2 Temmuz 2012 Pazartesi

Ayfer Tunç: Türkiye'nin geleceğine dair ümidimi kaybettim.


Ayfer Tunç: 
Türkiye'nin geleceğine dair ümidimi kaybettim.

Armağan Tunaboylu:   Kadınlar arası dedikodu (kitapta, hamam ya da çamaşır yıkama’daki) televizyonla beraber bitti mi?

Ayfer Tunç:   İnsanlar yaşadıkça dedikodu bitmez, ancak şekil değiştirir. Gerçi dedikoduyu sadece kadınlar arası bir faaliyet olarak görmüyorum ben. Toplumların kadınlara uygun bulduğu yer ev içleri olduğundan dolayı kadınlar arasında yaygın olduğu düşünülüyor. Oysa çağımızın özellikle yetişkinler için ürettiği yeni oyuncaklar olan sosyal medya çeşitleri dedikoduyu üretmekle kalmıyor, dünya çapında yaygınlaştırıyor. Sadece magazini de kast etmiyorum, “dezenformasyon” olarak tanımlanan kirli bilgi bir tür dedikodu değil mi sizce de? Üstelik kadınlar arası dedikodudan çok daha yıkıcı.

A.T:   Ötekinin kim olduğu artık o kadar aşikar ki, peki o zaman biz kimiz?

A. Tunç:   Biz’in kim olduğuna dair herkesin katılacağı bir tarifimiz olduğunu sanmıyorum. Mesela benim “biz” anlayışımla fanatik bir milliyetçinin biz’i aynı değil. Benim “biz”imin içinde Kürtler, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler gibi, sadece bu topraklarda doğmuş olmakla “biz” olma hakkını doğallıkla kazanan herkes var. Ama uçları dışarıda bırakıp ortalama bir tarif arayacak olursak eğer ben “biz”den şunu anlıyorum: Demokrasi geni taşımayan, kendi uygarlığını kuramamış, tahammülsüz, insani değerleri ile maddi çıkarları arasında gidip gelen, kafası karışık, ikiyüzlü bir toplum. Pek parlak sayılmayız yani. 


“Kadın duyarlılığı” da bir zamanlar erkek eleştirmenlerin kadın yazarları sözde överken domestikleştirmek için kullandığı, cinsiyetçi bir tanımdı.

A.T:   Memleket Hikayeleri kelimenin tam anlamıyla bir kadının elinden çıkmış. Sizce bir erkeğe göre avantaj ve dezavantajları nedir bu kitabı yazmanın?

A. Tunç:   Bilemiyorum. Hiç bu açıdan düşünmedim. Belki erkek bir yazar için ev içleri hikayeleri daha sınırlı olabilirdi. Ama yeri gelmişken “kadın yazar” tanımlamasını yazıya başladığım ilk günden beri reddettiğimi tekrarlayayım. Bence yazarlar yazdıklarına kendi cinsiyetlerinden hareketle bir cinsiyet biçmezler, onu genellikle okurlar yapar. “Kadın duyarlılığı” da bir zamanlar erkek eleştirmenlerin kadın yazarları sözde överken domestikleştirmek için kullandığı, cinsiyetçi bir tanımdı. Bugün gündelik hayatta cinsiyetçilik çok daha şedit olmasına rağmen, edebiyat eleştirisinde 70’lerin sonundaki kadar kuvvetli değil neyse ki. Öte yandan bir metne cinsiyet biçmek de bir okuma türüdür, karşı değilim, okur okuduğu metni bu yolla daha iyi anlamlandırabiliyorsa yapabilir, ama bu bir eleştiri yöntemi değil, benim için yazmanın içeriğini etkileyen bir unsur da değil.

A.T:   Kitap çoğunlukla 1960 – 2000 arası. Bu yaklaşık 40 yıllık dönem, birçokdönemleri içinde barındırıyor. Devamında 2000-2010 var ki hepimiz biliyoruz. 2010 sonrası hakikaten farklı bir döneme giriyoruz. Neler beklemeliyiz?

A. Tunç:   Açıkçası bir süredir Türkiye’nin geleceğine dair ümidimi kaybettiğimi söylemeliyim. Bunu tümüyle politik olarak okumayın. Günlük politika haşin ama kısa ömürlü bir araçtır. Bir şeyler inşa etmek isterken yıkar döker, kaybolur, yenisi gelir. Geleceğe makro, hayatın tüm alanlarını kapsar biçimde bakmak gerek. Türkiye’de insani değerlerdeki hızlı aşınma, önlenemeyen milliyetçilik, hayatımızı nitelikli bir hale getirecek temel araç olan kültürün değersizleştirilmesi, bilimin gülünç kılınması için gösterilen çaba, hiçbir alanda kurumsallaşmamak, ilkesizlik, ülkesine dair bir derdi, bir meselesi olan insanların itibarsızlaştırılması ve daha bunun gibi pek çok semptom geleceği bana epeyce karanlık gösteriyor. Aslına bakarsanız bu durum ne tümüyle Türkiye’ye özgü, ne de Türkiye için yeni. Farklı dozlarda dünyanın büyükçoğunluğunda yaşanıyor. Biz on yıllardır aynı kaosun içindeyiz. Ama denizin bittiği bir yer var, oraya doğru gidiyormuşuz hissi içindeyim.
Türkiye’nin tamamı, geliştiğini sanan, çıkarlarının esiri olmuş sakinleriyle dev bir kasaba halinde yaşıyor

