18 Ağustos 2014 Pazartesi

Siyasal / Toplumsal İkiyüzlülük

Suriyeliler Mevzusu: 
Siyasal/Toplumsal İkiyüzlülük

Suriye’deki iç savaşa “Mazlum halkların yanındayız.”düsturu ile gayri resmi biçimde dâhil olan; ancak işin doğrusu bir taraftan Neo-Osmanlıcılık, diğer taraftan Ortadoğu’ya dair dar mezhepçi bir bakışla emperyal rüyalar gören AKP iktidarının evdeki hesabı çarşıya uymadı yine.

Üç ayda Esad rejiminin devrileceğini var saydıkları bu “kirli” savaşa dair “eski” Türkiye’den kalma “derin” devlet diye yutturulan yapıların AKP döneminde de (Yeni Türkiye) oldukça “sığ” kaldığını bir kez daha görmüş olduk. Türkiye dış politikasının “sığlığı” son dönemdeki IŞİD tarzı yapılanmaların Moğolları andıran barbarlığı ve kör şiddeti ile iyice ayyuka çıkmış durumda.
           
“Komşu”daki yangına körükle gitmenin doğal sonucu olarak sınır kentleri başta olmak üzere, savaşın getirdiği ölümden, yıkımdan kurtulmak için Suriyeli halklar kendilerince “güvenli” addettikleri Türkiye’ye göç edip mülteci hayatı yaşamaya başladılar.

AKP iktidarı da Suriyeli halkların Türkiye’ye göçüne “Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez.” anlayışı ile yaklaşıp - her türlü dış yardım talebini de reddederek - savaş sonrası oluşacak ganimetten tek başına nemalanma hesabıyla sınır illerine kamplar yaptırarak Suriyeli göçmenlere asgari düzeyde yaşam alanları oluşturdu.

Tabii ki kamplarda kalmayı tercih etmeyen büyük bir kalabalık da kentlerde kendilerine “yeni bir hayat” kurma umuduyla yollara düştü. Denetimsiz, kontrolsüz ve kaçak yollarla kent merkezlerine yerleşen Suriyeli kalabalıkların, sosyal ve ekonomik hayata dâhil olmaya başladığı ilk günlerde bunu büyük bir ranta dönüştürme hevesindeki fabrika patronlarından tutun da mahalledeki berbere, kasaba, dürümcüye kadar büyük-küçük ölçekli gelir sahibi kesimler “mağdurlara/mazlumlara yardım”söylemini de kendilerine örtü edinerek yeni bir kazanç kapısı elde etmenin şehvetiyle avuçlarını ovuşturdular. Hatta Gaziantep’in kadın belediye başkanı o günleri “Suriyeliler şehrimize ilaç gibi geldi.” diyerek özetlemişti.

Suriye’deki iç savaşın üzerinden üç yıl geçti ve gelinen noktada kent merkezlerinde sosyo-ekonomik patlamalar başladı.

Dört yüz bini aşkın Suriyeli mültecinin akınına uğrayan Gaziantep’in nüfusunun iki milyona yaklaşması, kira artışlarının %300’leri bulması,  Suriyeli kızlara/kadınlara dair utanç verici bir pazarın oluşması, kent yerlisi emekçi sınıfların Suriyelilerin ucuz iş gücü olarak görülüp çalıştırılmasından dolayı iş ve gelir kaybına uğraması gibi temel problemlerin yanı sıra, Suriyeli göçmenlerin işledikleri kimi “kabahatler” de gerekçe gösterilerek kitlesel saldırılar, linç girişimleri meydana geldi.

Siyasal iktidar ikiyüzlülükle “şahane mazlumlar” edebiyatı yaparken, toplumsal yapı da “mağdurlara/mazlumlara yardım” teranesi ile var olan durumdan her anlamda azami rant gözeterek toplumsal ikiyüzlülüğün “güzel” bir örneğini sergiledi.

Tabii ki kent ahalisi içinde gerçek manada insani duyarlılık gösterip Suriyeli mültecilere olanakları dâhilinde yardım edenleri yok saymak, linçten kaçan Suriyeli bir aileyi “Bir daha Sivas, Maraş, Çorum olmasın.” duyarlılığıyla evinde saklayan Hüseyin Enver’i görmezden gelmek de olmaz.

Sonuç olarak, AKP iktidarının “sorumsuz” savaş politikalarının mağduru, sadece Suriyeliler değil; AKP'ye % 60 oy veren Gaziantep de savaş mağduru...

Olaylar esnasındaki bir duvar yazısı
Gaziantep’teki “Suriyeliler” problemi, mevcut siyasal iktidarın savaş politikalarının dış politika arenasındaki iflasından sonra, ülke içinde de sosyo-ekonomik düzlemde iflas ettiğinin açık göstergesi. O nedenle eleştirilecek, tepki gösterilecekse bu savaş politikaları eleştirilmeli.

Alman felsefeci Theodor W. Adorno’nun başyapıtı sayılan “Minima Moralia”dan bir alıntı ile bitirelim: "Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir." 


9 Ağustos 2014 Cumartesi

CB seçimlerine dair

CB seçimlerine dair


Bölüm 1) 

Bugün olup bitenlere baktığımızda 2002 seçimlerinden bu yana günümüz Türkiye toplumu olarak iki cendere arasına sıkıştırıldığımız iddia edilebilir:

Birisi, neo-İslamcılar diye de adlandırabileceğimiz Anadolu’nun muhafazakâr ve dindar geleneklerini taşıyan, modernist çizgiler de barındıran; aynı zamanda Müslüman orta ve yoksul sınıfları bir araya getiren ve çoğunlukla AKP etrafında kümelenen anlayış.

Bu çevreler, CB seçimlerinde, malum, Recep Tayip Erdoğan’ın adaylığı etrafında toplanıyor. Bir dönem bürokratik Türk-İslamcı statükoya ve Kemalist-askeri vesayete karşı mücadele ettiğini, “ileri” demokrasi mücadelesi verdiklerini söyleyerek bugüne kadar kendilerini iktidarda tutmayı başaran bu çevreler, bugün gelinen noktada bizatihi anti-demokratik uygulamaları ve nefret söylemi ile toplumsal kamplaşmayı derinleştirici bir tutum içerisine girerek karşı oldukları, mücadele ettikleri statükonun ve vesayetin kendisine dönüştüler.

Bu nedenle, CB seçimleri dolayısıyla gündemleştirmeye çalıştıkları “Yeni Türkiye” söylemi; paketi janjanlı, renkli, albenili; ancak içeriği itibariyle “eski” Türkiye’ye ait, son kullanma tarihi çoktan geçmiş teorik ve pratik “alışkanlıklarla” dolu.

Diğeri ise, kendilerini Mustafa Kemal’in laik ve cumhuriyetçi mirasının bekçileri olarak gören, geleneksel şehirli CHP-MHP ve askeri yapıyı temsil eden TSK etrafında var olmaya çalışan “endişeli” modernist anlayış.

Bu çevreler de CB seçimlerinde Ekmelettin İhsanoğlu’nu Çankaya’da görmek istiyor. “Eski” Türkiye’nin devamından yana olan, Türk-İslamcı bürokrasi ile Kemalist vesayetçi ordunun bir nevi “eş-başkanlığında”, “Enverci” bir refleksle “kaybedilen kalelerin yeniden fethedilmesi” hayalini kuruyorlar ve CB seçimleri dolayısıyla bu hayal uğruna, bir dönem kanlı bıçaklı oldukları (Ergenekon ve Balyoz davaları) Gülen Cemaati’yle de yan yana geldiklerini bir kenara not edelim.

Daha önceki yazılarımızda da vurgulamaya çalışmıştık, topluma sundukları gelecek/reva gördükleri muamele bakımından bu iki yapının birbirlerinden farklı olmaları şöyle dursun; bu yapılar geçmişten günümüze birbirini besleyen, temiz olmaktan uzak, siyaset kültürlerini birbirine aktaran bir pratiğin içinde oldular. Yakın dönem Türkiye tarihi objektif olarak okunduğunda (özellikle 1950 sonrası) ne söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılabilir sanırım.

        Üç dört yıl önce,  Sabah grubunu yöneten Dinç Bilgin’in çeşitli medya kuruluşlarına verdiği röportajlardaki “günah çıkarma” seanslarını izlemiştik. Hatırlayalım: “Hayatım boyunca İzmir ve İstanbul dışına çıkmayışıma rağmen, hayatımda Kürt ya da Alevi neredeyse hiçbir insan tanımamışken, onlar hakkında ordu içindeki bazı unsurların baskısı ile yanlı/taraflı birçok manşet attım, çok günaha girdim. O dönemde siyasetçilerden çok, generallerden çekinirdik ve çok uyarı alırdık.”

Evet, yukarıdaki alıntıda yer alan “ordu, general” sözcüklerinin yerine “AKP- Recep Tayyip Erdoğan” kelimelerini koyarak tekrar okuduğumuzda “eski” Türkiye ile “yeni” Türkiye arasında “ÖZ”e dair bir şey değişmediğini, AKP’nin “sivil Kemalizm” den başka bir şey olmadığını görüp anlayabiliriz.

Bugün karşı kutuplarda yer alan bu iki yapının 12 Eylül öncesi ortak düşman ilan ettikleri devrimciler, sosyalistler, komünistler, Aleviler, Kürtler ve diğerlerine karşı nasıl ittifak yaptıklarını da unutmamak gerekiyor.

Bölüm 2)

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan politik duruş, bu iki yapının siyaset yapma biçimini de reddeden, toplumsal dinamiklere dayanan, teknolojinin insanlığı getirdiği aşamadan da faydalanarak doğrudan/radikal demokrasi yöntemlerini kullanıp yeni bir siyasetin, toplumcu bir siyasetin ağlarını örmektir.

Peki, Türkiye toplumu buna hazır mı?.. 

CB seçimleri vesilesiyle Türkiye toplumunu yukarıda özetlemeye çalıştığımız geleneksel anlayışlara mahkûm etmeyen, alternatif bir siyaset, gelecek anlayışıyla “Yeni Yaşam” çağrısı yapan Selahattin Demirtaş çizgisi, “güzel bir ihtimal” olarak umut olmanın işaretlerini barındırıyor.

“Radikal demokrasi, barış, herkes için adalet, inanç özgürlüğü, ekolojik toplum, örgütlenme” gibi diğer iki adayın aklının ucundan dahi geçmeyen ilkeleri ile kadına, çocuğa, gençliğe, sistemin ezdiği erkeğe, LGBTİ bireylerine dair söylemleriyle tünelin sonunda ışık görmemizi sağlayan, politik duruşuyla “ortak vatan”da özgür ve onurlu yurttaşlar olarak bir arada yaşayabileceğimize inancımızı tazeleyen bir CB adayı olarak Selahattin Demirtaş önemli bir toplumsal-siyasal aktör olarak yer alıyor.





 
CB seçimleri gösterdi ki seçim, bir makama kimin sahip olup o koltuğa kimin oturacağından ibaret değil; geleceğin, yarının nasıl olmasını istediğimize dair bir tercih.



Sunay Akın’ın dediği gibi: “Tarih dediğin, aslında yarının ta kendisi…

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Ah, Şu Suriyeliler Olmayaydı!..

Ah, Şu Suriyeliler Olmayaydı!..


Başpınar’da bir fabrikada asgari ücretin yarısından daha az bir ücretle çalışan ve tabii ki “Allah’tan sigortalı” olan Suriyeli işçiler buhar kazanının patlamasıyla hayatını kaybeder ya, hemen kentin “ileri gelenlerince” el çabukluğuyla üstü örtülür.

Koskoca belediye, kentin ana caddelerinden birinde düzenleme, iyileştirme çalışması yapar, taşeron firma günlüğü 10-15 TL’den Suriyeli çalıştırır ya, kesin haberimiz yoktur bundan.

Her gün kebap yediğimiz lokantada/dürümcüde, karın tokluğuna ve dükkanda yatıp kalkmanın karşılığında çalışan daha bıyıkları terlememiş Suriyeli çocuklar/gençler “kaderlerinin çilesini” doldurur ya, bu da onların kaderiymiş deyip kebabımızı yemeye devam edelim, afiyet olsun!..

Savaştan kaçıp canını, çoluğunu çocuğunu zor kurtarmış Suriyelilere 200-300 TL etmeyecek derme çatma gecekondu bozması evlerimizi; hatta araba garajlarımızı, 500 TL etmeyecek 40 yıllık döküntü apartman dairelerimizi 1000 TL’ye “kakalarız” ya, geceleri yastığa başımızı koyup o hak edil(me)miş, “lanetli” paranın hayaliyle uyuruz.

Dedelerimizin, babalarımızın, amcalarımızın “türlü ihtiyaçlarını” görsün diye savaş mağduru Suriyeli ailelerin yaşını doldurmamış kızlarını/kadınlarını 3000 - 5000 TL karşılığında satın alıp imam nikâhı kıyıp her haltı yeriz ya, sonra da bizden ahlaklısı/imanlısı olmaz.

İnönü Caddesi üzerindeki Kilis garajının üst tarafında her gün sabahın köründe dikilip inşaat başta olmak üzere, aklımıza ne gelirse, her türlü işi 10 - 20 TL karşılığında yapmaya hazır, her yaştan Suriyeli işçiyi “sen gel, sen de gel, sen gelme ayı” tavrıyla seçeriz ya, patronluğumuzun bir tarafı kabarır.

Uzatmayalım, kentin her türlü iş/emek isteyen alanında ucuz iş gücü olarak çalıştırmaktan hiçbir rahatsızlık duymadığımız, paralı olanlarını ise keyifle “söğüşlediğimiz” Suriyelilere dair son günlerde “Artık bunları istemiyoruz!” babında serzenişler, yerini fiili saldırılara bırakmaya başladı.


Yabancısı değiliz bunların. Çünkü, “marka şehir” ve “barış şehri” olarak yutturulmaya çalışılan kentimizde bir dönemin “aklıselim” tespitlerinden biri şuydu: “Doğu’dan geldiler (Kürtler kastedilerek), şehrimizi mahvettiler.” Bu “sihirli” tespit, her türlü kötülüğü açıklamakta kullanılıyordu. Sanayileşme sürecinin ve ülkedeki çatışmalı dönemin yarattığı doğal sonuçların sorumlusu olarak Kürtler ilan ediliyordu, bugün de Suriyeliler kentteki her türlü kötülüğün müsebbibi olarak algılanıyor, işin kolayı bu çünkü.

Suriye’deki iç savaşın bu boyuta gelmesinde şairin dediği gibi “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”  durumu varken, mevcut iktidarın dış politikası iflas etmişken “bizim elimizden gelen tek şey”, kentteki Suriyelileri günah keçisi ilan etmek.

Kent, Suriyelileri ötekileştirip şehirden “aforoz” etmenin “sinerjisini” alttan alta oluştururken, bu sorunu çözmesi gereken “şehrin ileri gelenleri” ne yapıyordu, peki? Onlar, daha çok, kapalı kapılar ardında “emlakçılık” oynuyorlardı.


Son bir şey daha: Sabah akşam Müslüman Suriyeliler için "Buradan gitsinler." diyen kentliler, dün ellerinde Filistin bayraklarıyla Gazze için yürüyordu.

Not: Bu yazı yayına hazırlandığı sırada Gaziantep Demokrasi Meydanı'nda "Suriyelileri İstemiyoruz" mitingi yapılıyordu. Sonrasında polis müdahalesi ile 20 kişi gözaltına alındı.

Mitinge dair dikkat çeken önemli noktalardan biri de mitinge katılan yaklaşık 500 kişilik grubun çoğunluğunun 18 yaşın altında olmasıydı.

Haberin detayı için:  http://gaziantep27.net/asayis-2-gozalti-478652.html  

Konunun basında işleniş biçimine dair birkaç örnek

İki şey söylemek gerek: Birincisi, "memur" ifadesinden sonra "virgül" kullanılmalı.
İkincisi, memurların ev bulamaması Suriyelilere ev sahiplerinin iki, üç katı ücrete ev kiralamaları.
Hazır kiracısını çıkarıp Suriyelilere yüksek ücretten ev veren onlarca örnek var.

Yine iki şey söylenmeli: Birincisi, "Suriye'li" kesme işareti kullanılmaz.
İkincisi, esnafı tedirgin eden şey, Suriyeli mülteciler değil; onların buralarda iş yerleri açıp
kendilerinden çok daha uygun fiyata mal satacak olması.

İki şey söylemeye devam: Birincisi "Suriyeli plakalı" olmaz, anlatım bozukluğudur;
"Suriye plakalı" olur.
İkincisi, haberin sunuluş biçimi "Suriyeli plakalı bir araç... çarptı ve..."
Soru şu: Haber, bir aracın dört kişilik aileye çarpması mı;
yoksa çarpan aracın Suriye plakalı olması mı?

Yorumsuz!..

Yorumsuz!..

Geleceğimiz nokta burası mı olacak?..

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Allah belasını versin sistemin(izin)!..



Allah belasını versin sistemin(izin)!.. 


"Sindirme politikaları "korku"nun 

bulaşıcı özelliğinden medet umar, 

direnenlerin unutmaması gerekense,

"
CESARET"in de bulaşıcı olduğudur!"  Murathan Mungan'dan

Dini bir afyon olarak kullananlara karşı #huzurisyanda




7 Nisan 2014 Pazartesi

Kürt Hareketi’nin Dönüşümü, Sınırları ve HDP

Kürt Hareketi’nin Dönüşümü, 
Sınırları ve HDP


DÖNÜŞÜM ZORUNLULUĞU VE İRADESİ
İki kutuplu dünya şartlarında objektif ve taktiksel olarak Sovyet bloğunda yer alarak ortaya çıkan PKK, soğuk savaşın resmi söylemde bittiği 1990’lara kadar bu ideolojik-politik hattın yarattığı siyasi atmosfer içinde gelişti. 1970’leri ideolojik tartışma ve hazırlık grubu olarak Türkiye solu ile iç içe Ankara’da geçiren hareket, darbe koşullarında Nato üyesi ve 12 Eylül faşizmi altındaki Türkiye’ye karşı SSCB müttefiki Suriye’de -bu ülkedeki Kürtlerin rejime muhalefet etmemesi gibi zımni bir anlaşma ile- üslendi ve devrimci halk savaşını denge durumuna getirip mevcut uluslararası konjonktürden faydalanarak bağımsız-sosyalist Kürdistan’ı kurmaya dayalı bir strateji benimsedi. Bu planlamanın ilk aşaması 12 Eylül rejiminin ağır baskıları ve buna karşı Diyarbakır Cezaevi direnişlerinin de etkisiyle örgütün bile hazırlıksız yakalanacağı kadar hızlı bir şekilde gerçekleşti. Üstelik, örgütün ‘Kürdistan dört devlet arasında parçalanmış bir sömürgedir ve Kürt halkı kendi içinde de feodal-işbirkçi ağalar eliyle sömürülmektedir’ diye özetlenebilecek teorisinin kitlelerle buluşup maddi güce dönüştüğü 1990’ların başında sosyalist blok dağılmıştı. Bu sadece bölgesel güç dengelerinin değişmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda ideolojik olarak da hareketin dayandığı kökenlerin sarsılmasını ifade ediyordu. Dolaysıyla hareketin kuruluş felsefesinde yer alan, onu başarıya götüreceği düşünülen ideolojik ve konjonktürel güç dengesi dağılmıştı. İşte Kürt hareketinde dönüşüm denilen ve 1990’larda başlayıp bugüne kadar süren tartışmaların kökeni esas itibariyle dünyada gerçekleşen bu köklü alt-üst oluşlara dayanmakta. Oluşan yeni dünya düzenine örgütün verdiği ilk tepki bağımsız Kürdistan fikrinden federasyon söylemine geçerek Türkiye sınırlarını değiştirmemeyi esas alan reforma dayalı çözüm ve barış arayışları oldu. Bu reformist çözüm arayışları sürerken diğer yandan da devrimci imkanlar zorlanıyordu. SSCB’nin yıkılmasıyla bozulan dış dengeyi TDH (Türkiye Devrimci Hareketi) ile geliştirilecek ittifakla doldurma çabalarına ağırlık verildi. Gerek örgütün doğuşunda gerekse FKBDC (Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi) deneyiminde nüveleri olan bir girişimdi bu. Savaşta oluşan dengeyi örgütün ideolojik hedeflerine uygun olarak bozabileceği köklü hamle ancak bu olabilirdi. Bunun için var olan Türkiyeli sol örgütlerle ittifak arayışları lojistik destek noktasına kadar vardırılırken buradan sonuç alınamadığı noktada doğrudan kendi içerisindeki Türkiyelilerden bir örgüt teşkil edip (Devrimci Halk Partisi) savaşı Karadeniz’e ve Toroslara yayarak oluşan denge durumu bozulmaya çalışıldı. Ne var ki Türkiye solu ve toplumu 12 Eylül ile birlikte örgütsel olarak büyük darbeler almış, üstüne SSCB’nin dağılmasıyla oluşan liberal rüzgarlarla epeyce savrulmuş durumdaydı. Bunların yanı sıra solun ayakta kalan kesimlerinin önemli bir kesimi de Avrupa’ya giderek mültecileşme durumuna düşmüştü. Sayılan nedenlerin de etkisiyle TDH’den aradığı dengeleri değiştirecek desteği bulamayan örgüt reformist çözüm arayışlarını çeşitli hükümetlerle yaptığı girişimlerle yoğunlaştırdı. Bu ilk çözüm ve dönüşüm çabaları ta ki Öcalan’ın Suriye’den çıkarılıp Nato’nun Ortadoğu planları ve KDP-KYB ile Abd arasındaki 1998 Washingtoon anlaşması çerçevesinde Mossad-CIA eliyle Türkiye’ye teslim edilmesine kadar sürdü. Tüm bu süreç dönemin Abd dışişleri bakanı Madeleine Albright tarafından gün be gün izlenip yönderilmişti. Tek kutuplu dünyada soğuk savaş dönemin ürünü olan sosyalist yönelimli ulusal kurtuluşçu bir örgütün lideri bu yeni dünyada kendine yer bulamamıştı. Rusya’da Duma Öcalan’a iltica hakkı tanımışken içinde bulunduğu krizin etkisiyle IMF kredisi karşılığında üst meclis bu ilticayı onaylamamıştı. Bunun üzerine sol blokun iktidarda olduğu İtalya’ya yöneldi. Başbakan Komünist Parti başkanı Massimo D’Alema olmasına rağmen gladionun bu merkezi ülkesi de Nato baskısına dayanamadı. Bir ara Kaddafi’nin Libya’sına gitmek gündeme gelse de son olarak Mandela’nın Güney Afrika’sına götürülme vaadiyle yola çıkan Öcalan, İsrail’in Afrika’daki müttefiki konumundaki Kenya’ya götürüldü ve orada daha sonra kahraman, yurtsever ve anti-emperyalist olduğu söylenecek olan Türk subaylarına Mossad-CIA tarafından teslim edildi. Örgüt, bir anlamda soğuk savaşın bittiğini, tek kutuplu dünyada mevcut ideolojik ve politik konumlanışı itibariyle kendilerine yer olmadığını, lideri nezdinde belki de zorunlu olarak test ederek ve ağır bir bedelle anlamış oldu. Böylelikle örgütteki 1. büyük dönüşüm dönemi ağır bir darbeyle sonuçlanmış oldu. Amaç belki de örgütün liderini ele geçirerek örgütü dağıtmak, kalan unsurlarını da ikna edilebilir bir noktaya çekip, örgütten Abd’nin Ortadoğu politikaları için diğer Kürt örgütleri olan KDP ve KYB örneklerinde olduğu gibi faydalanmaktı. Öyle ki buna yönelik çabalar daha sonra 2003’te Irak’ta ve 2013’te Suriye’de test edildi ama her iki durumda da KDP ve KYB örneğinde olduğu gibi sonuç alınamadı. 2003’te örgüt içerisinde liberal bir kanat benzer bir ilişkiye yanaşmak istese de örgütün sol kanadı tarafından ciddi bir yarılma olmadan tasfiye edildi. 2013’te ise ABD’nin Suriye’ye müdahalesi gündeme geldiğinde örgütün Suriye seksiyonu PYD buna açıkça karşı çıktı ve iç savaşın başından beri izlediği 3. yol politikasını korudu.
Öcalan’ın yargılanma süreciyle beraber harekette günümüze kadar uzanan 2. büyük dönüşüm dönemi başlamış oldu. Nato sistemi Türkiye ile birlikte harekete deyim yerindeyse şah çekmişti. Hareket ya o dönemde hemen herkesin öngördüğü gibi Peru’daki Aydınlık Yol’un lideri Guzman’ın yakalanmasından sonraki sürece benzer şekilde (bugün bile konunun deneyimli uzmanları olarak kabul edilen Cengiz Çandar ve Hasan Cemal dahi bunu ileri sürmüştü) mat olacaktı ya da olağandışı hamlerle oyunda kalmaya devam edecekti. İmralı’da o günden bugüne kadar kitap haline de getirilen bir çok savunma gerçekleştiren Öcalan, bunların ilkinde ‘Ortak Vatanda Demokratik Cumhuriyet’ tezini geliştirmişti. Oldukça liberal ve asgari talepler içeren bu politik proje bir yandan lideri nezdinde hareketin tasfiyesini önlerken diğer yandan da harekete esaslı politik ve ideolojik dönüşümler için zaman kazandırdı. Bu ilk tezler İmralı’da geliştirilen daha sonraki savunmalarda Braudel ve Wallerstein gibi tarihçilerle Negri, Bookchin, Habermas gibi neo-Marksist ve Anarşist tandanslı teorisyenlerin etkisiyle demokratik özerklik, demokratik ulus, konfedarlizm, komünalizm, ekolojik endüstri gibi kavramlarla sosyalizan bir içeriğe büründürülerek demokratik modernite tezine ulaşıldı.

Tüm bu arayışlara ihtiyaç duyulmasının temelinde SSCB’nin dağılmasının yarattığı konjonktürel sonuçlar kadar sosyalist ve ulusal kurtuluş deneyimlerini yaşayan tüm ülkelerden çıkarılan dersler de yatıyordu. Liderinin geliştirdiği ve hareketin ana hatlarıyla benimsediği bu yeni tezlere göre tek kutuplu dünyada silahlı kapitalizm sisteminden kopuşun neredeyse imkansız olması tespiti yanında tek ülkede kopuşu gerçekleştirip siyasal devrimle iktidarı almanın da sömürü ve baskı sistemini yeniden üretmesinin reel sosyalizm deneyiminden anlaşılmış olduğu tespiti yatıyordu. Aslında içine girilen dönem mikro milliyetçilikler ve onun uzantısı olarak kurulucak devletçikler için (Kosova, Doğu Timor, Güney Sudan gibi) uygun bir ortam sunsa da hareketin ideolojik karakteri buna cevaz vermiyordu. Bu karaktere bağlı kalarak mevcut dünya konjonktüründeki elverişsizlikle yaşanan deneyimlerden yapılan çıkarımlar birleştirilğinde kendini ilk etapta demokratik görevlerle sınırlayan politik mücadele temel görev olarak belirleniyordu. Siyasal model olarak özyönetime dayalı özerklik, ekonomik model olarak komünalizm, bölgesel strateji olarak ise bu yapıların arasında kuracağı konfedaralizm hedefleri hareketin yeni ideolojik hattının temelini oluşturdu.
Bu teorik çerçeve hareketin Kürt sorununu çözümü için de tezlerinin temelini oluşturdu. Milliyetçi tezlerden hareketle değil ulaşılan sosyalizm anlayışı ile Kürt meselesinin nasıl çözülceğine dair yol çizilmiş oluyordu. Ulusal sorunun çözümü için mevcut sınırları değiştirmeden Kürtlerin yaşadığı ulus-devletlerde yaşanacak demokratikleşme merkezi bir yere konuyordu. Bu ilk etapta kırılamayarak açmaza dönüşen savaştaki denge durumundan çıkılmasını sağlayacak taktiksel bir hamle olarak düşünülürken zamanla zaten bağımsız bir ulus devletin doğası gereği kapitalizmi yeniden üretip küresel kapitalizme eklemleneceği tezinden hareketle arzulanan bir hedef olmayacağı gibi stratejik bir noktaya oturmuştu. Ulus-devletlerin esnetilmesiyle ulaşılması hedeflenen demokratik özerklik ise; özerklik yönüyle Ortadoğu’daki tüm Kürtleri ve diğer baskı altındaki kimlikleri özgürleştirecek, demokratik niteliğiyle ise de katılımcılığa ve özyönetime dayanarak kaynakların toplum için kullanılmasını sağlayacak politik ve ahlaki bir toplumun önünü açacaktı. Hareketin köklerinin dayandığı Türkiye’ye bakıldığında gelinen aşamada Cumhuriyet ile beraber başlayıp 12 Eylül ile zirvesine ulaşan Kürtlerin varlık-yokluk mücadelesi artık Kürtlerin varlığının devlet tarafından da kabulüyle başarıyla sonuçlanmıştı. Artık Kürtlük tek başına bir mücadelenin gereği olamazdı. Ancak yanına kadın, çevre, emek gibi evrensel meseleleri de alarak daha kapsayıcı bir ideolojik mücadelenin içinde kendi varlığıyla yer alan bir kimlik olduğu takdirde toplumsal bir kurtuluşa yönelmesi mümkün olabilirdi. Bunun için de kendisini bölgesel olarak seslenen bir özneye dönüştürmesi gerekmekteydi. Kürtlerin bölgedeki devletler içine yayılmış hali de hem bunu gerektiriyor hem de olası bir politik hedef haline getiriyordu. Ortadoğu’ya seslenecek aydınlanmacı ilkelere bağlı, evrenselci, seküler ve toplumcu bir politik çatı hedeflenmeliydi. Bu hedefler hareketin doğuş aşamasında da nüve olarak yer alan tezlerdi. Örgütün ilk kadrolarından Kemal Pir, 1981’deki mahkeme savunmalarında tüm Ortadoğu halklarının birliğini hedeflediklerini açıkça söylemişti. Kürtlük varlık-yokluk savaşını kazandıktan sonra ancak bu çatının içindeki toplumsal yapılardan biri olarak yer alırsa özgür ve eşit olabilirdi. Diğer türlüsü efendi-köle diyalektiğini yeniden üreten tarihin bir tekrarı olacaktı. Bağımsızlıkla kurulacak yeni bir ulus-devlet hem kapitalist modernite güçlerine yarayacak kanlı bir çatışmayı getirecek hem de başarılı olsa dahi ulus-devletin tarihsel ontolojisi gereği Kürtleri de özgürleştirmeyecekti. Karşı olunması gereken sadece egemen ulus-devletler değil, ezilenin de kurduktan sonra baskı aracına dönüştüreceği ulus-devletti. Bundan kaçınmak için birey esasına dayalı, etnik ve dinsel vurgulardan kaçınan anayasal vatandaşlığı hedefleyen demokratik ulus hedeflenmeliydi. Özerklik işte tam bu çerçeveye oturtularak yeni tezlerin kritik bir kavramı haline geldi. Devrim için konjonktürün uygun olmadığı ve komünist ideanın zayıfladığı dünya şartlarında anti-emperyalist ve sosyalist mücadele için en uygun model özyönetime dayalı birimler olabilirdi. Böylece devletleşip yozlaşacak bir ulusal kurtuluşçu sosyalist deneyimden daha uzak durulup demokratikleşen toplumla devrimsel olmaktan çok evrimsel bir yolu esas alan toplumsal kurtuluşçu bir çizgiye bağlanılıyordu. Bu tez evrimsel gelişimi esas almakla birlikte devrimsel tercihi de tamamen dışlamayarak gerek konjonktürel gerekse siyasal tıkanma anlarında devreye girecek bir seçenek olarak ele alıyordu. Suriye örneğinde görüldüğü üzere, Rusya’nın da kendini toparlayıp bu kez kapitalist bir karşı blok olarak sahneye çıkmasının da etkisiyle, ortaya çıkan büyük güçler arası çelişkilerden Rojava’da devrimsel bir atılımla faydalanıldı. Bu durum hareket için egemen güçler arası bir kriz durumunda devrimci seçeneğin de masada olduğunu göstermiş oldu.
Siyasal ayağı bu şekilde modellenen demokratik modernitenin ekonomik ayağı ise mevcut tezlerin en ayağı havada olan kısmını oluşturuyordu. Köy komünlerine dayalı çiftlik kooperatifleri ile şehirli emekçilere ve işsizlere dayalı kentsel üretim birlikleriyle azami karı sınırlamış, ama pazarı da yok saymayan ve ekolojik ilkeleri esas alan bir üretim-tüketim modeli öngörülüyordu. Özerk yönetimlerin ve özgürlükçü belediyelerin sosyal politikalarıyla desteklenecek komünlerin zamanla temel ekonomik birim olacağı öngörülüyordu. Kullanım değerinin esas alınacağı varsayılırken değişim değerine (para) ve finaslaşmaya karşı ise azami karı ve tekelleşmeyi sınırlayarak mücadele edileceği düşünülüyordu. Komünlerin tedricen hakim ekonomik model haline gelmesinin ise anti-kapitalist bir yolu açacağı aksiyom olarak kabul ediliyordu. Komünalizm ilkelerinin bölge gerçeklerine uyarlanması olarak görülebilecek bu tezler Marksist tarihsel materyalist zorunlu gelişme çizgisinden açık bir biçimde ayrılıyordu. Ortadoğu genelinde endüstriyel kapitalizmin kapsamlı olarak gelişmemesini bir dezavantaj olarak değil, toplumu meta ilişkilerinden doğayı ise sermayenin yıkımından koruyan tarihsel bir avantaj olarak ele alınıyordu. Bu şekilde genel hatları çizilen ekonomik birimlerin ilk aşamada örnek uygulamalarla geliştirilmesi hedefleniyordu.
Bu tezler çerçevesinde Kürt hareketi asıl büyük dönüşüm sürecinin teorik aşamasını belli bir çerçeveye oturtmuş oldu. Hareket, eklektik görünen bir çok yönüne rağmen ideolojilerin bittiği, komünizmin yenilgisinin ilan edildiği bir çağda kendi kimliğini mitleştirerek narsistleşmekten ve kimliğine saplanıp kalmış bir harekete dönüşmekten kendisini koruması için politik bir perspektife kavuştu. Özellikle kurumsallaşma yönünde atılan adımlarla, sahip olduğu belediyelerle, kadınların katılımının geldiği düzeyle belirlenen program doğrultusunda azımsanmayacak mesafeler alındı. Rojava’da bu tezler kendini sınayabileceği politik bir alan da buldu ve ilan edilen toplumsal sözleşmeyle öngörülen siyasal model uygulamaya konulurken oluşturulan komünlerle de ekonomik model hayata geçirilmeye çalışılıyor.
DÖNÜŞÜMÜN SINIRLARI
Teorik olarak tarihsel derslerle bir yandan kendini sınırlayan ve dönüştüren diğer yandan yeni politik öznelere seslenmek isteyen hareketin pratik olarak önünde çok ciddi sınırlar bulunmakta. Tarihsel olarak kimliğin yok sayılmasına karşı geliştirilen Leninist UKKTH (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı), Maocu halk savaşı ve Fanoncu diriliş tezleriyle başlayan hareketin 30 yıllık savaş sürecinde bir yandan Kürt toplumunda politik bir bilinç ve mücadele düzeyi oluşurken öte yandan da ulusal kimlik altında bir içe kapanma da oluşmuş durumda. Ulusal Kurtuluş Hareketi olarak yola çıkan örgütün yukarıda ana hatlarını çizmeye çalıştığım nedenlerle artık kendini bununla sınırlamak istemeyen bir politik iradesi var. Diğer yandan Kürt toplumunun işsiz-işçi-köylü geniş kesimlerinde kirli savaş yöntemlerinin yarattığı bağlı olunan ana devletlere karşı bir duygusal kopuş emareleri hissedilirken, orta ve üst sınıflarda ise şehirleşmenin ve Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yarattığı etkiyle de milliyetçileşen bir eğilim gelişmekte. Her şeyden önce bu durum hareket için cemaatleşmeden çıkarak bireyi esas alan, anayasal vatandaşlığa dayalı demokratik ulus tezinin önünde temel içsel engellerden biri. Alt sınıflardaki duygusal kopuşla orta-üst sınıfların liberalizmiyle milliyetçiliğinin buluşması orta vadede harekette ciddi kırılmalara yol açabilecek önemli bir potansiyeli de barındırıyor. Ancak alt sınıflara hitap eden ve teorik olarak da öngörülen politikaların hayata geçirilmesiyle orta vadede bu milliyetçi kırılmanın önüne geçilebilir. Bu yapıldığında bile olabilecek bir kopuş ise hareket için kendi politik yönünü çizme açısından olumlu dahi sayılabilir. Hareketin salt ulusal kurtuluşçu bir çizgide olduğu dönemde bile ona sosyalizan bir nitelik veren ve bugünkü yönelimiyle de örtüşen çizgisinin açığa çıkmasını, güçlenmesini destekleyebilir. Aynı zamanda Kürt siyasası içinde bir çoğulculaşmayı da getirebilir. Ancak her durumda örgütün, öngördüğü bölgesel bir harekete dönüşebilmesi için öncelikle Kürt toplumunda devletin baskısı ve buna karşı mücadeleyle oluşan içe kapanık cemaatleşme eğilimli yapılanmayı aşmak gibi ciddi bir engeli var. İşte bu noktada Kürt muhalefetini milliyetçi eğilimlerden korumak icin Kürt siyaseti kadar Ortadoğu’nun demokratik tüm muhalif yapilarina da önemli görevler düşmekte.
Öte yandan Kürtlerin mücadele ettiği devletlerin etkisi altındaki toplumlarla arasında ciddi bir hasımlık oluşmuş durumda. Kürt toplumu bahsi geçen dönüşümleri sağlasa bile açılım sağlamayı umduğu toplumun diğer kesimleriyle mesafesini kapatması ülke genelinde oluşacak bir demokratikleşme ve zihinsel kırılma ile mümkün. Oslo ve İmralı görüşmeleri var olan algıda bir esnemeye yol açıp hareketi Türkiye siyasetinin merkezine çekse de bunun toplumsal merkezde de karşılığını bulabilmesi çok daha uzun erimli ve köklü çalışmalar sonucunda ancak aşılabilecek bir engel. Bu yönüyle 90’lardaki denge durumunu bozmak için Türkiye Devrimi’ni çağıran Kürt hareketi şimdi de kendi sınırlarını aşma ve demokratikleşme için kendi dışındaki toplum kesimlerine açılmak zorunda. Ama bu kez iki ayrı toplum olarak devrimsel bir dönüşüm için değil, öncelikle barışı sağlayacak asgari demokratikleşme ve farklılıklarıyla yeni bir toplumsal mutabakata dayalı ortak bir toplum tasavvuru yaratmak için.
VE HDP
Bütün bu dönüşüm süreçlerinin sonucunda bir yandan Kürt hareketinin tikel kimliğinden öngördüğü ideolojik yönelimine bağlı kalarak çıkması ve ulusal kurtuluştan toplumsal kurtuluşa yönelen evrenselci politik hedeflerine yürümesi için, diğer yandan Türkiye toplumunun ortak ihtiyacı olan 30 yıllık silahlı çatışmaların bitirilerek barışın sağlanması ve ortak bir demokratik mücadele cephesi ihtiyacına cevap olacak politik bir platformunun yaratılması için HDK (Halkların Demokratik Kongresi) çalışmaları başlamıştı. Burada yürütülen tartışmalarda bunun sadece bir ortak platform olarak değil hem salt kimliğe dayalı bir hareket olmaktan çıkmak isteyen Kürt hareketi için hem de tıkanma yaşayan Türkiye demokratik muhalefetine bir çıkış yolu olarak alternatif kitle partisi olabilecek potansiyeli taşıdığı düşünülerek HDP (Halkların Demokratik Partisi) kuruldu. Dayandığı sınıflar, ideolojisi ve amaçları itibariyle sol bir içerik taşıyan Kürt hareketinin, biçim olarak da buna uygun hale gelip bölge halklarıyla bir çatı altında birleşmesinin Türkiye ayağı olarak gelişen HDP, kendisini oluşturan yapıların oldukça farklı özelliklerine rağmen katılımcılığa açık, özyönetime dayalı, toplumun demokratik dönüşümüne öncelik veren, baskı altındaki kimliklerin özgürleşmesini öngören, emeğin sömürüsüne ve ekolojik tahribata karşı duran ilkelerde uzlaşarak mevcut sisteme karşı bir hegemonya kuracak demokratik halk iktidarı hedefinde birleşen bir parti olarak ortaya çıktı. Gelinen aşamada tüm demokratik muhalefetinin ortak çatı altında birleşmesinin ifadesi olarak belirdi. Bu anlamda HDP’nin, çokça söylendiği gibi Kürt hareketi için taktiksel bir açılımdan ziyade kendi ideolojik hedeflerine bağlılık ve 30 yıllık bir mücadele deneyiminden sonra tekrar ortaklaşma gibi stratejik bir anlam taşıdığı görülüyor. Zira kendi mahallesinden taktiksel olarak bakıldığında haklı gözüken ‘ne gerek var bu zayıf sol yapılarla ittifaka’ minvalindeki eleştirilere rağmen ısrarla bu yönelime devam etmesinin arkasında ideolojik bir temel yatmakta. Eğer illa ki bir taktik yaklaşımdan söz edilecekse bu daha çok HDP’yi oluşturan BDP dışındaki yapılar için söz konusu olabilir. Her bir örgütün kendi başına hareket ederek sağlayamadığı gücü bu ortaklıkla sağlayacağına dair politik akıl ittifaka bazı yapılar için bu birlikteliğin temel nedenlerinden biri olabilir. Bu tür taktik yaklaşımlar olsa bile bunun da politik olarak meşru olduğu gayet açık. Aynı şekilde HDP dışında kalan sol yapıların da farklı hesaplar içine girerek (ulusalcı kitlelere seslenme, Kürtlerle yan yana durmanın güvenlik maliyeti gibi) bu kararı almış oldukları düşünülebilir. Ancak taktik ya da stratejik olsun, bu bir araya gelişin başarısı kendini oluşturan yapıların mevcut örgütsel gündemlerini sürdürseler dahi bunları aşan ortak bir politik kimlik, söylem, kadro ve kitle hareketini yaratabilmesine bağlı. Aksi takdirde daha önceki deneyimler gibi başarısız bir örnek olarak tarihteki yerini alma tehlikesi ile karşı karşıya kalma ihtimali var. Salt demagojiye, popülizme dayalı söylemlere sahip olan, naif ve iyi niyetli bir sol girişimin ötesine geçmek için bu örgütsel çalışma mekanizmasını bir şekilde kurabilmesi gerekiyor. Bunu başardığı oranda HDP ortak bir çatı olarak yükselme potansiyelini taşıyor. Bu potansiyel açığa çıktığında aynı zamanda demokratik mücadele dışında devrimsel stratejileri olan yapılar için de alan açılmış olacaktır. Bunları yapamadığı takdirde ise Türkiye solunun ÖDP deneyiminde yaşadığına benzer kısa süreli bir heyecan ve sonrasında herkesin kendi mahallesine döneceği bir dağılma da söz konusu olabilir. Fakat önceki deneyimlerin başarısızlığı HDP’nin de baştan buna mahkum olduğu anlamına gelmemeli. En azından nelerin yapılmaması gerektiği konusunda Türkiye demokratik muhalefetinin birikmiş epey bir deneyimi bulunmakta. HDP’nin başarısı devrimci ya da komünist bir partiye özgü kadro hareketi gibi örgütlenmek yerine öncelikle Türkiye’nin temel barış, yoksulluk ve demokratikleşme sorunlarına çözüm getirecek kapsayıcılığı gösterip gösteremeyeceğine bağlı. Bu kapsayıcılığı gösterebildiği takdirde, kendinden önceki benzer pratikleri tekrar etmekten kurtulabilir ve tıkanan Türkiye siyasal sistemini de açacak bir alternatif haline gelme iddiasını sürdürebilir.
Bu oluşumu tetikleyen gelişmelerden biri de 2013 Newroz’unda başlayan barış süreciydi. Bu süreçten mevcut tüm siyasal yapıların bir şekilde etkilenmesi kaçınılmazdı. Bunun ilk yansıması BDP ve çeşitli sol partiler arasında gelişen ittifakta görüldü. Barış yolunda ilerlemeler sağlanması durumunda bu birlikteliğin daha kalıcı hale geleceği öngörülebilir. Eğer bugünlerde emareleri belirdiği gibi barış sürecinin aksaması durumunda ise HDP’nin toplumsal zemini de bundan epey zarar görebilir. Demokratik zeminin kaydığı, barışını sağlayamamış bir Türkiye’de demokratik siyaset imkanı da ortadan kalkacaktır. Örneğin son günlerde HDP seçim çalışmalarına yapılan saldırılar açık ki sadece adı geçen parti için değil; tüm demokratik, sosyalist muhalefet için bir tehdit oluşturmakta. Asgari propaganda, örgütlenme faaliyetlerinin yapılamadığı bir ortamda solun gelişmesinin iyice zorlaşacağını söylemeye dahi gerek yok.
Öte yandan HDP dışında kalıp kendi bağımsız çizgisini yürüterek ve Gezi Hareketi’nin verdiği umutla siyasi bir gelişme sağlama stratejisi izleyen yapıların da cephe çalışmaları bulunmakta. Bunlardan TKP öncülüğünde gelişen Sol Cephe’de – ki bu oluşuma İP öncülüğünde gelişen Ulusal Cephe’nin geçmişteki Yurtsever Cephe çalışmasından hareketle ana çelişki diye tanımladığı bağımsız Türkiye/emperyalist ABD hattından ayrı düştükleri için ağır eleştirileri var- daha çok TKP’nin kendi mahallesinde kaldığı gözlemlenmekte. Yine ortaya çıkışı bir ittifaka dayansa da artık en azından ittifak olarak dağılmış gözüken ÖDP’nin Halkevleri ile yürüttüğü cephe benzeri çalışmalar var. Bu çalışmaların her biri Türkiye toplumuna sol alternatifi yaratma iddiasında olsa da tıpkı BDP gibi ciddi bir Türkiyeleşme sorunuyla muzdaripler. Gezi’deki kitleleri ne bu yapıların ne de HDP bileşenlerinin kapsayamadığı oldukça açık. Yıllardır sürdürülen örgütsel çalışmalara rağmen toplumla kurulan bağın oldukça sınırlı kaldığı biliniyor. Dilden düşmeyen devrim hedefine rağmen Gezi’de açığa çıkan potansiyeli kapsayıp politik bir hedefe yöneltmeye hiç bir örgütün ne gücünün ne de hazırlığının olduğu bir kere daha kendini gösterdi. Bu nedenlerle CHP tabanını da dışlamayarak bir çok örgüt cephe çalışmasına yöneldi. Eğer ki bu çalışmalar geçmişten farklı olarak başarıya ulaşırsa ortaya çıkacak tabloda yine Kürt hareketi demokratik bir ittifak ihtimali olarak belirecek. Yani HDP’nin şimdiden geliştirmeye çalıştığı ortak muhalefet arayışı bu hareketler için olası bir büyüme durumunda yine gündeme gelecek. Ancak HDP dışındaki oluşumlar çeşitli nedenlerle bu güncel demokratik görevi ileri bir tarihe erteleme yolunu seçtiler. Oysaki Türkiye toplumunun önünde barış gibi acil bir ihtiyaç varken ve Kürt siyaseti ana eğilim olarak ortak demokratik muhalefet çatısında birlşeme iradesini ortaya koymuşken sol siyaset açısından ortaya çıkan bu durumu gerek ilkesel olarak gerekse yeni bir siyaset imkanı olarak değerlendirmemek büyük bir eksiklik olarak gözükmekte. Her grubun kendine has devrim ve sosyalizm stratejisi olduğu aşikar. Ancak demokratik siyaset alanında kendine has gündemlerinden vazeçmeden de Gezi’nin açtığı alanda ve ondan çıkarılan derslerle ortak mücadele hatlarının örülebilmesi Türkiye toplumunun ezilen kesimlerinin güncel ihtiyacı olarak ortada durmakta. Bu herhangi bir sosyalist ya da demokratik devrim hedefiyle çelişmediği gibi, eğer varsa böyle bir hedef, bilakis bunun önünü açacak imkanları da içinde barındırmakta.

5 Şubat 2014 Çarşamba

Papatya Falı

Papatya Falı


tek ihtiyacım neydi biliyor musun / bir papatya yaprağı daha.” diyen Edip Cansever dizesi gibiydik kaç zamandır. Lakin bizler papatya falı açaduralım, İbrahim Kızıl yönetimi kendi yazıp oynadı yine… Tüm kent erkânını komik duruma düşürerek hem de…

Antepspor’un kısa vadede içinde bulunduğu tüm sıkıntıları uyanık esnaf kurnazlığıyla bertaraf edip “yola devam” dedi. Bu performansıyla da Yetenek Sizsiniz programına katılmayı çoktan hak etti.

Sekiz sezondur süren istikrarsızlık, hedefsizlik, yirmi dört yıldır en üst ligde oynayan bir takım için hala ligde kalmayı “başarı” diye yutturma gayretkeşliği, Antep’e karşı Antepspor’u yönetiyor olmak, gittikçe küçülen seyirci/taraftar topluluğu, UEFA’dan alınan 1 yıllık hak mahrumiyeti; bunların ötesinde kulüp kasasını boşaltmakla itham edilip soruşturmaya, mahkemeye, cezaevi sürecine kadar uzanan hengâme…

Yıllarca Celal Doğan’ın yanında ölü taklidi yaptım.” diyen İbrahim Kızıl ve yönetimine bunların hesabını sorması gerekenler, hem açık görüşmelerde hem de sosyal medya üzerinden mevcut yönetime “hizmetlerinden dolayı” teşekkür etti. Ülkede ol(a)mayan demokrasiyi, bir kulübün yönetiminde/denetiminde aramak da saf dillik olsa gerek, değil mi sevgili okuyucu? Belki de ihtiyaç duyduğumuz şey, demokrasiden önce onu mümkün kılacak bir devrimdi.

Şurası biline ki puan havuzundan, Spor Toto, Ziraat Kupası ve İddia’dan; bilet ve kombine hasılatı ile forma gelirlerinden elde edilenler dâhil edildiğinde Antepspor formatında bir takımın yıllık geliri neredeyse 40 milyon TL…

Bu parayı idare etmeyi bırakıp gidecek yönetici var mı şu ligde?.. Takım küme düşmediği sürece ya da kulüp başkanın başına herhangi bir şey gelmediği sürece bundan sonra ligde kolay kolay hiçbir yönetici/yönetim kadrosu G İ T M E Z!..

İbrahim Kızıl ve Sergen Yalçın

Bu arada Antepspor’un son dönem çıkışındaki kerameti Sergen Yalçın’da arayan İstanbul’un boyalı medyası da yine Tanzimat aydını cahilliğinde/basitliğinde… Zaten bu Anadolu ne çektiyse bir Tanzimat aydını cahilliğinden/basitliğinden bir de Kemalist aydın kibrinden çekti. Kapitalist çağda endüstriyel futbolun tavan yaptığı bir dönemde “para”nın gücünü yadsımak ya cahillikten ya da insanın gözünü kör eden kibirdendir zaten.

Bu tayfa için İstanbul’un büyüsü ya da Ankara’nın koridorlarına sıkışmış laciverti ağır bastı, Anadolu’ya bir türlü içeriden bakmayı beceremediler veya başka hesapların adamları oldular.

Bizim gibi kentten de kulüpten de maddi beklentisi olmayan; ancak takımın renklerine aşkla bağlı olanların; yani “ayak takımı tayfası”nın sözüne pek itibar edilmez burnu büyük bu kentte. O nedenle, futbolumuzun iyi kalemşörlerinden Uğur Meleke’nin yakın tarihli bir yazısından Antepspor’a dair bir bölümü paylaşarak bitirelim:

Uğur Meleke
“Haftanın bir başka garip haberi Antep’ten... Sergen Yalçın gayet başarılı olduğu kenti, futbolculara 1 yıldır ödeme yapılmadığı gerekçesiyle terk etti. Önceki yıl benzer şikâyetleri Bülent Uygun’dan da duymuştuk.

Oysa Antepspor’un geçen yılki puan tablosunda 12 galibiyeti, 10 beraberliği gözüküyor. Bu puanın havuz karşılığı 17 milyon lira. Sezon başında 18 takıma eşit dağıtılan 11’er milyonu, Spor-Toto, Ziraat, İddaa’dan gelen sabitleri eklediğinizde, hiç hasılat yapmasanız, hiç forma satmasanız kasanıza ortalama 40-45 milyon lira girmiş olması gerek.

Antep’in 25 kişilik futbolcu kadrosuna bu maaşları ödeyememesinin nedeni nedir Allah aşkına? Ülke futbolu, spordan gelen gelirlerin bütünüyle spora harcandığını teyit edebileceğimiz şeffaflığa ne zaman ulaşacak? Bu işte bir gariplik yok mu sizce de?

Tabii ki mesele yalnızca Sergen’in meselesi değil... Mesele yalnızca Antep’in meselesi de değil... Bu öyküyü biz yılardır onlarca defa okuduk; başrolde kâh Kocaeli, kâh Sakarya, kâh Antep vardı. Ama netice değişmedi: Holding olmuş futbol, hâlâ bakkaliye kurallarıyla ve zihniyetiyle yönetiliyor.

Meşhur spor kulüpleri yasası, kulüpleri derneklik korunağından çıkaracak yasa hâlâ rafta duruyor. Olan da Sergen’e, olan da Bekir’e, olan da Cenk’e oluyor işte...” 23 Ocak 2014 tarihli Milliyet gazetesinden…



11 Ocak 2014 Cumartesi

TARİHİN SONU VE BAŞLANGICI


(Hasan KÜÇÜK)
      
       RÜYA

       19.Yüzyıl bilimciliğinin temel eğilimi pozitivizmin ve  Alman idealizminin etkisiyle tarihsel bir zorunluluk olarak üretim ilişkilerindeki çelişkileri bitirip, ‘çelişkilerin olmadığı bir dünya’ yaratarak insanlığı kurtaracak ütopya olarak görülen ‘bilimsel sosyalizmin’, 20.yüzyılda ‘devlet sosyalizmi’ biçimiyle ulusal ölçekler baz alınarak hayata geçirilmesinin sonucunda distopyaya dönüşerek yıkılmasıyla beraber 21.yüzyıla girerken ‘tarihin sonu’ ile müjdelenmiştik. İnsanlığın ulaşabileceği en ileri sistemin  batılı liberal düzenler olduğu konusunda neredeyse herkes hem fikirdi. Kapitalizm hegemonik zaferini ilan etmiş, toplumlar nezdinde karşı konulması söz konusu bile edilemeyecek ‘doğal bir sistem’ olarak algılanmaya başlanmıştı. Dünya küreselleşip çokkültürlülüğe doğru yol alırken, refah da artacaktı. İnsanlık tekrar ne o 19. Yüzyıl İngilteresinin vahşi kapitalist dönemlerine dönecekti ne de Hitler ve Stalin gibi diktatörlerin pençesine düşecekti. Hepimiz kurtulmuştuk ve liberal özgürlük ütopyası kazanmıştı. Tek bir ideolojinin zaferi diğer ideolojilerin de bittiği bir çağı işaret ediyordu. Oysaki özgürlük olarak sunulan ve benimsenen şey tam da ‘yanlış bilinç’ anlamında ideolojinin zirve noktasına ulaştığı bir dünya algısını işaret ediyordu. ‘Özgürlük’ aynı zamanda liberalizm dışındaki tüm ideolojilerin reddi manasında tasavvur etme özgürlüğünü baskılıyordu. Bu zafer sarhoşluğuyla sosyalizm ve komünizm arkaik dünya görüşleri olarak damgalandı. Gerçekten de bu saldırıların ve   yenilginin etkisiyle muhafazakar bir biçimde klasik marksist  savunuya sarılma refleksi geliştiren kesimler de olmuştu.  Bir diğer reaksiyoner yaklaşım da genişçe bir sol kesimin ‘küreselleşmeye karşı ulus-devlet’ formülüyle milliyetçiliğe savrulması oldu. Bütün bunlar ağır bir yenilgi döneminde sol idealle ilgisi olmayan yaklaşımların ayakta kalma adına solla ilişkilendirilmesine ve bu idealin daha da zarar görmesine yol açtı.   
      Toplumların ufku daralmış, özgürlük hayalleri ve arayışları da zaten özgür olduğumuz hayaliyle sağlam bir darbe yemişti. Sistem karşıtlığı içinde olanlardan aradığını eski teorilere sarılarak bulamayanlar ise egzotik Uzakdoğu inançları, nihilizm, narsizm, sinizm, mistisizm, iyi/sağlıklı yaşam disiplinleri gibi bireyci içe kapanma ya da varoluş yollarına savruldu. Bir süre sonra bu ‘alternatif yaklaşımlar’ o kadar kullanışlı oldu ki çağın hakim yaşam ve düşünüş biçimleri haline gelip sistem tarafından egzotik yaşam biçimleri olarak pazarlanmaya başlandılar. Ulaşılması gereken ideal tip ‘Ye, Sev, Dua Et’ ile yaşayan, ‘Secret’ ile hayatın sırrını keşfeden bir karakter olmuştu. Türkiye’de ise Mevlana ile tasavvuf fikrinin metalaştırılmasıyla bu küresel dalgaya binilirken liberalizm muhafazakarlıkla harmanlanıyordu. Alt-sınıflar için orta sınıf mertebesine yükselip bu yaşam tarzına ulaşmak ideal iken, üst-orta sınıflar için ise bu, günahlardan arınıp vicdan temizliği yapmanın ideal bir  biçimi halini aldı.

    RÜYADAN  UYANIŞ


     2000’li yıllara toplumlar bu sanrılarla girerken 11 Eylül 2001 saldırısı ve ardından Irak ile Afganistan’ın işgalleri liberal algıyı siyasal olarak sarstı. Demokrasi götürüyoruz söylemli, insani amaçlı ve terörizme karşı mücadele altındaki bu savaşlarda  milyonlarca insanın ölmesi, Guantanamo ve Ebu Gureyb’deki işkencelerin ifşa olması liberal ideolojik söylemde sağlam bir gedik açtı. 2008 finansal krizi ise sarsılmış liberal rüyayı tam anlamıyla kabusa çevirdi.  Piyasa düzeninin mükemmel olduğuna inanılan bir altın çağ daha krize girdi ve yine devlet müdahaleleriyle sistem tekrar rayına oturtulmaya çalışıldı. Geçtiğimiz 5 yıldır savunulan tüm liberal piyasa prensipleri bir kenara bırakılmış durumda ve bir yandan art arda devlet müdahalesi içeren önlem paketleri açıklanırken bir yandan da piyasalara oksijen işlevi görsün diye sürekli para pompalanmakta. Bu durum aslında klasik marksizmin, kapitalizmin kendi krizleriyle sonunu hazırlayacağını öne süren savının göz ardı ettiği bir noktaya tekabül ediyor. Klasik marksizmin, kapitalizmin sürekli krizlere girmek zorunda olduğu tespiti doğruydu, ancak bu durumda devlet mekanizması devreye girip gerekli düzeltmeleri yaparak sistemin tekrar devamını sağladığından marksist öngörü boşa çıkmış oluyordu. Sorun marksist devlet teorisinin eksikliğindeydi. Marx’ın içinde bulunduğu tarihsel dönem gereğince  tek aşamalı bir sistem olarak tasavvur ettiği kapitalizmin, peşi sıra gelen krizlere rağmen sonu gelmeyince, Lenin bu tezi iki aşamalı kapitalizm olarak düzeltti, daha sonra  Ernst Mandel gibi düşünürler ise kapitalizmin sonu gelmeyen devresel krizleri olduğunu analiz ettiler. 
     2008’de başlayan finansal krize karşı kapitalist merkezlerde tepkiyle sokaklara dökülen milyonlarca insan aslında salt ekonomik bir çıkmazı değil, aynı zamanda siyasal olarak işlemeyen liberal parlamenter sistemi de sorguladılar. Abd’de ‘%99’uz’, İspanya’da ‘gerçek demokrasi’ sloganları öne çıkarken ideolojilerden ve ütopyalardan ümidini kesmiş insanlar tam olarak ne istediklerini bilmemekle suçlandılar. Oysa ki tesadüfen 2011’de Madrid ve Barselona’da eylemlerin ortasında kaldığımda konuştuğum insanlar ne istediklerini gayet iyi biliyorlardı. İstedikleri kamu kaynakları kullanılırken, sosyal haklar düzenlenirken kendilerine sorulmasını içeren ‘gerçek bir demokrasiydi.’ Üstelik İspanyol ve Katalan kimliklerini aşıp uzun zamandan sonra ilk kez ortak bir eylemde buluşmuşlardı iki kentin sakinleri. Ancak gerek sistem savunucuları gerekse muhalifleri tarafından ‘evet sistemin aksayan yönleri var, ama alternatifiniz ne, reçeteniz ne?’  sorusu ile sıklıkla sıkıştırıldılar ve aslında ne istedikleri açıkça belli olmasına rağmen uygun politik araçları ve dili yaratamadıklarından enerjilerini tükettiler. Gerçekten alternatif yok muydu ya da ihtiyaç olan şey önceden çizilmiş reçetelere dayalı bir model miydi?

    YENİ BİR MODEL Mİ?

      Geçmiş iki yüzyılda hem büyük zaferler hem  de büyük yenilgiler yaşayan  sistem karşıtı hareketler, günümüzde 19.yüzyılın klasik marksizmi ya da 20.yüzyılın sovyet marksizmi gibi homojen bir yapı arz etmiyor.  Günümüzün toplumcu muhalefet hareketleri Zapatistaların katılımcılığa ve yatay örgütlenmeye dayalı postmodernist yerel  kimlikçi hareketlerinden Chavez’in modernist devletleştirmeye ve kooperatifleşmeye dayalı  Bolivarcı sosyalizm modeline kadar geniş bir yelpazeyi oluşturuyor. Bütün bu hareketler yoksulluğa karşı önemli ilerlemeler sağlasa da meta üretimini, değişim ve paylaşım ilişkilerini sermaye tahakkümünden koparıp alternatif  bir sisteme dönüştürememekle eleştiriliyor. Eninde sonunda olan ya ulusal kurtuluşcu 3. Dünya hareketlerine dönüşmekten ya da devlet sosyalizminin yeni bir versiyonu olmaktan öteye geçmiyor. Bu durumda dahi yoksullukla mücadelede önemli mesafeler kat edilse de alternatif bir ekonomik-siyasal model yaratılamıyor.  Bu eleştiriler sistem savunucuları kadar muhalifleri tarafından da sıklıkla dile getiriliyor ve sisteme karşı çıkan insanlar tarafından bu yöntemler ikna edici bir ideali temsil etmiyor. Oysa ki mühendisliğe dayalı çizilmiş modellemelerin bazı iyileştirmeler sağlasa da   toplumların sorunlarına çözüm olmadığı, hatta eskisinden daha büyük sorunlar yarattığı sistem karşıtı hareketlerin deneyimlerinden çıkarılabilecek en önemli sonuçlardan birisi.
      19.Yüzyılda piyasalaşmaya ve emeğin metalaşmasına karşı ilk tepkisini ütopik ve idealist yaklaşımlı, esas olarak ekonomik temelli emek hareketleriyle veren sistem karşıtı hareketler, 20.yüzyılda finanslaşan kapitalizm döneminde   yukarıdan aşağıya devletleşmeye dayalı ve ağırlıkla pratiğin yönlendirmesi altındaki devrimlerle piyasa karşıtı mücadeleler verdiler. Bu pratikler bazen korporatist ve nasyonal sosyalist oluşumlar, bazen devlet sosyalizmi denilebilecek modeller, bazen de sosyal-demokrat karma sistemler yarattı. Bu mücadeleler 3. dünyada ise daha çok kolonyalizm karşıtı anti-emperyalist söylemle sosyalizmi harmanlayan ulusal bağımsızlık hareketleri formundaydılar. 19.Yüzyılın  yenilgilerinden ders çıkarıp zafere ulaşabilen bu devrimler  piyasayı alt ederken totaliter siyasal yapılar ortaya çıkardılar. Dolaysıyla bu alt edişler uzun ömürlü olamadı. Piyasanın özgürlük oyunu içine yerleşmiş örtük sömürünün  yerine geçen devlet mekanizması, kitlelerin rızasını üretmekte uzun vadede başarısız oldu.  Sosyalist ülkelerdeki açıktan devlet baskısı, bireylerin biçimsel eşitliği ve özgürlüğüne dayalı, siyasal ile ekonomik olanın bir biçimde ayrıldığı kapitalist sömürüden daha görünür ve sürdürülemez  bir oyundu. Ya teknolojik bir sıçramayla kapitalizmi aşan bir uygarlık düzeyine kapı aralanmalıydı ya da yönetim insanların katılımına açılmalıydı. Ancak bu ikisi de 20.yüzyıl devrimleri tarafından başarılamadı. Rusya’da rejim değişikliğiyle, Çin’de ise parti eliyle piyasanın dönüşü korkunç, intikamı ise acı oldu. Bütün bunlar kapitalizmin teknolojik olarak aşılıp yeni bir üretim biçiminin yaratılamadığı bir dünyada var olan devrim teorilerinin ve pratiklerinin sorgulanmasına neden oldu.
      Bu sorgulamalar Foucault’cu anlamda mikro iktidar teorilerinden bireysel anarşizme, Deleuzeyen anlamda göçebelik ve kabilelik şeklinde devleti ve temsili yadsıyan daha toplumcu anarşizme, Badioucu anlamda ideaya yeniden itibar kazandırılmasına dayalı yeni komünizme, Negri’nin yaptığı gibi Spinoza’dan hareketle ortaklıkların ve çoklukların yeniden tanımlanması yönlü yeni öznellikler içeren teorilere, Mouffe-Laclau ikilisinin hegemonya ve sosyalist stratejiyi yeniden tanımladıkları radikal demokrat teoriye ya da Zizek’in başvurduğu Hegel felsefesi ile Lacan psikolojisinden hareketle Marksizmin yeniden okunmasına ulaşılan örneklerde olduğu gibi yeni  yaklaşımlara yol açtı. Bu çerçevede hedefine doğrudan piyasayı değil tekelleşmeyi  koyan piyasa sosyalizmi yaklaşımından komün ekonomilerini hedefleyen anarko-komünist akımlara, marksizmi yenilemeye dayalı neo-marksist yaklaşımlardan, onun yöntemini ve çekirdeğindeki özgürlük yaklaşımını almakla beraber marksizmin ilkelerini aşan post-marksist yaklaşımlara kadar  çeşitli yaklaşımlar geliştirildi. Bu girişimler Batı Marksizmi olarak adlandırılan, Lukacs ve Korsch ile başlayıp  Gramsci, Althusser, Poulantzas, Anderson gibi isimler tarafından sürdürülen marksizmin içinde kalarak yapılan güncellemelerden ve katkılardan farklı bir aşamaya denk düşüyordu.
      Bu yeni yaklaşımlar pek çok farklılıklar arz etse de bazı ortak noktaları içinde barındırıyor. Devlet merkezli değil toplumsal, yukarıdan değil aşağıdan, teorik ya da pratik yönlendirmeli değil diyaloğa dayalı bir siyasal yöntemi benimsemeleri  bunlardan bazıları. Katılımcı yöntemi  esas almayan siyasal sistemlerin yaşamasının, gelişmesinin ve toplumların sorunlarına çare olmasının mümkün olmadığı bu yaklaşımların temel aksiyomları  arasında sayılabilir. Bunlar dışında klasik marksist devrim teorisinde evrensel kurtarıcı rolü verilen işçi sınıfının artık eskisi gibi bir yapısal özneyi  oluşturmadığı  bir diğer öne çıkan yaklaşım. Sınıfın günümüzde yeni kapitalizmin iş hayatını örgütleme biçimi ve teknolojik ilerlemeler sonucunda  bir yapıyı teşkil etmediği, ancak sistem tarafından sömürülen tüm kesimleri içeren ortak bir alan oluşturduğu kabul edilmekte. Bu tabii ki yaygın olarak yapılan işçilere işçi demeyip, göçmenler,dezavantajlılar  gibi isimler vererek sömürüyü örten bir yaklaşım anlamına gelmese de eski duruma göre oluşan bir farklılığı ifade ediyor. Bu nedenle herhangi bir sınıfa öncü rol vermekten  çok, toplumsal hareketler arası ittifakları öne çıkaran yaklaşımlar hegemonik karşı siyasetin oluşturulması için daha gerçekçi bir yol olarak ortaya çıkıyor. Bu durumda gelişen toplumsal hareketlerin tek bir sınıfa dayanması pek mümkün gözükmediği gibi öncülük bir sınıfa da atfedilemiyor. Ancak alt sınıflara dayanmayan hareketlerin de sisteme ciddi bir alternatif oluşturma kapasitelerinin sınırlı olacağının da altının çizilmesi gerekiyor. 
          Örgütlenme konusuna getirilen eleştiriler yeni yaklaşımların diğer ortak noktalarından birini oluşturuyor. 20.yüzyılın devrimlerini başaran leninist hiyerarşik örgütlenme tarzının bürokratikleşme yarattığı, belki devrim anında ezilen kesimler için iktidarı yakalama konusunda bir avantaj sağlasa da sonrasında toplum karşıtı bir yapıyı oluşturduğu ortak kabullerden birisi.  Bu durum zaten 68’den beri örgütlülüğe karşı anarşizan tepkilerin doğmasına yol açmıştı. O tarihten beri gelişen hareketlere ve eylemlere, özellikle Batı’da, bu hiyerarşi karşıtı anarşizan anlayış damgasını vurdu. Araçlar ve amaçların uyumluluğu olmadan sistemin eşitsizliklerinin yeniden üretileceği ilkesiyle sistem karşıtı örgütlenmelerin hiyerarşik olmayan nitelikte olması gerektiği varsayıldı. Ancak herhangi bir yapının  hiyerarşik olmaması tek başına sistem karşıtı olması anlamına gelmemekte, ancak gerekli asgari koşullardan biri  olarak gözükmektedir.  
        Bütün bu alternatif yaklaşımların gelişmesinde devlet merkezli devrimci anlayışların yarattığı hayal kırıklığının sonucu olarak toplum merkezli alternatif arayışlarına geçilmesinin etkisi kadar, silahlı kapitalizmin devrilmesini gittikçe imkansızlaştıran güç dengelerinin de etkisi oldu. Yani hem teorik hem de pratik nedenlerle yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyuldu. Bu yeni arayışlar, kapitalizmin 21.yüzyıldaki ekonomik ve siyasal kriziyle beraber toplumsal hareketlerde çeşitli düzeylerde karşılık bulsa da sisteme yine de alternatif yaratabilmiş değil. Eskinin cennet vaat eden ütopyalarının aksine kapitalizmin krizlerinin kendiliğinden onun sonunu getirmesi bir yana, kapitalizmin temel çelişkisi olan üretici güçler toplumsal olmasına rağmen üretim araçlarının bireysel mülkiyette olmasının onu sürekli devingen kılan esas neden olduğu bugün anlaşılmış durumda. Sistemin çelişik yapısı, onu aynı zamanda sürekli ilerleten ve her krizden daha güçlü çıkmasına neden olan özelliğini oluşturuyor.
      Bu nedenlerle emeğin-paranın-doğanın-bilginin  metalaştırmasına karşı çıkan sistem karşıtı hareketlerin, ‘sahte radikalizmlere de sahte reformizimlere de kanmadan’ konumlanması gerekiyor.  Özgürlüğü kısıtlamayan bir biçimde ve öz yönetime dayanan, teori-pratik ikilemini aşıp diyaloğa dayalı siyasal yapılar üretilmedikçe ütopyanın distopik bir hale bürünmesinin kaçınılmaz olduğu yeterince deneyimlendi. Topluma reçeteler sunmaktansa  müzakere kanallarının açık olup güvence altına alındığı; ekonomik, kültürel, toplumsal hiçbir konunun müzakere dışı bırakılmadığı bir yönetim tarzının hem piyasanın getirdiği yoksulluk, işsizlik, doğanın tahribi gibi sorunlara çözüm olabileceği, hem de bu ilkeleri esas alan bir siyasi yapının kalıcı olabileceğine dair bir ilkeler bütünü üzerine yeni bir siyasal alanın inşa edilmesi solun ideallerinin zaten yolunu açacaktır. Sadece emek-sermaye çelişkisiyle sınırlanamayacak sermaye-doğa, sermaye-insan arasında oluşan uzlaşmaz çelişkilerin, bilginin ve doğanın özel mülkiyete hapsedilmesinin getirdiği sorunların  demokratik olarak müzakere edilmesi gerektiği, ‘ortak iyinin’ önceden tanımlı değil, onun ne olduğuna ortak mekanı-zamanı paylaşan insan topluluğu tarafından karar verilebileceği anlayışlarını temel almak solun idealleri olan eşitlik, özgürlük, demokrasi, enternasyonalizm gibi hedeflere ulaşmakta en kalıcı yöntemler olarak gözükmekte. Bu yönelimlerle yeni bir kamusallığın yaratılarak siyasal alanın gönüllü tüm yurttaşlara açılması demokrasinin biçimsel olmaktan çıkıp, içeriğine uygun bir hale bürünmesine de yol açacaktır. Bu yeni siyaset alanının yaratılması elbette ki uzun erimli bir politik mücadelenin ürünü olarak gerçekleşebilecektir.

       2013 DENEYİMLERİ

      Devasa kapitalist-askeri mekanizmaya karşı  örgütlü yapılarla mücadele edebilmenin bile neredeyse imkansız olduğunun düşünüldüğü bir tarihsel dönemde  2013 yılındaki ağırlıklı olarak örgütsüz olan isyan ve direniş deneyimleri gerçekleşti. Bahsedilen teorik arayışların ışığında 2013 yılındaki deneyimler, özellikle de Ortadoğu’da cereyan edenler bize ne söylüyor? Öncelikle çalkantılı 2011 yılında örgütsüz ayaklanmaların rüzgarıyla ülkenin en eski örgütlü yapılarından Müslüman Kardeşler’in iktidara geldiği Mısır’da gerçekleşen askeri darbe, gerek iç gerekse dış güç dengeleri nedeniyle kurulu düzenin anti-demokratik kalıntılarından bir çırpıda kurtulunamayacağını gösterdi. Mübarek’i deviren Tahrir, seçilmiş siyasi iktidarın yeni bir baskıcı statüko kurmasını engellemek saikiyle yine örgütsüz ve öncüsüz bir şekilde ayaklanınca eski statükonun baş aktörü ordu bir kez daha iktidara el koydu. Bir anlamıyla yeniden Mübarek dönemine dönülmüş oldu. Bu durum isyanın her durumda akılcı ve en doğru yöntem olmadığına dair bizlere önemli şeyler söylüyor. Toplumsal ittifakları genişletmeden ve tabii ki emperyalist güç dengelerini gözetmeden girişilecek politik isyanların bir ülkeyi mevcut statükonun dahi gerisine taşıyabileceğini Mısır’da görmüş olduk. Ayrıca darbeyi destekleyen liberaller de bize bir kez daha liberalizme atfedilen mutlak siyasal özgürlükçülük özelliğinin ne kadar sorunlu olduğunu göstermiş oldu.
      Türkiye ise daha farklı bir deneyimle, Gezi Parkı eylemleriyle 2013 yılında önemli bir toplumsal deneyim biriktirdi. Hem mevcut siyasi iktidara karşı hem de yetersiz muhalefet anlayışına karşı kent ve doğa hakkı talebiyle patlak veren isyan, tüm ülkeye yayıldı. Bu yayılma eylemlerin boyutuna da farklı nitelikler kattı. Mısır deneyimine benzer şekilde ama ordunun zayıf düşmesi nedeniyle darbeye yol açacak güç dengesi olmamasına rağmen, ordunun geleneksel olarak temsil ettiği ideolojiye yakın örgütlü laik-ulusalcı yapıların eski düzeni andıran talepleri kendine önemli yer buldu. Mevcut ikili siyasi yapıya karşı yeni bir siyasal alan açmak yönlü eylemler, bu yönlü umudu ve psikolojik üstünlüğü sağlasa da toplumda kolayca ikisi de kapitalist yönelimli ve daha organize olan laik ulusalcı ile muhafazakar kalkınmacı siyasi kutbu istemsizce besledi. Ayrıca klasik marksist teoriden gelen örgütlenmelerin de eski anlayışlarıyla eylemlere yön verme girişimlerinde bulunduğunu gözlemledik. Bu anlamda da eskiyi çağıran bir işlev gördü eylemler.  Tüm bunlara rağmen eylemler yeni bir politik alan açmasına rağmen, yeni politik söylemi kurmakta başarısız oldu. Eylemler sonrası gelişen forumlar, açılan bu politik alanda yeni söylemi inşa etmek için önemli bir imkan yarattı. Bu yönlü tartışmalar çeşitli düzeylerde sürmekte. 
       2013 ile ilgili bir önemli deneyim ise vahşi bir savaşa sahne olan ve derin bir karamsarlık yaratan Suriye’de kendine özgü farklı bir gündemi olan Rojava’daki gelişmelerdi. Bahsettiğimiz diğer iki örnekten farklı olarak örgütlü bir şekilde süreci karşılayan Kürtlerin  deneyimleri farklı nitelikler arz ediyor. Suriye’deki gruplar içerisinde neredeyse tek demokratik ve seküler tahayyüle sahip kesim olan Kürtler kurdukları halk meclisleri, kadın örgütlenmeleri, eğitim kurumları ve komünlerle Ortadoğu için ‘demokratik modernite’ diye adlandırdıkları yaklaşımın mikro düzeyde hayata geçirilişini tecrübe ettiler. 3.Yol denilen konumlanışla hayata geçirilmeye çalışan bu yaklaşıma göre bölgenin 4 ülkesinde 20.yüzyılı baskı altında geçiren Kürtler ve buna tepki olarak gelişen kimlik merkezli mücadele, kendini evrenselci bir yapı olarak demokratik siyasi sistemler içinde öz yönetime dayalı olarak konumlandırmayı hedefliyor. Böylelikle tikel kimlik sorunlarını aşarken; kendisini kadın, çevre, emek sorunlarına odaklı evrenselci demokratik bir tahayyülün içine yerleştirmeyi amaçlıyor. Zapatistaların kendini evrenselde konumlandıran yerel mücadelesini andıran bir yaklaşım bu. Bu yönleriyle Irak’daki oluşan Kürt yapılanmasından farklı bir örneği teşkil ediyor. Suriye üzerinde başını Abd ve Rusya’nın çektiği uluslararası güçlerin müzakeresi ile gelişen süreçle Rojava’daki gelişmeler de netleşecek. Geçmişte İngiltere ve Fransa’nın bugün ağırlıkla Abd’nin Kürt sorununu yerel hegemonlarla çelişkiye düştüğü durumlarda çeşitli yöntemlerle kullanmaya çalıştığı bilinmekte. Bu durumun farkında olan ve toplumcu bir yönelimle kimliğin özgürleşmesi mücadelesi veren bir Kürt siyasası kendi pozisyonunu emperyalist çekişmelerin içerisinde koruyup kabullendirebilecek mi henüz belirsiz. Her durumda kimlikten kaynaklı baskıya karşı mesafe alınacağı kesin gibi gözükse de  Ortadoğu için toplumcu bir ufuk açan örnek  olarak yaşayıp yaşayamayacağını ise kestirmek güç. Bu örneğin bize söylediği en önemli şey ise Ortadoğu’da toplumcu siyasetin de gerek emperyalist siyaset gerekse yerel hegemonların siyasetleri gibi bölgesel ölçekte düşünülmesi gerektiği ve emperyalistler arası çelişkilerden toplumsal özgücüne dayanarak faydalanmanın en azından olanaklar arasında olduğu.
        2013 yılında bahsettiğimiz üç örneğin de içinde olduğu önemli toplumsal hareketler yaşansa da sisteme alternatif yapılar yerel, ulusal, bölgesel ve küresel ölçekte oluşmuş değil. Ancak yeni bir siyaset imkanını yaratacak alan açılmış ve umut yaratılmış durumda. Bu alan şimdilik  eski yapılarla birlikte, iç içe doldurulmakta. Bu hareketler tüm dünyada birbirinden çok farklı bağlamlarda, merkez ülkelerde  piyasa despotizminden hegemonik despotizme geçişe karşı, çevre ülkelerde  ise kolonyal despotizmden piyasa despotizmine geçişe karşı  Occupy hareketinden Tahrir’e, Gezi  eylemlerinden Rojava’ya  kadar henüz  embriyonik halde oluşmakta.  Yeni bir döneme girdiğimiz artık aşikar. Tarihin sonunu ilan edenlere ve kendimize  söylememiz gereken, başı olan her şeyin sonu olduğu gibi, her sonun da yeni başlangıçları içinde barındırdığı.