30 Ağustos 2013 Cuma

DEMOKRATİK ORTADOĞU

DEMOKRATİK ORTADOĞU
(Hasan Küçük)

“1848'de Avrupa'da sol, kendini oyun dışı bırakan liberal - muhafazakar ittifakından sonra şiddete yöneldi; ancak kanlı bir 100 yıllık süreçten sonra Avrupa’da demokrasi kurulabildi. Ortadoğu’daki liberaller de İslamcılara karşı otoriteryenlerle kurdukları ittifakla Avrupa’daki öncülerinin habis tarihini tekrarlıyorlar. Bu tarihten ders alıp İslamcıları oyun içinde tutarlarsa Ortadoğu demokrasisi, Avrupa’daki gibi kanlı bir tarihi tekrarlamadan gelişebilir.”

New York Times’daki 

Sheri Berman’ın yazısı özetle bunu diyor. Sabah akşam liberalizm diyerek solu küçümseyen Yıldıray Oğur’un paylaşımından gördüm yazıyı. Liberalizmin kirli tarihini ortaya sermesi bakımından ibretlik bir paylaşım oldu.

Yazıya gelirsek önemli; ama eksik bir analiz…

Şöyle ki Türkiye’deki liberal - İslamcı ittifakı yazıyı şimdiden çürütmüş gibi görünüyor. Aynı analojiden gidersek Avrupa’da solun uzun mücadele tarihi ve SSCB’de kazanılan zafer olmasaydı sosyal demokrasiye evrim de mümkün olmazdı. Ortadoğu’da sistemi buna zorlayacak, salt kendi tikel kimliklerine kapanmamış, İslamı da etnik kimlikleri de evrenselci demokratik halk hareketleri içinde politikleştirecek  ve bunun zafere ulaşarak objektif bir baskı unsuru yaratacağı alternatif bir siyasal  güç gelişmedikçe ki Türkiye bu rolü oynayamadı, İslamcı - liberal ittifakı da yeni baskı rejimleri üretecektir.

Türkiye’de olan da Mısır’ın kısa İhvan iktidarı deneyiminde olan da maalesef buydu. Demokrasinin gelişmemesinin üretici sınıfların oluşmamasına bağlandığı petrol devi körfez ülkelerinden farklı olarak sınıfların daha fazla belirginleştiği bu iki Ortadoğu ülkesinin deneyimi bize bölgede demokrasi için İslamcı - liberlal ittifakının ötesine geçen oluşumların yükselmesi gerektiğini işaret ediyor.


Söz konusu ittifak, Demokratik Ortadoğu için kendini İslamofobiden kurtarmış özgürlükçü kesimlerle, demokrasifobiden ve kapitalizm aşkından kurtulmuş İslami kesimler arasındaki alt ve orta sınıflara dayanan yerel, ulusal ve bölgesel ölçekli bir ittifak olabilir.

(Buna benzer bir oluşumun yerel boyutta Rojava’da nüvelerinin oluştuğundan bahsedilmekte. Kendini bir sistem haline getirip ulusal ve bölgesel etkiler yaratıp yaratamayacağını tahmin etmek şimdiden zor.)

Prof. Sheri Berman
Kendine kapitalizm içinde yer arayan İslamcılıkla, liberalizmin ittifakının bizi götüreceği yer, ikincinin birinciyi yutması olacaktır. Üstelik liberalizmin demokrasiyle bağlarını 20. yüzyıldan farklı olarak kopardığı bu çağda, bu durum asgari demokratik kazanımları dahi otoriter kalkınma yolunda tehlikeye atacaktır. Bölgedeki mevcut iki ülke örneği de bunu doğrulamaktadır.

Sheri Berman’ın yazısının tamamı için: 


(Yazının yayınladığı New York Times ve onun anavatanı ABD’nin bölge için oynadığı ve oynayacağı kötücül roller yazının konusu dışındadır.)



Bu arada yazının çevirisi de yapılmış:





28 Ağustos 2013 Çarşamba

"Futbol"a uzak, "işkence"ye yakın…

"Futbol"a uzak, "işkence"ye yakın

Gaziantepspor'un kaleyi bulan şutu yok!..

Liverpool’u 15 yıl çalıştırmış efsanevi teknik direktör Bill Shankly’nin “Futbol bir hayat memat meselesi değildir, ondan çok daha önemlidir.” diyerek açıkladığı bu “oyun-ötesi oyunu” nasıl bu hale getiriyorsunuz anlamak zor…
 "Futbol"a uzak, "işkence"ye yakın bir maçın ardından ne söylenebilir ki? Ligin daha 2.haftasında sakat oyuncu yok, cezalı oyuncu yok; ama 4.sağ bekle oynuyoruz. Maç başı iki sağ bek…

Takım, neredeyse, yüz gün sonra Kamil Ocak’ta; ancak seyirci/taraftar ortalıkta yok. Nüfusu bir milyonu aşmış bir kentte on beş bin kişilik tribünün dörtte üçü boş… Her şey devlet hastanelerindeki tuzsuz yemek kıvamında… Maça renk katmaya çalışan “meşhur taraftar grubu” küfür etmeden de bir takımın desteklenebileceğini gösterebilse keşke…

Kalede Karcemarkas ve savunmada Kemal Tokak takımın iyileriydi. Onun dışındakiler hepten ölü top organizasyonu… Bu arada, takımın ayağına en çok top yakışan oyuncusu Haris Medunjani’nin geldiği günden beri sergilediği en kötü oyuna tanıklık ettik. 

Bülent Uygun’a ne demeli, bilmiyorum? Hafta içi yerel basına verdiği demeçlerde kentte yaşayanların takıma sahip çıkmamasını eleştirip çemkirmiş kendince. Antep’e geleli üç beş ay olmuş, kentle takım yönetimi arasında olup bitenler hakkında belli ki bilgisi yok ya da tek taraflı dinlemiş bazı şeyleri…

GS maçından sonra Antalya maçında da kenar yönetimi olarak sıkıntılıydı yine… Nitekim, maçın 77. Dakikasında yan hakeme tükürdüğü gerekçesiyle sahadan atıldı.

Maçın hakemi de tüm olumsuzluklara nispet yaparcasına rezaletti. Hele penaltı, kırmızı kart ve sonrasında olanlara hiç değinmeyelim.

Antalyaspor’un istekli ve kazanmaya yönelik oyunu olmasa Kamil Ocak’tan canlı çıkmamız pek mümkün değildi zaten… Milan Baros, Tita, Asiati, Diarra gibi oyuncularla nefes aldık biraz.

Teknik kadronun maç sonrası yaptı açıklamadaki “alınan 1 puan iyidir” ilkelliği, Yeşilçam artisti Turgut Doğan Şahin’in bencilliği, Cenk Tosun’un transfer rüyası, Sernas’ın “benim bu çizgide ne işim var” temalı oyunu, Bekir Ozan Has ve Ekrem Dağ’ın iyi niyetli çırpınışları bu maç için söylenebilecekler...

İki transfer yapılacağı söyleniyor. Teknik kadronun iki yeni transferden önce, oyun mantalitesini bir kez daha gözden geçirmesi gerekiyor. GS ve Antalya maçlarında “oyunbozanlık” üzerine kurulu bir oyun sisteminin değişerek oyunu düzen, yeniden yeniden yapılandırabilen, birden fazla oyun planına sahip bir yapıya dönüşmesi elzem… Tersi, istediğiniz oyuncuyu getirin hikâye…

Kulüp yönetimine ne desek boş… Ligimizin yönetimi kurbanı takımları listesinde başat roldeyiz yine: Aziz Yıldırım FB’yi, Yıldırım Demirören BJK’yi, Melih Gökçek hem Ankaraspor’u hem Ankaragücü’nü, İbrahim Kızıl yönetimi de Gaziantepspor’u…


Haftaya Beşiktaş maçında görüşmek üzere…

20 Ağustos 2013 Salı

Tarih, M.Ö. 2013


Tarih, M.Ö. 2013
Yeni sezona yeniliklerle başlamak, yenilenerek başlamak için mayıs serinliğinde bitip ağustos sıcağında başlayan, Avrupa’nın egosu en şişkin liginde meşin yuvarlak yeniden kalabalıkları  (eskisi kadar olmasa da) peşinden koşturmaya başladı.
Galatasaray 2 - Gaziantepspor 1
Yaz boyu tüm ülkeyi kuşatan eylemlilikler İstanbul United ruhundan tutalım İzmir United’a, oradan Adana United’a kadar yayılmış, yılların düşman kulüpleri için dostluk ağlarını örmüş, devlet siyasetiyle kirletilmiş futbol alanında taraftarından futbolcusuna kadar yeni bir oyun umuduyla  yenilenme umudu yaratmışken, bu rüzgârın ne Gaziantepspor taraftarına ne de takımına uğradığını, bunun baş sorumlularının da yönetiminden teknik heyetine kadar bu yenilenmeyi taşıyacak özellikleri barındırmayan Kızıl & Uygun konsorsiyumu olduğu herkesin malumu. 
Bu nedenle yeni sezona yeniliklerle başlamak, yenilenerek başlamak İbrahim Kızıl yönetiminde, Bülent Uygun teknik direktörlüğündeki Gaziantepspor için geçerli değil, maalesef…
Olup bitenler, kaç sezondur Gaziantepspor’un yaşadığı olumsuzlukların tekrarı/devamı niteliğinde… Bayram tatillerindeki trafik kazaları gibi kanıksadığımız bir durum artık.
Yapıl(a)mayan transferler, dostlar alışverişte görsün hesabı satışa çıkarılan kombineler, ligin daha ilk maçına 18’de üç kaleciyle çıkmak zorunda kalış, S. Özbayraktar’ı sağ bek oynatma fantezisi…
Kuruluşunun 50. yılına yaklaşan; ama hala amatörlük, acemilik, ilgisizlik gibi adına her ne derseniz uyar bir durum. Yarım asırda bir yapıyı/kurumu/derneği/takımı profesyonelleştirememek ciddi bir başarı sayılmalı!..
Bu arada, 21 Haziran 2013 tarihinde başlayan transfer sezonda takımımız ilk yabancı transferini dün gerçekleştirdi: Bosnalı orta saha oyuncusu Semir Stilic… 

Geçen sezon Fatih Terim’in istediği; ancak gerçekleşmeyen bu transferi Gaziantepspor’un bitirmesi Kızıl yönetiminin tek başarılı olduğu alan olan nokta transfer konusunda hala formda olduğunu gösteriyor. Tabata,  Popov,  Sosa, Wagner, İbricic’den sonra onlar klasında bir  oyuncu daha transfer edilmiş oldu. Bu sezonki “kutsal” kümede kalma hedefinin kahramanı da Stilic olabilir.
Gelelim sezonun ilk maçına:
Karce, dün kötü günündeydi; hem Snejder'in golünde
hem de Burak'ın pozisyonunda hatalı çıkışlar yaptı.

Kadro sıkıntısı yaşayan kırmızı siyahlı takım Gaziantepspor, Galatasaray karşısına iki yedek kaleciyle çıktı. 
İstanbul’un sıcağı, nemi, stadın kalabalığı ve gürültüsü gibi “dış mihraklar”ın etkisi altında kaldığını var saydığımız Bülent Uygun’un S.Özbayraktar’dan sağ bek devşirme çabasına tanıklık ettik. Böylece, yaklaşık 3 sezondur hücuma çıkmayan Hakan Balta, Serdar Özbayraktar’ın sağ bek başladığı maçın ilk 20 dakikasında “hücum açığı”nı kapatmış oldu.
Gaziantepspor kadrosunun Karce ve Haris Medunjanin ile birlikte elle tutulur 3 oyuncusundan biri olan Muhammet Demir’in oyuna dâhil olmasıyla maç renk değiştirip kırmızı siyaha evrildi. U17 - U19 - U21 milli takımlarında 49 maçta 47 gol atmış Muhammet Demir’in harika golünü GS taraftarı dâhil herkes alkışladı.
Bülent Uygun’un saha kenarı performansı iç açıcı değildi. Sezonun ilk maçında, “şu sezon hemen bitse” görüntüsü verdi. Oldukça sıkıntılı görünüyordu. Oysaki her şeye rağmen Gaziantepspor onun cezaevi sonrası süreci için yeni bir başlangıç yapma ihtimali olan bir fırsat(tı).
Yönetimin tüm eksikliklerine rağmen, yaz boyu Süleyman Demirel gibi 7 kere gidip 8 kez geri dönmesi de kendisinin bu takımı bir fırsat olarak görmesinin sonucuydu. Yaptığı açıklamalarda da “asker Bülent” havasından çok, “cezaevi görmüş adam” deneyimi hafiften de olsa hissediliyordu. Ancak ilk maçtaki görüntüsü bu fırsatı ne kadar kullanabileceği konusunda şimdiden şüphe yarattı.
GS’nin motivasyonsuz, Gaziantepspor’un dağınık bir görüntü verdiği ilk maçta 2-1’den sonra ortaya konan oyun, ağzımızda bir parmak bal tadı bıraktı. Oyun, 5 dakika daha oynansaydı haftanın ikinci “torku”, Antep Torku olacaktı.
Şunu da ekleyip bitirelim:
Yeni sezonla birlikte ilkelliklerimize bir yenisini daha ekledik: Maçlarda yayının sesini kısmak... Tarih, sanki M.Ö. 2013... 
Ayrıca, ilk hafta maçlarında açığa çıktı ki stadyumlarda istenmeyen şey siyaset değil; muhalefet… Bunu görmemek, anlamamak için ya cahil ya da gerçekten art niyetli olmak gerek.
Antalyaspor maçında Kamil Ocak’ta görüşmek üzere…

Not: Hasan Küçük'ün katkılarıyla...

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Yaşasın Bağımsız Kitabevleri!

Murat Menteş

Yaşasın Bağımsız Kitabevleri!


Sen ne güzel bulursun / Gezsen Anadolu'yu



[ÇOCUK ŞARKISI] İKİ DON KİŞOT
Gaziantep'te uçaktan iniyoruz.
Bizi, 1980'lerin İngiliz polisiye dizisi Profesyoneller'deki dedektiflere benzeyen iki adam karşılıyor:
Fırat Küçük ile Veysel Kaygusuz. Don Kişot Kitabevi'nin karizmatik şefleri.
Veysel Bey hikayeler yazıyor. Sordum, geçiştirdi.
Bir gün önce yumurta büyüklüğünde dolu yağmış.
Otomobillerin camları patlamış, sokak kedileri ölmüş, kuşlar gökten düşmüş…
Antep'te tabii felaket tabii karşılanıyor.
Fıratların evinde o güne dek dünyada pişirilmiş en leziz yemeği yiyoruz.
Sofradan on kilo alıp kalkıyorum.
Artık başka biriyim.
19. yüzyıl Fransa'sına ışınlansam, Balzac'la tahterevalliye binebilirim.