A.T:   Adapazarı, Türkiye’yi ne kadar temsil ediyor? Ne kadar Batı’da, ne kadar Doğu’da?

A. Tunç:   Bence pek güzel temsil ediyor. Ama Kayseri de temsil ediyor, Trabzon, Bursa, Manisa veya Kars da. Tüm Türkiye’yi temsil etmediğini söyleyebileceğimiz şehirler ancak Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu şehirler. Türkiye’de artık şehirleri birbirinden ayıran herhangi bir hususiyet yok. Ne sakinlerinin davranışları, yaşama biçimleri açısından ne de bir şehre karakterini veren temel özellikler açısından. İstanbul’un büyük çoğunluğu da dahil, 

Türkiye’nin tamamı, geliştiğini sanan, çıkarlarının esiri olmuş sakinleriyle dev bir kasaba halinde yaşıyor nicedir. Adapazarı’nın ne kadar batı ne kadar doğu olduğu meselesine gelirsek, şekli yuvarlak olan bir dünyada nasıl sabit bir batı olabilir ki? Ama Batı deyince bir şey kastediyoruz elbette. O da belli bir uygarlık biçimi. Bu uygarlığın eksiksiz bir parçası olmamız gerekmezdi, ama anlamlı bir “biz”den söz etmek istiyorsak hakiki bir uygarlığa sahip olmamız gerekirdi, kendi uygarlığımıza. Adapazarı’nın da Türkiye’nin hemen hemen bütün şehirleri gibi zahiri olarak batıya yaklaştığı, daha doğrusu yaklaşmış gibi yaptığı dönemler oldu. Ama bu ne belirleyici ne kalıcıydı, çünkü sahici değildi. Ben cumhuriyet tarihimiz boyunca, Türkiye şehirlerinin cumhuriyet projesi gereği batılı bir yaşam sürüyor gibi görünmesini evi süslü ve mutlu gösteren bir fasat gibi görüyorum. Evin içindeki harabiyeti görmemizi engelleyen bir cephe. Bugün doğduğum şehri ne zaman sevmek istesem Kürtleri linç etmeye kalkan bir şehir oluşunun ağırlığından kurtulamıyorum.

A.T:   Bir Otobüs Yolculuğu’ndaki kadın otobüse bindiğinde her şeyden şikayetçi, ya o, sıradan bir yolcu olsaydı, tanımadığı bir kadın için 20 saat yolculuk yaptığı otobüs bir de hastanenin içine girip bekleseydi…

A. Tunç:   O zaman hikaye olmazdı. Kadının yolculuğunun başında içinde bulunduğu ruh hali diğer insanlarla etkileşimi sonucu değişiyor. Otobüste bekleyenlerden biri olsaydı ya bu beklemeye neden olan kişiyle bir empati kuracak ve anlayışlı olmayı öğrenecekti ya da hiçbir duygusal bağ kurmayıp aksi ve nefret eden ruh halinin gereğini yapıp duruma itiraz edecekti.

A.T:   Herkes iyi insan ama öteki söz konusu olunca linç tezgahları hemen kuruluyor. Nedir bunun altında yatan?

A. Tunç:   Dünyada pek çok düşünür bu konuda fikir üretmiş, üretmeyi de sürdürüyor. Benim önemsediğim ve açıklayıcı bulduğum bir fikir Milan Kundera’ya ait. Perde adlı kitabında Kundera “büyük ulus-küçük ulus” ayırımı yapar ve büyük ulusların varlıklarından emin, kendilerine güvenli oldukları için farklı olanı tehdit olarak algılamadıklarını, düşman üretmediklerini söyler. Büyük uluslar bu gücü kurdukları uygarlıktan alırlar ve bu aynı zamanda bekalarının garantisidir. Kundera’ya göre küçük uluslar bekalarından emin değildirler, her an yok edilebilecekleri endişesiyle yaşarlar ve bu nedenle farklı olanı düşman görüp yok etmek isterler. Bence dikkate değer bir açıklama bu. Farklı olanı düşmanlaştıran bünyemiz bizi küçük ulus yapıyor.

A.T:   Dünyanın her yanında da böyle sanki, filmlerden görüp kitaplardan okuduğumuz kadarıyla, 20. yüzyılın başlarında, o iyi aile babaları, gözlüklü adamlar, yakaladıkları zencileri hemen ilk ağaca asıyor…


A. Tunç:   Modern dünya eski çağlar gibi ama eski çağlardan farklı bir biçimde düşman üreten bir dünyaydı. O iyi aile babaları aynı zamanda iki büyük savaşta yer aldılar, nazizme selam durdular. O gözlüklü iyi aile babaları aynı zamanda 12 Eylül’ün işkencecileriydi, böyle pek çok hikaye vardır, bilirsiniz, işkenceci kurbanına acı vermek için şeytanın aklına gelmeyecek işkenceler yaptıktan sonra evine gider, pijamalarını giyip çocuğuna derslerinde yardım eder. İnsanoğlunun karanlık tarafı ile çağların dönüşüm dönemlerindeki çakışmalar küçük-büyük pek çok insanlık  trajedisine yol açmış. İşin acı tarafı, günümüzün de farklı olduğunu söyleyemiyor oluşumuz. Biz şu anda kendi küçük dünyamızı yaşarken gezegenimizin bir yerlerinde sonsuz işkenceler yapılıyor olduğunu pekala biliyoruz. Modern çağın idolü ve simgesi olan, insanlığa verdiği umut ve bilgi ile altın çağı yaşatan bilim kapitalizmin hizmetine girdi mesela. 

İnsanlığımızı parçalayan silah, petrol, ilaç, kimya, gıda gibi endüstriler insanlığın iyiliği için değil, daha büyük kar için var. Bütün bu dev endüstrilerde büyük büyük bilimciler insanlığın zararı için var güçleriyle çalışıyor. İnsanları daha büyük kitleler halinde öldüren silahlar icat ediyorlar, gıdaların genleriyle oynuyorlar, hastalıklar icat edip ilaç satıyorlar. Bütün dünyanın yüzünü karanlığa dönmekte olduğu gibi bir his içindeyim. Galiba insanoğlunun altın çağı sona erdi. Benim için varılabilecek en korkunç nokta, dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kısmını oluşturan, tüketme kabiliyetinden yoksun aşırı yoksul kitlenin artık beslenemeyeceği anlaşılınca nasıl yok edilebileceğine dair teoriler üretilmesi olacak. Aslında yüksek sesle dillendirilmese de, bazı batılı düşünürler insanlığın gitmekte olduğu bu korkunç noktaya dikkati çekiyorlar. 

A.T:   Ukalalık etmek istemiyorum ama hep aklıma gelir “Bir kent ölümünün denizine kayar dragomanlarıyla.” Dragomanların gitmesiyle mi bozulmaya başladı her şey?

A. Tunç:   Hatırlamakta haklısınız, Ece Ayhan topluca bir yok oluşun sürecini nasıl güzel ve umutsuzca imliyor o dizesinde. Ama Ece Ayhan şiiri türlü okumalara açık bir şiir. “Dragoman”la ne demek istemişti acaba? Dragoman’ın sözlük anlamı Osmanlı Devleti’nde görev yapan çevirmenler. İyi de neyi çeviriyordu bu dragomanlar? İnsanlık tarihinin başyapıtlarını mı? Diyelim ki çeviriyorlardı, o başyapıtlar hayatın içinde nasıl bir yer alıyordu? Dragomanlar gitti mi, hayatın içinde sessizce kuruyup yok mu oldular? Ama ben bu dizedeki dragomanları hayatımızın taşıyıcı kolonları gibi düşündüm hep. Belki bunda ardından gelen “Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler” dizesinin de etkisi vardır. Eğer dragomanları hayatımızın taşıyıcı kolonları olarak düşünecek olursak, evet, her bir kolonun çökmesiyle ölümün denizine kayıyoruz.

A.T:   Bu bozulma ne kadar doğal? Ne kadar olmalı?

A. Tunç:   Bence doğal değil. Elbette hayat bir değişim hikayesidir, zaman sürekli bir şeyleri değiştirir. İnsanın kendi tarihi gibi, toplumların hatta tümüyle insanlığın tarihi de iniş çıkışlardan oluşur. Ama tarihin kendi akışı içinde, makul çürümenin ötesinde olduğumuz hissi içindeyim. Evet dünya çürüyor, ama biz biraz daha hızlı çürüyoruz.

A.T:   Sırada ne var?
A. Tunç:   Henüz kafamda gezen fikirler var.


Kaynak: 

Link: http://www.bugunbugece.com/istanbulv2/Yazilar/Detay/ayfer-tunc-turkiye-nin-gelecegine-dair-umidimi-kaybettim

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder