabzonspor

4.Hafta Kasımpaşa - Gaziantepspor

5.Hafta Gaziantepspor - Beşiktaş

6.Hafta Bursaspor - Gaziantepspor

7.Hafta Gaziantepspor - MP Antalyaspor

8.Hafta Akhisar Gençlik - Gaziantepspor

9.Hafta Gaziantepspor - Orduspor

10.Hafta Eskişehirspor - Gaziantepspor

11.Hafta Gaziantepspor - Gençlerbirliği

12.Hafta Kayserispor - Gaziantepspor

13.Hafta Gaziantepspor - İstanbul BB Spor

14.Hafta Galatasaray - Gaziantepspor

15.Hafta Gaziantepspor - Karabükspor

16.Hafta Elazığspor - Gaziantepspor

17.Hafta Gaziantepspor - Mersin İdman Yurdu



6 Temmuz 2012 Cuma

Yapay Bir Hukuk Devletinde Yaşamanın Cezası Üzerine Kıssadan Hisse


Yapay Bir Hukuk Devletinde
Yaşamanın Cezası Üzerine Kıssadan Hisse

 I.Bölüm: Bir adam var(dı)…

Bir adam var(dı)…
Bir dönem işkenceci…
Bir dönem itirafçı, Susurluk’u açığa çıkarıyor.
Bir dönem ülkücü, bir dönem Nurcu… Çocuklarını Fethullah Hoca’nın okullarında okutuyor.
Bir dönem emniyetteki Fethullahçıları deşifre ediyor…

Bir adam var(dı)…

Devletin emniyet müdürü… Ve devlet, onun telefonlarını dinliyor…
“Haliç’teki Simonlar” adlı bir kitap yazıyor…
Devrimci Karargâh adlı sosyalist devrimci bir örgütün mensubu olarak yargılanıyor.


Bir adam var, şimdiki zamanda…

Demokrasi ve hukukun normal bir hayat sürdüğü ülkelerde olsa zamanında yaptığı işkencelerden yargılanması gerekirken cemaatleri hedef alan bir kitap yazdığı için suçlanıyor ipe sapa gelmez iddialarla…

Zira onu şimdi yargılayan zihniyet ile zamanında peşine düşmeyen zihniyet özünde aynı… İçerik farklı görünse de… Ama her iki taraf için de “hukuksuzluk” değişmeyen tek şey… Bu ülkede demokrasi zaten özürlüydü/hastalıklıydı; ayrıca mevcut iktidarın da demokrasi konusunda çok da niyetli olmadığını görüyoruz. İktidar, demokrasiyi ihtiyaçlarına göre geliştirip daraltıyor. Bir elbise misali…

Seçim barajı, siyasi partiler yasası, YÖK, yerel yönetimler yasası, anadilde eğitim gibi demokrasinin turnusol kağıdı işlevi görecek uygulamalara sırtını dönen bir iktidar; “demokrasi, özgürlükler ve hukuk” konusunda ne kadar inandırıcı olabilir ki?..

Yakın tarihimizde acaba “hukuksuzluk” hiç bu kadar ikiyüzlüce ve “demokrasi” bu kadar dillere dolandırılarak yapılmış mıydı?

Bir taraf Avcı’nın neden tutuklandığını, diğer taraf ise Avcı’yı, bizahiti kişinin kendisini tartışıyor. İki tarafın da foyasını meydana dökmek gerekiyor: Bir taraf kendine verdiği “cephane” dolayısıyla Avcı’yı/kişiyi melekleştiriyor. Diğer taraf da “melek gibi adammış; ama…” diye başlıyor.

Abartılı ve kaba bir son da mümkün bu bölüm için: Olur böyle vakalar, cemaat yakalar!..

II.Bölüm: Stockholm Sendromu ve Kıssadan Hisse…

Geçtiğimiz çeyrek yüzyıl bizleri çok değiştirdi. Hafızaların sıfırlanma operasyonuyla birlikte, yeni nesiller; yani masallara bağımlı biz yeni gençler hiçbir şey bilmiyoruz artık. Bilmediğimizi bilmememiz de bu işin bir parçası…

Milli Eğitim Bakanlığı’nın önemli katkısıyla devleti bir “aşk” nesnesi olarak algılayıp algılattıkça kanımız kaynadı. Hâlbuki bazı şeylerden şüphelenmeliydik; ama şüphelenmememiz de bu işin bir parçasıydı...

Örneğin, yedi sekiz yaşındaki çocuklara daha okumayı öğrenmeden öğretilen “devletin bölünmez bütünlüğü” maddesiyle birlikte bizler daha o yaşta sebebini tam anlamadığımız bir tutkuyla “Devletin bütünlüğü bölünmez!” diyerek haykırmayı öğrendik. Kapital sistem bizleri bu yıllarda kucakladı tonton bir amca sevecenliğiyle…

Bu arada önünden geçtiğimiz her karakolun, emniyet müdürlüğünün, asker kışlasının içinde birilerine hayat dar ediliyor ya da yaşam hakkı ellerinden alınıyordu.

Televizyondaki tek kanalda yaka paça götürülen solcuları, Kürtleri, radikal İslamcıları gördükçe içimiz rahatlıyor; devletimizin bütünlüğüne tehlike arz edebilecek bir başka unsur da ortadan kaldırılıyor diye “sevindirik” oluyorduk.

Tabiri caizse biz devlete tapıyorduk; ama devlet bizim taptığımız devlet değildi. Olmadı, olamazdı da… Bunları tarih derslerinde hiç duymadık; çünkü bu da işin bir parçasıydı.

Bugün “devletin çekirdeği”ni kırarsanız içinden birbirine karşıt güçler değil, ortaklaşa bir tezgâhın olduğunu görürsünüz. Suni karmaşalar yaratılarak demokrasi, özgürlükler ve adaletin geleceği hala engelleniyor.

Bu ülkede pırıl pırıl nesillerin üzerinden faşizmin tankları yürüdü kaç kez... Yine de “cellâdına sevdalanacak” kadar aptal sanıyorlar bizleri… “Stockholm sendromu”nu çoktan atlattık, haberleri yok…

Bilindik bir hikâyeyi hatırlatarak bitirelim:

Ünlü İngiliz dedektif Sherlock Holmes, yardımcısı ile geceyi çadırda geçiriyormuş, gecenin bir saatinde yardımcısı panikle Sherlock Holmes’a demiş ki: “Efendim, kalkın! Bakın! Ne görüyorsunuz?”

Sherlock Holmes da demiş ki: “Yıldızları, mehtabı…” “Başka, efendim?” “Uzayı…” “Daha başka?..” “Kâinatın ne kadar sonsuz olduğunu…”

En sonunda yardımcısı dayanamamış ve demiş ki: “Efendim, görmüyor musunuz? Çadırımızı çalmışlar!..”

İşte bizimki de bu hesap!.. “Çadır”ı çalıyorlar; ama bize neler anlatıyorlar?..

Not: Bu yazı, Gaziantep 27 gazetesinde 13.10.2010 tarihinde yayınlanmıştır…

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Ayfer Tunç: Türkiye'nin geleceğine dair ümidimi kaybettim.


Ayfer Tunç: 
Türkiye'nin geleceğine dair ümidimi kaybettim.

Armağan Tunaboylu:   Kadınlar arası dedikodu (kitapta, hamam ya da çamaşır yıkama’daki) televizyonla beraber bitti mi?

Ayfer Tunç:   İnsanlar yaşadıkça dedikodu bitmez, ancak şekil değiştirir. Gerçi dedikoduyu sadece kadınlar arası bir faaliyet olarak görmüyorum ben. Toplumların kadınlara uygun bulduğu yer ev içleri olduğundan dolayı kadınlar arasında yaygın olduğu düşünülüyor. Oysa çağımızın özellikle yetişkinler için ürettiği yeni oyuncaklar olan sosyal medya çeşitleri dedikoduyu üretmekle kalmıyor, dünya çapında yaygınlaştırıyor. Sadece magazini de kast etmiyorum, “dezenformasyon” olarak tanımlanan kirli bilgi bir tür dedikodu değil mi sizce de? Üstelik kadınlar arası dedikodudan çok daha yıkıcı.

A.T:   Ötekinin kim olduğu artık o kadar aşikar ki, peki o zaman biz kimiz?

A. Tunç:   Biz’in kim olduğuna dair herkesin katılacağı bir tarifimiz olduğunu sanmıyorum. Mesela benim “biz” anlayışımla fanatik bir milliyetçinin biz’i aynı değil. Benim “biz”imin içinde Kürtler, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler gibi, sadece bu topraklarda doğmuş olmakla “biz” olma hakkını doğallıkla kazanan herkes var. Ama uçları dışarıda bırakıp ortalama bir tarif arayacak olursak eğer ben “biz”den şunu anlıyorum: Demokrasi geni taşımayan, kendi uygarlığını kuramamış, tahammülsüz, insani değerleri ile maddi çıkarları arasında gidip gelen, kafası karışık, ikiyüzlü bir toplum. Pek parlak sayılmayız yani. 


“Kadın duyarlılığı” da bir zamanlar erkek eleştirmenlerin kadın yazarları sözde överken domestikleştirmek için kullandığı, cinsiyetçi bir tanımdı.

A.T:   Memleket Hikayeleri kelimenin tam anlamıyla bir kadının elinden çıkmış. Sizce bir erkeğe göre avantaj ve dezavantajları nedir bu kitabı yazmanın?

A. Tunç:   Bilemiyorum. Hiç bu açıdan düşünmedim. Belki erkek bir yazar için ev içleri hikayeleri daha sınırlı olabilirdi. Ama yeri gelmişken “kadın yazar” tanımlamasını yazıya başladığım ilk günden beri reddettiğimi tekrarlayayım. Bence yazarlar yazdıklarına kendi cinsiyetlerinden hareketle bir cinsiyet biçmezler, onu genellikle okurlar yapar. “Kadın duyarlılığı” da bir zamanlar erkek eleştirmenlerin kadın yazarları sözde överken domestikleştirmek için kullandığı, cinsiyetçi bir tanımdı. Bugün gündelik hayatta cinsiyetçilik çok daha şedit olmasına rağmen, edebiyat eleştirisinde 70’lerin sonundaki kadar kuvvetli değil neyse ki. Öte yandan bir metne cinsiyet biçmek de bir okuma türüdür, karşı değilim, okur okuduğu metni bu yolla daha iyi anlamlandırabiliyorsa yapabilir, ama bu bir eleştiri yöntemi değil, benim için yazmanın içeriğini etkileyen bir unsur da değil.

A.T:   Kitap çoğunlukla 1960 – 2000 arası. Bu yaklaşık 40 yıllık dönem, birçokdönemleri içinde barındırıyor. Devamında 2000-2010 var ki hepimiz biliyoruz. 2010 sonrası hakikaten farklı bir döneme giriyoruz. Neler beklemeliyiz?

A. Tunç:   Açıkçası bir süredir Türkiye’nin geleceğine dair ümidimi kaybettiğimi söylemeliyim. Bunu tümüyle politik olarak okumayın. Günlük politika haşin ama kısa ömürlü bir araçtır. Bir şeyler inşa etmek isterken yıkar döker, kaybolur, yenisi gelir. Geleceğe makro, hayatın tüm alanlarını kapsar biçimde bakmak gerek. Türkiye’de insani değerlerdeki hızlı aşınma, önlenemeyen milliyetçilik, hayatımızı nitelikli bir hale getirecek temel araç olan kültürün değersizleştirilmesi, bilimin gülünç kılınması için gösterilen çaba, hiçbir alanda kurumsallaşmamak, ilkesizlik, ülkesine dair bir derdi, bir meselesi olan insanların itibarsızlaştırılması ve daha bunun gibi pek çok semptom geleceği bana epeyce karanlık gösteriyor. Aslına bakarsanız bu durum ne tümüyle Türkiye’ye özgü, ne de Türkiye için yeni. Farklı dozlarda dünyanın büyükçoğunluğunda yaşanıyor. Biz on yıllardır aynı kaosun içindeyiz. Ama denizin bittiği bir yer var, oraya doğru gidiyormuşuz hissi içindeyim.
Türkiye’nin tamamı, geliştiğini sanan, çıkarlarının esiri olmuş sakinleriyle dev bir kasaba halinde yaşıyor

A.T:   Adapazarı, Türkiye’yi ne kadar temsil ediyor? Ne kadar Batı’da, ne kadar Doğu’da?

A. Tunç:   Bence pek güzel temsil ediyor. Ama Kayseri de temsil ediyor, Trabzon, Bursa, Manisa veya Kars da. Tüm Türkiye’yi temsil etmediğini söyleyebileceğimiz şehirler ancak Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu şehirler. Türkiye’de artık şehirleri birbirinden ayıran herhangi bir hususiyet yok. Ne sakinlerinin davranışları, yaşama biçimleri açısından ne de bir şehre karakterini veren temel özellikler açısından. İstanbul’un büyük çoğunluğu da dahil, 

Türkiye’nin tamamı, geliştiğini sanan, çıkarlarının esiri olmuş sakinleriyle dev bir kasaba halinde yaşıyor nicedir. Adapazarı’nın ne kadar batı ne kadar doğu olduğu meselesine gelirsek, şekli yuvarlak olan bir dünyada nasıl sabit bir batı olabilir ki? Ama Batı deyince bir şey kastediyoruz elbette. O da belli bir uygarlık biçimi. Bu uygarlığın eksiksiz bir parçası olmamız gerekmezdi, ama anlamlı bir “biz”den söz etmek istiyorsak hakiki bir uygarlığa sahip olmamız gerekirdi, kendi uygarlığımıza. Adapazarı’nın da Türkiye’nin hemen hemen bütün şehirleri gibi zahiri olarak batıya yaklaştığı, daha doğrusu yaklaşmış gibi yaptığı dönemler oldu. Ama bu ne belirleyici ne kalıcıydı, çünkü sahici değildi. Ben cumhuriyet tarihimiz boyunca, Türkiye şehirlerinin cumhuriyet projesi gereği batılı bir yaşam sürüyor gibi görünmesini evi süslü ve mutlu gösteren bir fasat gibi görüyorum. Evin içindeki harabiyeti görmemizi engelleyen bir cephe. Bugün doğduğum şehri ne zaman sevmek istesem Kürtleri linç etmeye kalkan bir şehir oluşunun ağırlığından kurtulamıyorum.

A.T:   Bir Otobüs Yolculuğu’ndaki kadın otobüse bindiğinde her şeyden şikayetçi, ya o, sıradan bir yolcu olsaydı, tanımadığı bir kadın için 20 saat yolculuk yaptığı otobüs bir de hastanenin içine girip bekleseydi…

A. Tunç:   O zaman hikaye olmazdı. Kadının yolculuğunun başında içinde bulunduğu ruh hali diğer insanlarla etkileşimi sonucu değişiyor. Otobüste bekleyenlerden biri olsaydı ya bu beklemeye neden olan kişiyle bir empati kuracak ve anlayışlı olmayı öğrenecekti ya da hiçbir duygusal bağ kurmayıp aksi ve nefret eden ruh halinin gereğini yapıp duruma itiraz edecekti.

A.T:   Herkes iyi insan ama öteki söz konusu olunca linç tezgahları hemen kuruluyor. Nedir bunun altında yatan?

A. Tunç:   Dünyada pek çok düşünür bu konuda fikir üretmiş, üretmeyi de sürdürüyor. Benim önemsediğim ve açıklayıcı bulduğum bir fikir Milan Kundera’ya ait. Perde adlı kitabında Kundera “büyük ulus-küçük ulus” ayırımı yapar ve büyük ulusların varlıklarından emin, kendilerine güvenli oldukları için farklı olanı tehdit olarak algılamadıklarını, düşman üretmediklerini söyler. Büyük uluslar bu gücü kurdukları uygarlıktan alırlar ve bu aynı zamanda bekalarının garantisidir. Kundera’ya göre küçük uluslar bekalarından emin değildirler, her an yok edilebilecekleri endişesiyle yaşarlar ve bu nedenle farklı olanı düşman görüp yok etmek isterler. Bence dikkate değer bir açıklama bu. Farklı olanı düşmanlaştıran bünyemiz bizi küçük ulus yapıyor.

A.T:   Dünyanın her yanında da böyle sanki, filmlerden görüp kitaplardan okuduğumuz kadarıyla, 20. yüzyılın başlarında, o iyi aile babaları, gözlüklü adamlar, yakaladıkları zencileri hemen ilk ağaca asıyor…


A. Tunç:   Modern dünya eski çağlar gibi ama eski çağlardan farklı bir biçimde düşman üreten bir dünyaydı. O iyi aile babaları aynı zamanda iki büyük savaşta yer aldılar, nazizme selam durdular. O gözlüklü iyi aile babaları aynı zamanda 12 Eylül’ün işkencecileriydi, böyle pek çok hikaye vardır, bilirsiniz, işkenceci kurbanına acı vermek için şeytanın aklına gelmeyecek işkenceler yaptıktan sonra evine gider, pijamalarını giyip çocuğuna derslerinde yardım eder. İnsanoğlunun karanlık tarafı ile çağların dönüşüm dönemlerindeki çakışmalar küçük-büyük pek çok insanlık  trajedisine yol açmış. İşin acı tarafı, günümüzün de farklı olduğunu söyleyemiyor oluşumuz. Biz şu anda kendi küçük dünyamızı yaşarken gezegenimizin bir yerlerinde sonsuz işkenceler yapılıyor olduğunu pekala biliyoruz. Modern çağın idolü ve simgesi olan, insanlığa verdiği umut ve bilgi ile altın çağı yaşatan bilim kapitalizmin hizmetine girdi mesela. 

İnsanlığımızı parçalayan silah, petrol, ilaç, kimya, gıda gibi endüstriler insanlığın iyiliği için değil, daha büyük kar için var. Bütün bu dev endüstrilerde büyük büyük bilimciler insanlığın zararı için var güçleriyle çalışıyor. İnsanları daha büyük kitleler halinde öldüren silahlar icat ediyorlar, gıdaların genleriyle oynuyorlar, hastalıklar icat edip ilaç satıyorlar. Bütün dünyanın yüzünü karanlığa dönmekte olduğu gibi bir his içindeyim. Galiba insanoğlunun altın çağı sona erdi. Benim için varılabilecek en korkunç nokta, dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kısmını oluşturan, tüketme kabiliyetinden yoksun aşırı yoksul kitlenin artık beslenemeyeceği anlaşılınca nasıl yok edilebileceğine dair teoriler üretilmesi olacak. Aslında yüksek sesle dillendirilmese de, bazı batılı düşünürler insanlığın gitmekte olduğu bu korkunç noktaya dikkati çekiyorlar. 

A.T:   Ukalalık etmek istemiyorum ama hep aklıma gelir “Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla.” Dragomanların gitmesiyle mi bozulmaya başladı her şey?

A. Tunç:   Hatırlamakta haklısınız, Ece Ayhan topluca bir yok oluşun sürecini nasıl güzel ve umutsuzca imliyor o dizesinde. Ama Ece Ayhan şiiri türlü okumalara açık bir şiir. “Dragoman”la ne demek istemişti acaba? Dragoman’ın sözlük anlamı Osmanlı Devleti’nde görev yapan çevirmenler. İyi de neyi çeviriyordu bu dragomanlar? İnsanlık tarihinin başyapıtlarını mı? Diyelim ki çeviriyorlardı, o başyapıtlar hayatın içinde nasıl bir yer alıyordu? Dragomanlar gitti mi, hayatın içinde sessizce kuruyup yok mu oldular? Ama ben bu dizedeki dragomanları hayatımızın taşıyıcı kolonları gibi düşündüm hep. Belki bunda ardından gelen “Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler” dizesinin de etkisi vardır. Eğer dragomanları hayatımızın taşıyıcı kolonları olarak düşünecek olursak, evet, her bir kolonun çökmesiyle ölümün denizine kayıyoruz.

A.T:   Bu bozulma ne kadar doğal? Ne kadar olmalı?

A. Tunç:   Bence doğal değil. Elbette hayat bir değişim hikayesidir, zaman sürekli bir şeyleri değiştirir. İnsanın kendi tarihi gibi, toplumların hatta tümüyle insanlığın tarihi de iniş çıkışlardan oluşur. Ama tarihin kendi akışı içinde, makul çürümenin ötesinde olduğumuz hissi içindeyim. Evet dünya çürüyor, ama biz biraz daha hızlı çürüyoruz.

A.T:   Sırada ne var?
A. Tunç:   Henüz kafamda gezen fikirler var.


Kaynak: 

Link: http://www.bugunbugece.com/istanbulv2/Yazilar/Detay/ayfer-tunc-turkiye-nin-gelecegine-dair-umidimi-kaybettim