SOKAK, KİTAP VE KAHVE
Yeliz-Sinem ikilisi, Mersin'e şahane bir mekan açmışlar: Sokak Kitap ve Kahve Evi.
Benden bir iki hafta önce Emrah Serbes, ardından Murat Uyurkulak uğramış.
Anneler Günü. Ve herkes bana hediyeler veriyor.
SEYFİ KARAHAN FENOMENİ
Adana Garı'nda buluştuğumuz Seyfi Karahan'a anında kanım kaynıyor.
Karahan Kitabevi'nin yanı sıra Karahan Yayınevi'ni kurmuş.
Erman Artun gibi kıymetli akademisyen yazarların, halkbilimine dair eserlerini neşrediyor.
Şimdiden 200 kitaba ulaşmış!
Çok sayıda da şiir kitabı yayınlamış.
Seyhan Nehri kıyısında tapınak benzeri bir restorana götürüyor bizi.
Birkaç macerasını anlatıyor.
Alex de la Iglesia'nın filmleri gibi.
Karahan'da, 17 yaşında bir genç, bana şiirlerin gösteriyor. Olağanüstü…
'KAYSERİ'YE HOŞGELDİNİZ'
Kayseri'ye bir indik, tüm şehir 'Hoş geldiniz' yazılı afişlerle donatılmış.
Meğer, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül teşrif ediyormuş.
Binlerce 'Hoş geldiniz'den birkaçını ister istemez üstüme alındım.
Ayhan Bey'in Kıvılcım Kitabevi tarihî bir medrese binasının içinde.
Sağ kolu Turgut Reis'le spagetti western'lerden bahsediyoruz.
Akşamüstü, Halil Tekiner'le tanışıyoruz. Eczacılık ve edebiyatı bir arada ele alan harika kitapların yazarı.
Utku Bey ise toplam üç cümle konuşarak bizi kendine hayran bırakıyor.
20 bin kitaptan müteşekkil kişisel kütüphanesinden sessizce bahseden gizemli centilmeni de unutmayalım.
Arada, Onur Ünlü'nün adı geçiyor. Kayseri'ye benden önce uğramış.
ANADOLU'NUN MÜTHİŞ ENTELEKTÜELLERİ
Diyeceğim, Anadolu'da müthiş entelektüeller yaşıyor.
Bekir İşlek, Faruk Elhan, Hakan Alpin, Ali Tavşancıoğlu… gibi benzersiz nice yazarlardan söz ediyorum.
Bağımsız kitabevleri kuruyorlar.
Harıl harıl kitap okuyor ve yazıyorlar.
Anadolu'daki muazzam entelektüel birikim ve hareketliliğin yeterince farkında değiliz.
Onlar bizi ezbere bilirken, biz onları hemen hiç tanımıyoruz.
Kitap eklerinde, dergilerde, gazetelerde, ekranlarda bu hazinelerin ışığı yansımıyor.
Üç roman yazıp Anadolu'ya, okurlarımla buluşmaya gidince, aralarında otuz kitap yazmış kişiler görmek beni şoke etti.
***
Beşiktaş'ta bir kafeteryada Emrah Serbes, Murat Uyurkulak ve Onur Ünlü'yle oturuyoruz.
Heyecanla, Anadolu şehirlerini anlatıyorum.
Emrah: 'Bağımsız kitabevleri gibisi yok.'
Onur: 'İstanbul'da bulamadığın kitapları orada buluyorsun.'
Murat Uyurkulak: 'Diyarbakır'ı özledim.'

Not: Bu yazı 24 Mayıs 2013 tarihinde Yeni Şafak gazetesinde yayımlanmıştır.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Tolstoy mu, Dostoyevski mi?

Tolstoy mu, Dostoyevski mi?


Neredeyse iki yüz yıllık soru. Ama edebiyat insanlarını hâlâ ilgilendiriyor.
Sonuçları da anlamlı.
Sanat söz konusu olduğunda anket yapmak biraz saçma, biliyoruz. Sanatın ampirik birtakım standartlara, düzenlemelere göre kesin bir şekilde değerlendirebileceğini varsayar anketler. Ama biz biliyoruz ki, kimse neden bir kitabı öbürüne yeğlediğini ya da bir ressamı öbüründen daha çok sevdiğini kesin bir biçimde formüle edemez. Aşk bir bilim değildir.

tolstoydostoicsayfa1

Ama yine de, onları fazla ciddiye almamamız gerektiğini unutmazsak, anketler eğlenceli olabilir. The Millions’ın köşe yazarı Kevin Hartnett da çok da yeni olmayan “Tolstoy mu, Dostoyevski mi?” sorusunu böyle bir anket aracılığıyla cevaplıyor.

George Stenier’ın tam da bu konuyla ilgili yazmış olduğu Tolstoy or Dostoyevski adlı çalışmasından yola çıkan Hartnett, 19. yy Rus Edebiyatı üzerine uzmanlaşmış sekiz kişiye ulaşarak fikirlerini sordu.

tolstoydostoicsayfa2

Tolstoy için, “Destan geleneğinin en büyük mirasçısı”; Dostoyevski içinse, “Drama söz konusu olunca Shakespeare’den sonraki en büyük isim” diyen Steiner’ın dışındaki uzmanlardan birkaçının konu hakkındaki görüşleri şöyle:



Ellen Chances, Rus Edebiyatı Profesörü, Princeton Üniversitesi

Asıl sorulması gereken sorunun “kim daha iyi değil, Tolstoy ya da Dostoyevski okumak ile ne öğrenirim” olması gerektiğini söyleyen Ellen Chances, iki yazarı da çok sevdiğini ve ikisinden de farklı şeyler öğrendiğini dile getiriyor. Karamazov Kardeşler ve Anna Karenina romanları üzerinden karşılaştırma yapan Profesör Chances, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’de Tanrı’nın olduğu bir dünyada masum çocukların nasıl acı çekebildiğini, Tolstoy’un ise Lenin karakteri üzerinden hayatın anlamını sorguladığını belirtiyor.
“Sonuç olarak iki yazarın da vardığı sonuç hayatın anlamının saf bir entelektüel çaba, zihin gücü ile anlaşılamayacağı, hayatın düz bir çizgide ilerlemeyen ritmine ayak uydurmak gerektiği oluyor.” İki yazarın farklılaştıkları noktalar ise karakterlerini oturttukları psikolojik zemin. “Tolstoy karakterlerini sosyal bir grup içinde resmeder; o grup içerisinde öbürleriyle kurduğu ilişki üzerinden kurgular. Dostoyevski ise bireyin iç dünyasını sorgular. Tolstoy’un romanlarında sıradan insanların başına ekstrem şeyler gelir. Dostoyevski ise sıradan insanın içinde barındırdığı aşırılıkları sergiler.”
Profesör Chances değerlendirmesini şöyle bitiriyor: “İki yazar da beni hayatla ilgili bir şeyleri sorgulamaya teşvik ediyor. Ama sonuç olarak ikisi de hayatın kendisinin, sorgulamasını yapmaktan daha değerli olduğunu gösteriyor.”

Chris Huntington, Mike Tyson Slept Here romanının yazarı

Kim daha iyi bilmiyorum ama ben Dostoyevski’yi daha çok seviyorum diyen Huntington şunları söylüyor: “Tolstoy okumak beni başka bir dünyaya ışınlıyor. Dostoyevski okumaksa bu dünyadayken bana kendimi canlı hissettiriyor. Birine sinirlendiğimde Karamazov Kardeşler’den cümleler üşüşür aklıma. Tolstoy’un kitabını bitirince ise rütbeler, serfler ve Anna Karenina gibi etkileyici kadınların olduğu o büyülü dünyadan çıkıp kendi evime, çamaşır ve bulaşık makinesi gerçeklerinin olduğu dünyama geri dönerim. Belki de Dostoyevski’yi sevebilmek için büyümek gerekiyordur. Biraz olgun bir sevgiyi hak ediyor Dostoyevski. On sekiz yaşındaki ben Suç ve Ceza’yı okusam anlamazdım eminim. Anlayabilmek için pişmanlıklar gerekli belki de.”

Andrew Kaufman, Understanding Tolstoy kitabının yazarı ve Slav Dilleri ve Edebiyatı Profesörü, Virginia Üniversitesi

Benim tercihim Tolstoy’dan yana diyor Kaufman. Bunun nedeni Tolstoy’un sanat üzerine söylemiş olduğu sözlere Kaufman’ın da katılması. “Hayatı her türlü tezahürü içinde sevdirebilmeli sanat; hatta insanları buna mecbur etmeli,” diyen Tolstoy’un romanlarının bunu başarabildiğini, fakat Dostoyevski’yi bu konuda başarısız bulduğunu belirtiyor.
“Dostoyevski bireyin içindeki psikolojik parçalanmayı resmetmiştir. Modern hayat deneyiminin kişiyi ne kadar yalnızlaştırabileceğini, ideallerin ya da fikirlerin insanı nasıl ele geçirip parçalayabileceğini anlatmıştır. Fakat hayatın her haliyle sevilebilir olduğunu göstermeye çalıştığında, başarısız olmuş, fazla romantik ve hayalperest bir sonuca ulaşmıştır. Dostoyevski mutluluk için adeta yıldızlara ulaşmamız gerektiğini bize söylerken, Tolstoy gerçek hayatın mükemmellikten uzak yapılarında bile mutluluğu bulabileceğimizi söyler. Anna Karenina’da mükemmellikten oldukça uzak olan Kitty ve Lenin’in evliliği, bunun bir örneğidir.

Kaynak: http://www.notosoloji.com/promotion/tolstoy-mu-dostoyevski-mi/

11 Mart 2013 Pazartesi

Devrimler, Özgürlükler ve Anayasa


DEVRİMLER, ÖZGÜRLÜKLER VE ANAYASA
(Hasan KÜÇÜK)



Türkiye sıkça söylendiği gibi yine hassas bir dönemden geçerken anayasa tartışmaları kilit bir konu olarak gündemdeki yerini aldı. Güncel tartışmalara değinmeden önce tarihi ve felsefi birkaç noktadan bahsetmek bugünü anlamak için faydalı olabilir.

Toplumsal çatışmaların hukuk marifetiyle çözülmesi fikri, toplum sözleşmecileri (Hobbes, Locke, Rousseau) diye adlandırılan düşünürlerde en idealize halini almıştı. Bu kuramlar farklı ön kabullerden yola çıksa da ortak noktaları doğa durumunda yaşayan insanların, aralarındaki eşitsizlikleri gidermek için özgürlüklerini üst bir merciye devredecekleri ve böyle bir kurgusal sözleşmeyle toplumsal barışın sağlanabileceği varsayımına dayanmaktaydı. İlk duyulduğunda oldukça hayali görünen bu yaklaşım, daha sonraki Fransız ve Amerikan Devrimlerini doğrudan ya da dolaylı olarak oldukça fazla etkilemiştir. Öyle ki bu devrimlerin bir anayasal sözleşmeye bağlanması yeni kurulacak barış ve refah içerisindeki özgür bir toplum idealinin güvencesi olarak algılanmış olup devrimin ana hedeflerinden biri olmuştur. Devrimlerin sonunda oluşan anayasalar kendilerine biçilen bu aşırı rolü elbette ki yerine getirememişlerdir.

İktidarın kaynağının ilahi bir güçten alınarak dünyevi bir güce verildiği bir çağda, geçmişte her şeyin üzerinde tutulan kralın yerine yine her şeyin üzerine konulan “milli irade” ve onun garantisi olarak “yasa”nın geçirilmesi tüm sorunları çözecek sihirli bir formül gibi dursa da gerçekleşen şey bu olmamıştır. Çoğunluğun seçiminin iktidarı belirlediği bu seküler dönemde  kral despotizmi gitmiş yerine çoğunluk despotizmi gelmiştir. Bu yeni seküler despotizm de beraberinde sınıfsal, etnik vb. birçok siyasal-toplumsal sorunu doğurmuştur. İktidarın yasaya dayandırılması beklenilenin aksine özgürlüklerin garantisi olamamıştır.  

Rousseau’nun ortaya attığı “genel istenç” kavramının etkisi altındaki Fransız Devrimi’nin öncüleri (Sieyes, Robespierre gibi)  “milli iradeye” teslim olarak çoğulcu bir yapı kurmakta yetersiz kalırken, daha çok Montesquieu etkisindeki Amerikan Devrimi’nin kurucu babaları (Adams, Jeferrson ve diğerleri) onun “güçler ayrılığı” prensibiyle iktidarı kontrol edici ve dengeleyici kurumlar yaratarak kalıcı siyasi yapılar kurmakta daha başarılı olmuşlardır. Bu durumda iki ülkenin siyasal geçmişlerinden getirdikleri mirasları da önemli bir etken olmuştur.

Devrimler yıktıkları rejimin biçimini alır.” trajedisiyle despot kralın kontrolündeki merkezi bir yönetim olan ancien régime’e karşı gerçekleşen Fransız Devrimi bu mirasla benzer yapılar kurarken, devrim öncesi okyanus ötesi bir kraliyete bağı olup, zaten kasabalardan eyaletlere kadar konseyler ve koloniler halinde örgütlenmiş olan bir siyasal geleneği devralan Amerikan Devrimi ise kraliyetle bağını kopardığı anda siyasal olarak özgür bir alanın üzerinde yükselme şansı bulmuş ve  anayasası da bu niteliği taşımıştır.


Bu kısa hatırlatmalardan sonra Türkiye’nin güncel anayasa tartışmalarına gelmeden önce şu çıkarıma kolaylıkla ulaşabiliriz:

İktidarları sınırlayan yasalar ya da anayasa değil, toplumsal ve siyasal güç dengeleridir. Bu çıplak gerçeği Osmanlı’nın ilk anayasa örneğinde de görebiliriz. Çok da yeni sayılamayacak kadar eski anayasal geleneğe sahip olan bir toplum olduğumuzun göstergelerinden olan, Namık Kemal’in kavramsal çerçevesini çizdiği ve Mithat Paşa’nın hazırladığı 1876’daki Kanuni Esasi “din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin herkes Osmanlı yurttaşıdır” derken çağının oldukça ilerisinde etnisite ve dine dayanmayan bir yurtseverlik çerçevesinde tanım getirerek çok uluslu imparatorluğu bir arada tutmayı hedeflemişti. Oysaki üzerinden bir yıl geçmeden II. Abdulhamid anayasayı askıya alarak onun Osmanlıcılık felsefesini yıktı, İslamcılık anlayışını yönetime hakim kıldı ve sonrasında ülkenin genelinde baskı rejimi kurarken Ermenileri de Kürt aşiretlerin de desteğini alarak katletme yoluna gitti. Anayasa sorunları çözmek şöyle dursun kötü bir tarihsel miras bırakan dönemi açmıştı. Ta ki 1908’de siyasal dengeler değişip anayasa gerek ordudaki subayların gerekse toplumsal baskının etkisiyle yeniden yürürlüğe girene kadar bu rejim devam etti. Anayasanın bazı değişikliklerle beraber yürürlüğe girmesi sorunları katmerlendirmekten başka bir şeye yol açmadı. Mevcut toplumsal ve siyasal güç dengeleri buna yol açmış, anayasa yazılı bir belge olmaktan öteye geçmemişti.

