11 Mart 2013 Pazartesi

Devrimler, Özgürlükler ve Anayasa


DEVRİMLER, ÖZGÜRLÜKLER VE ANAYASA
(Hasan KÜÇÜK)



Türkiye sıkça söylendiği gibi yine hassas bir dönemden geçerken anayasa tartışmaları kilit bir konu olarak gündemdeki yerini aldı. Güncel tartışmalara değinmeden önce tarihi ve felsefi birkaç noktadan bahsetmek bugünü anlamak için faydalı olabilir.

Toplumsal çatışmaların hukuk marifetiyle çözülmesi fikri, toplum sözleşmecileri (Hobbes, Locke, Rousseau) diye adlandırılan düşünürlerde en idealize halini almıştı. Bu kuramlar farklı ön kabullerden yola çıksa da ortak noktaları doğa durumunda yaşayan insanların, aralarındaki eşitsizlikleri gidermek için özgürlüklerini üst bir merciye devredecekleri ve böyle bir kurgusal sözleşmeyle toplumsal barışın sağlanabileceği varsayımına dayanmaktaydı. İlk duyulduğunda oldukça hayali görünen bu yaklaşım, daha sonraki Fransız ve Amerikan Devrimlerini doğrudan ya da dolaylı olarak oldukça fazla etkilemiştir. Öyle ki bu devrimlerin bir anayasal sözleşmeye bağlanması yeni kurulacak barış ve refah içerisindeki özgür bir toplum idealinin güvencesi olarak algılanmış olup devrimin ana hedeflerinden biri olmuştur. Devrimlerin sonunda oluşan anayasalar kendilerine biçilen bu aşırı rolü elbette ki yerine getirememişlerdir.

İktidarın kaynağının ilahi bir güçten alınarak dünyevi bir güce verildiği bir çağda, geçmişte her şeyin üzerinde tutulan kralın yerine yine her şeyin üzerine konulan “milli irade” ve onun garantisi olarak “yasa”nın geçirilmesi tüm sorunları çözecek sihirli bir formül gibi dursa da gerçekleşen şey bu olmamıştır. Çoğunluğun seçiminin iktidarı belirlediği bu seküler dönemde  kral despotizmi gitmiş yerine çoğunluk despotizmi gelmiştir. Bu yeni seküler despotizm de beraberinde sınıfsal, etnik vb. birçok siyasal-toplumsal sorunu doğurmuştur. İktidarın yasaya dayandırılması beklenilenin aksine özgürlüklerin garantisi olamamıştır.  

Rousseau’nun ortaya attığı “genel istenç” kavramının etkisi altındaki Fransız Devrimi’nin öncüleri (Sieyes, Robespierre gibi)  “milli iradeye” teslim olarak çoğulcu bir yapı kurmakta yetersiz kalırken, daha çok Montesquieu etkisindeki Amerikan Devrimi’nin kurucu babaları (Adams, Jeferrson ve diğerleri) onun “güçler ayrılığı” prensibiyle iktidarı kontrol edici ve dengeleyici kurumlar yaratarak kalıcı siyasi yapılar kurmakta daha başarılı olmuşlardır. Bu durumda iki ülkenin siyasal geçmişlerinden getirdikleri mirasları da önemli bir etken olmuştur.

Devrimler yıktıkları rejimin biçimini alır.” trajedisiyle despot kralın kontrolündeki merkezi bir yönetim olan ancien régime’e karşı gerçekleşen Fransız Devrimi bu mirasla benzer yapılar kurarken, devrim öncesi okyanus ötesi bir kraliyete bağı olup, zaten kasabalardan eyaletlere kadar konseyler ve koloniler halinde örgütlenmiş olan bir siyasal geleneği devralan Amerikan Devrimi ise kraliyetle bağını kopardığı anda siyasal olarak özgür bir alanın üzerinde yükselme şansı bulmuş ve  anayasası da bu niteliği taşımıştır.


Bu kısa hatırlatmalardan sonra Türkiye’nin güncel anayasa tartışmalarına gelmeden önce şu çıkarıma kolaylıkla ulaşabiliriz:

İktidarları sınırlayan yasalar ya da anayasa değil, toplumsal ve siyasal güç dengeleridir. Bu çıplak gerçeği Osmanlı’nın ilk anayasa örneğinde de görebiliriz. Çok da yeni sayılamayacak kadar eski anayasal geleneğe sahip olan bir toplum olduğumuzun göstergelerinden olan, Namık Kemal’in kavramsal çerçevesini çizdiği ve Mithat Paşa’nın hazırladığı 1876’daki Kanuni Esasi “din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin herkes Osmanlı yurttaşıdır” derken çağının oldukça ilerisinde etnisite ve dine dayanmayan bir yurtseverlik çerçevesinde tanım getirerek çok uluslu imparatorluğu bir arada tutmayı hedeflemişti. Oysaki üzerinden bir yıl geçmeden II. Abdulhamid anayasayı askıya alarak onun Osmanlıcılık felsefesini yıktı, İslamcılık anlayışını yönetime hakim kıldı ve sonrasında ülkenin genelinde baskı rejimi kurarken Ermenileri de Kürt aşiretlerin de desteğini alarak katletme yoluna gitti. Anayasa sorunları çözmek şöyle dursun kötü bir tarihsel miras bırakan dönemi açmıştı. Ta ki 1908’de siyasal dengeler değişip anayasa gerek ordudaki subayların gerekse toplumsal baskının etkisiyle yeniden yürürlüğe girene kadar bu rejim devam etti. Anayasanın bazı değişikliklerle beraber yürürlüğe girmesi sorunları katmerlendirmekten başka bir şeye yol açmadı. Mevcut toplumsal ve siyasal güç dengeleri buna yol açmış, anayasa yazılı bir belge olmaktan öteye geçmemişti.

Savaş sonrası 1921’de kabul edilen Teşkilat-ı Esasiye ise savaş döneminde yapılan yerel kongreler ve kurulan ittifakların etkisiyle ABD anayasacılığına benzer bir çoğulculuk getirse de 1924 Anayasası ile kurucu kadroların pozitivist felsefenin ve Rousseau’nun etkisiyle “milli iradeyi” öne çıkaran ve “üniter devleti” esas alan Fransız anayasası modelini örnek almasıyla çoğunluk despotizmini yaratan siyasal bir yapı kurdu. Cumhuriyet tarihi boyunca anayasal tarih de bürokrasi ile burjuvazinin kavgaları ile şekillenen bir seyir izledi ve darbeler tarihi olarak gelişti. 1924’te kurulan ve çoğulculuk yerine çoğunluğa dayalı sistem çeşitli şekillerde bugüne kadar devam etti. 

Günümüze gelindiğinde ise gerek Kürt muhalefetinin etkisiyle gerek ise İslami kökenli politik hareketlerin kendini iç ve dış dengelere göre iyi konumlandırıp toplumsal destekle  siyasi iktidarı almasıyla eski rejim işlemez hale geldi. Bu durum da merkezinde anayasa olan yeni bir kuruluş dönemi tartışmasını gündeme getirdi. Ülkeyi 10 yıldır yöneten siyasi hareket Gramsci’den ilhamla pasif devrim olarak da adlandırılan siyasal dönüşümü yeni bir anayasa ile taçlandırmak isterken bunu ülkenin bir diğer büyük siyasi ve toplumsal meselesi olan Kürtlerin hakları ve bu çerçevede süren çatışmaların sonuçlanması bağlamına da oturtmuş durumda.

Yeni bir kurucu anayasa ile vatandaşlık bağlamında hukuki bir konsensüs sağlayarak etnik çatışmayı bitirmek öngörülürken iktidar bunu fiilen çoğunluk despotizmine dönüşmüş rejimi hukuken de başkanlık sistemine dönüştürerek yapmayı hedefine koymuş görünüyor. Kuşkusuz çatışmalardan kaynaklı ölümlerin bitmesi herkesin ortak paydası olmak durumunda... Buna karşı çıkmak her şeyden önce politik ahlaka aykırı. Ancak çatışmaları bitirecek yeni anayasanın iktidarın sınırsız kullanımıyla toplum üzerinde yeni bir baskı rejimini kalıcı hale getireceği tehlikesi çeşitli muhalefet kesimlerinde haklı kaygılar uyandırmakta.

Bu kaygılar bizi “iktidarın nasıl sınırlandırılacağına” ilişkin kadim soruya götürüyor. İktidarı sınırlandırmanın bir aracı olarak anayasalarda sağlanan hak ve özgürlükler önemli bir araç olarak kullanıla gelse de, bu hak ve özgürlüklerin pasif bir koruma sağlamanın ötesine gitmediği dünyadaki diğer anayasa örneklerinde de sıkça karşılaşılan bir sorun olmuştur. Klasik bir çerçevede kurulan iktidar-özgürlük ikileminden ziyade iktidar-iktidar ikilemine oturtulan bir anlayış iktidarı sınırlamanın daha doğru bir yolu gibi gözükmekte. “Bir iktidarı ancak karşı bir iktidar sınırlandırabilir” ilkesi daha gerçekçi bir bakış açısı sunmakta. Burada kastettiğim seçilmiş iktidarın karşısına sınırlayıcı unsur olarak anayasadaki hak ve özgürlükleri ya da onu dengeleyici senato benzeri kurumları koymak kadar toplumsal ve politik iktidar alanlarının çok daha önemli olduğu.

İktidarın birtakım hukuki mekanizmalarla değil, ancak toplumsal olarak örgütlenmiş politik iktidar odakları tarafından sınırlanabileceği gerçeğini dünya deneyimlerinde de kendini ortaya koymuş durumda. Anayasanın hukuki çerçevesinden çok toplumun öz iradesiyle oluşturduğu konseyler, belediyeler, kooperatifler, siber alandaki örgütlenmeler gibi iktidar alanları mevcut siyasi iktidarın baskılarına karşı toplumu koruyabilecektir. Bu nedenle yeni anayasa sonrası dönemi, iktidarın yeni bir neo-istibdat dönemine dönüştürmesinden kaygılı olanların endişelerini bu yöne de odaklamaları yerinde olacaktır. Kürt muhalefetinin bu alanda yarattığı önemli toplumsal iktidar alanları bulunmakta. Belki de bu döneme girerken öz güvenini bu pozisyondan  almakta. Diğer muhalefet kesimlerinin de devlet ve anayasa odaklı politikaya odaklanırken bu yönlü politik alanlar yaratmaya girişmesi toplum ve birey özgürlüklerini koruyacak gerçek mekanizmaları oluşturacaktır.

Özgürlükçü  anayasaların dahi  sadece baskıdan kurtuluş anlamında bir alan açmaktan fazlasını yapamadığı gerçeği ortada iken toplumsal muhalefet için hayati olan özgürlüğü ortak eylemlilikle geliştirecek kamusal alanları yaratma yeteneğini gösterebilmektedir. Bu kamusal alanlar yeni anayasanın despotik bir yönetime yol açmamasının da gerçek güvenceleri olacaktır.

Kaynak:
http://hasan2017.tumblr.com/post/45120762599/devrimler-ozgurlukler-ve-anayasa