Savaş sonrası 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye ise savaş döneminde yapılan yerel kongreler ve kurulan ittifakların etkisiyle ABD anayasacılığına benzer bir çoğulculuk getirse de 1924 Anayasası ile kurucu kadroların pozitivist felsefenin ve Rousseau’nun etkisiyle “milli iradeyi” öne çıkaran ve “üniter devleti” esas alan Fransız anayasası modelini örnek almasıyla çoğunluk despotizmini yaratan siyasal bir yapı kurdu. Cumhuriyet tarihi boyunca anayasal tarih de bürokrasi ile burjuvazinin kavgaları ile şekillenen bir seyir izledi ve darbeler tarihi olarak gelişti. 1924’te kurulan ve çoğulculuk yerine çoğunluğa dayalı sistem çeşitli şekillerde bugüne kadar devam etti. 

Günümüze gelindiğinde ise gerek Kürt muhalefetinin etkisiyle gerek ise İslami kökenli politik hareketlerin kendini iç ve dış dengelere göre iyi konumlandırıp toplumsal destekle  siyasi iktidarı almasıyla eski rejim işlemez hale geldi. Bu durum da merkezinde anayasa olan yeni bir kuruluş dönemi tartışmasını gündeme getirdi. Ülkeyi 10 yıldır yöneten siyasi hareket Gramsci’den ilhamla pasif devrim olarak da adlandırılan siyasal dönüşümü yeni bir anayasa ile taçlandırmak isterken bunu ülkenin bir diğer büyük siyasi ve toplumsal meselesi olan Kürtlerin hakları ve bu çerçevede süren çatışmaların sonuçlanması bağlamına da oturtmuş durumda.

Yeni bir kurucu anayasa ile vatandaşlık bağlamında hukuki bir konsensüs sağlayarak etnik çatışmayı bitirmek öngörülürken iktidar bunu fiilen çoğunluk despotizmine dönüşmüş rejimi hukuken de başkanlık sistemine dönüştürerek yapmayı hedefine koymuş görünüyor. Kuşkusuz çatışmalardan kaynaklı ölümlerin bitmesi herkesin ortak paydası olmak durumunda... Buna karşı çıkmak her şeyden önce politik ahlaka aykırı. Ancak çatışmaları bitirecek yeni anayasanın iktidarın sınırsız kullanımıyla toplum üzerinde yeni bir baskı rejimini kalıcı hale getireceği tehlikesi çeşitli muhalefet kesimlerinde haklı kaygılar uyandırmakta.

Bu kaygılar bizi “iktidarın nasıl sınırlandırılacağına” ilişkin kadim soruya götürüyor. İktidarı sınırlandırmanın bir aracı olarak anayasalarda sağlanan hak ve özgürlükler önemli bir araç olarak kullanıla gelse de, bu hak ve özgürlüklerin pasif bir koruma sağlamanın ötesine gitmediği dünyadaki diğer anayasa örneklerinde de sıkça karşılaşılan bir sorun olmuştur. Klasik bir çerçevede kurulan iktidar-özgürlük ikileminden ziyade iktidar-iktidar ikilemine oturtulan bir anlayış iktidarı sınırlamanın daha doğru bir yolu gibi gözükmekte. “Bir iktidarı ancak karşı bir iktidar sınırlandırabilir” ilkesi daha gerçekçi bir bakış açısı sunmakta. Burada kastettiğim seçilmiş iktidarın karşısına sınırlayıcı unsur olarak anayasadaki hak ve özgürlükleri ya da onu dengeleyici senato benzeri kurumları koymak kadar toplumsal ve politik iktidar alanlarının çok daha önemli olduğu.

İktidarın birtakım hukuki mekanizmalarla değil, ancak toplumsal olarak örgütlenmiş politik iktidar odakları tarafından sınırlanabileceği gerçeğini dünya deneyimlerinde de kendini ortaya koymuş durumda. Anayasanın hukuki çerçevesinden çok toplumun öz iradesiyle oluşturduğu konseyler, belediyeler, kooperatifler, siber alandaki örgütlenmeler gibi iktidar alanları mevcut siyasi iktidarın baskılarına karşı toplumu koruyabilecektir. Bu nedenle yeni anayasa sonrası dönemi, iktidarın yeni bir neo-istibdat dönemine dönüştürmesinden kaygılı olanların endişelerini bu yöne de odaklamaları yerinde olacaktır. Kürt muhalefetinin bu alanda yarattığı önemli toplumsal iktidar alanları bulunmakta. Belki de bu döneme girerken öz güvenini bu pozisyondan  almakta. Diğer muhalefet kesimlerinin de devlet ve anayasa odaklı politikaya odaklanırken bu yönlü politik alanlar yaratmaya girişmesi toplum ve birey özgürlüklerini koruyacak gerçek mekanizmaları oluşturacaktır.

Özgürlükçü  anayasaların dahi  sadece baskıdan kurtuluş anlamında bir alan açmaktan fazlasını yapamadığı gerçeği ortada iken toplumsal muhalefet için hayati olan özgürlüğü ortak eylemlilikle geliştirecek kamusal alanları yaratma yeteneğini gösterebilmektedir. Bu kamusal alanlar yeni anayasanın despotik bir yönetime yol açmamasının da gerçek güvenceleri olacaktır.

Kaynak:
http://hasan2017.tumblr.com/post/45120762599/devrimler-ozgurlukler-ve-anayasa

2 Şubat 2013 Cumartesi

Yetmedi Mi İstila, Artık İstifa...


Bir Markanın Ölümü



Bir Markanın Ölümü


Marka şehir” Gaziantep’in tek markası değilse de şüphesiz ki en büyük markasıdır Gaziantepspor…  Ancak son dönemde marka değerine dair ciddi aşınmalar söz konusu...

Türkiye marka kavramıyla 1990’ların ortalarında tanıştı ve büyük şirketlerde çağdaş marka yönetimi teknikleri uygulanmaya başlandı. Buna sebep, 50 yıllık markayı 6 yılda neredeyse yok etme noktasına getiren İbrahim Kızıl yönetimi, marka yönetimi konusunda hiç yoksa Antep sanayi odasından seminer falan alsa keşke…  Faydası olur mu, orası da şüpheli gerçi…

Son altı yedi sezondaki takım yönetimi, altyapı ve tesisleşme konusunda bir arpa yol aldık diyen varsa beri gelsin lütfen… Bu sezonki transfer politikamız da evlere şenlik zaten. Hikmet Karaman’ın her maç sonrası “isyanı” da cabası… Bu arada Hikmet Karaman yönetime çemkirmekte yerden göğe kadar haklı... Ancak Emre Güngör, Popov, İvan de Souza, İsmail Sosa gibi oyuncuları da kendisi harcadı, unutmadık.

İbrahim Kızıl yönetiminin uzun zaman önce taraftarla da bağlantısı koptu, sağır sultan bile duydu bunu. Gerçi taraftarın çok parçalı duruşu, sadece Gençlik 27 üzerinden güçlü bir biçimde kendini ifade edişi söz konusuydu. Ancak, son dönemde Free Falconsadıyla bağımsız, alternatif bir taraftar yapılanması varsa da Kızıl yönetiminin polis marifetiyle ber-taraf etme çabasına da tanıklık ettik. “Bir avuç çapulcu” için devletin polisini uğraştırmak da ayıplanası… Gençlik 27’in olan bitenler karşısındaki duruşu da başka bir yazının konusu…

Takım ligin “büyüklerinden” biriyle maça çıkıyor. Taraftar desteği takımın içinde bulunduğu konum açısından da önemliyken Antep - FB maçında biletleri 40-50 TL yapmak, kendi taraftarına “maça gelme” demek değil midir? Bilet fiyatlarını yüksek tutup olası bir kötü sonuçta tepki almamak adına mı yapıldı acaba?..

Takım ne hallerde, puan ve puanlara çok ihtiyacımız olduğu bir zamanda maç öncesi yönetimin ucuz ayak oyunlarına tanıklık ediyoruz. Nihayetinde amacına ulaştı Kızıl yönetimi, FB sahaya çıktığında neredeyse stadın tamamı ayağa kalkıp fotoğraflar çekti, cep telefonu kamerasına yüklendi. “Bunlar Antep taraftarıydı” diye yine bizlere “aptal” muamelesi yapmayın n’olur?

Bir de şunu herkesin bilmesi gerekiyor: İbrahim Kızıl yönetimi istifa ederse elbette birileri çıkıp yönetime talip olur. Şimdilerde “kongrede niye kimse aday değil” teranesi okunuyor ya, mevcut kongre üye tablosu orta yerde dururken kimse aday ol(a)maz ki…

Son olarak, 50 yıllık Gaziantepspor markasını iş bilmez yönetim anlayışlarıyla üç beş senede bozuk para gibi harcayıp takım üzerinden nemalananlar Gaziantepspor’a daha fazla zarar vermeden bırakıp gidebilir. Bursaspor’la girişilen “etik yarışması” da tam bir komedi bu arada…

Neyse, bu şehir bir gün İbrahim Kızıl yönetimini belki affeder…

Not: İstifa eden Trabzonspor teknik heyetinin bir parçası olan Ünal Karaman’ın giderayak yaptığı açıklamalar da okunası: