11 Ocak 2014 Cumartesi

TARİHİN SONU VE BAŞLANGICI


(Hasan KÜÇÜK)
      
       RÜYA

       19.Yüzyıl bilimciliğinin temel eğilimi pozitivizmin ve  Alman idealizminin etkisiyle tarihsel bir zorunluluk olarak üretim ilişkilerindeki çelişkileri bitirip, ‘çelişkilerin olmadığı bir dünya’ yaratarak insanlığı kurtaracak ütopya olarak görülen ‘bilimsel sosyalizmin’, 20.yüzyılda ‘devlet sosyalizmi’ biçimiyle ulusal ölçekler baz alınarak hayata geçirilmesinin sonucunda distopyaya dönüşerek yıkılmasıyla beraber 21.yüzyıla girerken ‘tarihin sonu’ ile müjdelenmiştik. İnsanlığın ulaşabileceği en ileri sistemin  batılı liberal düzenler olduğu konusunda neredeyse herkes hem fikirdi. Kapitalizm hegemonik zaferini ilan etmiş, toplumlar nezdinde karşı konulması söz konusu bile edilemeyecek ‘doğal bir sistem’ olarak algılanmaya başlanmıştı. Dünya küreselleşip çokkültürlülüğe doğru yol alırken, refah da artacaktı. İnsanlık tekrar ne o 19. Yüzyıl İngilteresinin vahşi kapitalist dönemlerine dönecekti ne de Hitler ve Stalin gibi diktatörlerin pençesine düşecekti. Hepimiz kurtulmuştuk ve liberal özgürlük ütopyası kazanmıştı. Tek bir ideolojinin zaferi diğer ideolojilerin de bittiği bir çağı işaret ediyordu. Oysaki özgürlük olarak sunulan ve benimsenen şey tam da ‘yanlış bilinç’ anlamında ideolojinin zirve noktasına ulaştığı bir dünya algısını işaret ediyordu. ‘Özgürlük’ aynı zamanda liberalizm dışındaki tüm ideolojilerin reddi manasında tasavvur etme özgürlüğünü baskılıyordu. Bu zafer sarhoşluğuyla sosyalizm ve komünizm arkaik dünya görüşleri olarak damgalandı. Gerçekten de bu saldırıların ve   yenilginin etkisiyle muhafazakar bir biçimde klasik marksist  savunuya sarılma refleksi geliştiren kesimler de olmuştu.  Bir diğer reaksiyoner yaklaşım da genişçe bir sol kesimin ‘küreselleşmeye karşı ulus-devlet’ formülüyle milliyetçiliğe savrulması oldu. Bütün bunlar ağır bir yenilgi döneminde sol idealle ilgisi olmayan yaklaşımların ayakta kalma adına solla ilişkilendirilmesine ve bu idealin daha da zarar görmesine yol açtı.   
      Toplumların ufku daralmış, özgürlük hayalleri ve arayışları da zaten özgür olduğumuz hayaliyle sağlam bir darbe yemişti. Sistem karşıtlığı içinde olanlardan aradığını eski teorilere sarılarak bulamayanlar ise egzotik Uzakdoğu inançları, nihilizm, narsizm, sinizm, mistisizm, iyi/sağlıklı yaşam disiplinleri gibi bireyci içe kapanma ya da varoluş yollarına savruldu. Bir süre sonra bu ‘alternatif yaklaşımlar’ o kadar kullanışlı oldu ki çağın hakim yaşam ve düşünüş biçimleri haline gelip sistem tarafından egzotik yaşam biçimleri olarak pazarlanmaya başlandılar. Ulaşılması gereken ideal tip ‘Ye, Sev, Dua Et’ ile yaşayan, ‘Secret’ ile hayatın sırrını keşfeden bir karakter olmuştu. Türkiye’de ise Mevlana ile tasavvuf fikrinin metalaştırılmasıyla bu küresel dalgaya binilirken liberalizm muhafazakarlıkla harmanlanıyordu. Alt-sınıflar için orta sınıf mertebesine yükselip bu yaşam tarzına ulaşmak ideal iken, üst-orta sınıflar için ise bu, günahlardan arınıp vicdan temizliği yapmanın ideal bir  biçimi halini aldı.

    RÜYADAN  UYANIŞ


     2000’li yıllara toplumlar bu sanrılarla girerken 11 Eylül 2001 saldırısı ve ardından Irak ile Afganistan’ın işgalleri liberal algıyı siyasal olarak sarstı. Demokrasi götürüyoruz söylemli, insani amaçlı ve terörizme karşı mücadele altındaki bu savaşlarda  milyonlarca insanın ölmesi, Guantanamo ve Ebu Gureyb’deki işkencelerin ifşa olması liberal ideolojik söylemde sağlam bir gedik açtı. 2008 finansal krizi ise sarsılmış liberal rüyayı tam anlamıyla kabusa çevirdi.  Piyasa düzeninin mükemmel olduğuna inanılan bir altın çağ daha krize girdi ve yine devlet müdahaleleriyle sistem tekrar rayına oturtulmaya çalışıldı. Geçtiğimiz 5 yıldır savunulan tüm liberal piyasa prensipleri bir kenara bırakılmış durumda ve bir yandan art arda devlet müdahalesi içeren önlem paketleri açıklanırken bir yandan da piyasalara oksijen işlevi görsün diye sürekli para pompalanmakta. Bu durum aslında klasik marksizmin, kapitalizmin kendi krizleriyle sonunu hazırlayacağını öne süren savının göz ardı ettiği bir noktaya tekabül ediyor. Klasik marksizmin, kapitalizmin sürekli krizlere girmek zorunda olduğu tespiti doğruydu, ancak bu durumda devlet mekanizması devreye girip gerekli düzeltmeleri yaparak sistemin tekrar devamını sağladığından marksist öngörü boşa çıkmış oluyordu. Sorun marksist devlet teorisinin eksikliğindeydi. Marx’ın içinde bulunduğu tarihsel dönem gereğince  tek aşamalı bir sistem olarak tasavvur ettiği kapitalizmin, peşi sıra gelen krizlere rağmen sonu gelmeyince, Lenin bu tezi iki aşamalı kapitalizm olarak düzeltti, daha sonra  Ernst Mandel gibi düşünürler ise kapitalizmin sonu gelmeyen devresel krizleri olduğunu analiz ettiler. 
     2008’de başlayan finansal krize karşı kapitalist merkezlerde tepkiyle sokaklara dökülen milyonlarca insan aslında salt ekonomik bir çıkmazı değil, aynı zamanda siyasal olarak işlemeyen liberal parlamenter sistemi de sorguladılar. Abd’de ‘%99’uz’, İspanya’da ‘gerçek demokrasi’ sloganları öne çıkarken ideolojilerden ve ütopyalardan ümidini kesmiş insanlar tam olarak ne istediklerini bilmemekle suçlandılar. Oysa ki tesadüfen 2011’de Madrid ve Barselona’da eylemlerin ortasında kaldığımda konuştuğum insanlar ne istediklerini gayet iyi biliyorlardı. İstedikleri kamu kaynakları kullanılırken, sosyal haklar düzenlenirken kendilerine sorulmasını içeren ‘gerçek bir demokrasiydi.’ Üstelik İspanyol ve Katalan kimliklerini aşıp uzun zamandan sonra ilk kez ortak bir eylemde buluşmuşlardı iki kentin sakinleri. Ancak gerek sistem savunucuları gerekse muhalifleri tarafından ‘evet sistemin aksayan yönleri var, ama alternatifiniz ne, reçeteniz ne?’  sorusu ile sıklıkla sıkıştırıldılar ve aslında ne istedikleri açıkça belli olmasına rağmen uygun politik araçları ve dili yaratamadıklarından enerjilerini tükettiler. Gerçekten alternatif yok muydu ya da ihtiyaç olan şey önceden çizilmiş reçetelere dayalı bir model miydi?

    YENİ BİR MODEL Mİ?

      Geçmiş iki yüzyılda hem büyük zaferler hem  de büyük yenilgiler yaşayan  sistem karşıtı hareketler, günümüzde 19.yüzyılın klasik marksizmi ya da 20.yüzyılın sovyet marksizmi gibi homojen bir yapı arz etmiyor.  Günümüzün toplumcu muhalefet hareketleri Zapatistaların katılımcılığa ve yatay örgütlenmeye dayalı postmodernist yerel  kimlikçi hareketlerinden Chavez’in modernist devletleştirmeye ve kooperatifleşmeye dayalı  Bolivarcı sosyalizm modeline kadar geniş bir yelpazeyi oluşturuyor. Bütün bu hareketler yoksulluğa karşı önemli ilerlemeler sağlasa da meta üretimini, değişim ve paylaşım ilişkilerini sermaye tahakkümünden koparıp alternatif  bir sisteme dönüştürememekle eleştiriliyor. Eninde sonunda olan ya ulusal kurtuluşcu 3. Dünya hareketlerine dönüşmekten ya da devlet sosyalizminin yeni bir versiyonu olmaktan öteye geçmiyor. Bu durumda dahi yoksullukla mücadelede önemli mesafeler kat edilse de alternatif bir ekonomik-siyasal model yaratılamıyor.  Bu eleştiriler sistem savunucuları kadar muhalifleri tarafından da sıklıkla dile getiriliyor ve sisteme karşı çıkan insanlar tarafından bu yöntemler ikna edici bir ideali temsil etmiyor. Oysa ki mühendisliğe dayalı çizilmiş modellemelerin bazı iyileştirmeler sağlasa da   toplumların sorunlarına çözüm olmadığı, hatta eskisinden daha büyük sorunlar yarattığı sistem karşıtı hareketlerin deneyimlerinden çıkarılabilecek en önemli sonuçlardan birisi.
      19.Yüzyılda piyasalaşmaya ve emeğin metalaşmasına karşı ilk tepkisini ütopik ve idealist yaklaşımlı, esas olarak ekonomik temelli emek hareketleriyle veren sistem karşıtı hareketler, 20.yüzyılda finanslaşan kapitalizm döneminde   yukarıdan aşağıya devletleşmeye dayalı ve ağırlıkla pratiğin yönlendirmesi altındaki devrimlerle piyasa karşıtı mücadeleler verdiler. Bu pratikler bazen korporatist ve nasyonal sosyalist oluşumlar, bazen devlet sosyalizmi denilebilecek modeller, bazen de sosyal-demokrat karma sistemler yarattı. Bu mücadeleler 3. dünyada ise daha çok kolonyalizm karşıtı anti-emperyalist söylemle sosyalizmi harmanlayan ulusal bağımsızlık hareketleri formundaydılar. 19.Yüzyılın  yenilgilerinden ders çıkarıp zafere ulaşabilen bu devrimler  piyasayı alt ederken totaliter siyasal yapılar ortaya çıkardılar. Dolaysıyla bu alt edişler uzun ömürlü olamadı. Piyasanın özgürlük oyunu içine yerleşmiş örtük sömürünün  yerine geçen devlet mekanizması, kitlelerin rızasını üretmekte uzun vadede başarısız oldu.  Sosyalist ülkelerdeki açıktan devlet baskısı, bireylerin biçimsel eşitliği ve özgürlüğüne dayalı, siyasal ile ekonomik olanın bir biçimde ayrıldığı kapitalist sömürüden daha görünür ve sürdürülemez  bir oyundu. Ya teknolojik bir sıçramayla kapitalizmi aşan bir uygarlık düzeyine kapı aralanmalıydı ya da yönetim insanların katılımına açılmalıydı. Ancak bu ikisi de 20.yüzyıl devrimleri tarafından başarılamadı. Rusya’da rejim değişikliğiyle, Çin’de ise parti eliyle piyasanın dönüşü korkunç, intikamı ise acı oldu. Bütün bunlar kapitalizmin teknolojik olarak aşılıp yeni bir üretim biçiminin yaratılamadığı bir dünyada var olan devrim teorilerinin ve pratiklerinin sorgulanmasına neden oldu.
      Bu sorgulamalar Foucault’cu anlamda mikro iktidar teorilerinden bireysel anarşizme, Deleuzeyen anlamda göçebelik ve kabilelik şeklinde devleti ve temsili yadsıyan daha toplumcu anarşizme, Badioucu anlamda ideaya yeniden itibar kazandırılmasına dayalı yeni komünizme, Negri’nin yaptığı gibi Spinoza’dan hareketle ortaklıkların ve çoklukların yeniden tanımlanması yönlü yeni öznellikler içeren teorilere, Mouffe-Laclau ikilisinin hegemonya ve sosyalist stratejiyi yeniden tanımladıkları radikal demokrat teoriye ya da Zizek’in başvurduğu Hegel felsefesi ile Lacan psikolojisinden hareketle Marksizmin yeniden okunmasına ulaşılan örneklerde olduğu gibi yeni  yaklaşımlara yol açtı. Bu çerçevede hedefine doğrudan piyasayı değil tekelleşmeyi  koyan piyasa sosyalizmi yaklaşımından komün ekonomilerini hedefleyen anarko-komünist akımlara, marksizmi yenilemeye dayalı neo-marksist yaklaşımlardan, onun yöntemini ve çekirdeğindeki özgürlük yaklaşımını almakla beraber marksizmin ilkelerini aşan post-marksist yaklaşımlara kadar  çeşitli yaklaşımlar geliştirildi. Bu girişimler Batı Marksizmi olarak adlandırılan, Lukacs ve Korsch ile başlayıp  Gramsci, Althusser, Poulantzas, Anderson gibi isimler tarafından sürdürülen marksizmin içinde kalarak yapılan güncellemelerden ve katkılardan farklı bir aşamaya denk düşüyordu.
      Bu yeni yaklaşımlar pek çok farklılıklar arz etse de bazı ortak noktaları içinde barındırıyor. Devlet merkezli değil toplumsal, yukarıdan değil aşağıdan, teorik ya da pratik yönlendirmeli değil diyaloğa dayalı bir siyasal yöntemi benimsemeleri  bunlardan bazıları. Katılımcı yöntemi  esas almayan siyasal sistemlerin yaşamasının, gelişmesinin ve toplumların sorunlarına çare olmasının mümkün olmadığı bu yaklaşımların temel aksiyomları  arasında sayılabilir. Bunlar dışında klasik marksist devrim teorisinde evrensel kurtarıcı rolü verilen işçi sınıfının artık eskisi gibi bir yapısal özneyi  oluşturmadığı  bir diğer öne çıkan yaklaşım. Sınıfın günümüzde yeni kapitalizmin iş hayatını örgütleme biçimi ve teknolojik ilerlemeler sonucunda  bir yapıyı teşkil etmediği, ancak sistem tarafından sömürülen tüm kesimleri içeren ortak bir alan oluşturduğu kabul edilmekte. Bu tabii ki yaygın olarak yapılan işçilere işçi demeyip, göçmenler,dezavantajlılar  gibi isimler vererek sömürüyü örten bir yaklaşım anlamına gelmese de eski duruma göre oluşan bir farklılığı ifade ediyor. Bu nedenle herhangi bir sınıfa öncü rol vermekten  çok, toplumsal hareketler arası ittifakları öne çıkaran yaklaşımlar hegemonik karşı siyasetin oluşturulması için daha gerçekçi bir yol olarak ortaya çıkıyor. Bu durumda gelişen toplumsal hareketlerin tek bir sınıfa dayanması pek mümkün gözükmediği gibi öncülük bir sınıfa da atfedilemiyor. Ancak alt sınıflara dayanmayan hareketlerin de sisteme ciddi bir alternatif oluşturma kapasitelerinin sınırlı olacağının da altının çizilmesi gerekiyor. 
          Örgütlenme konusuna getirilen eleştiriler yeni yaklaşımların diğer ortak noktalarından birini oluşturuyor. 20.yüzyılın devrimlerini başaran leninist hiyerarşik örgütlenme tarzının bürokratikleşme yarattığı, belki devrim anında ezilen kesimler için iktidarı yakalama konusunda bir avantaj sağlasa da sonrasında toplum karşıtı bir yapıyı oluşturduğu ortak kabullerden birisi.  Bu durum zaten 68’den beri örgütlülüğe karşı anarşizan tepkilerin doğmasına yol açmıştı. O tarihten beri gelişen hareketlere ve eylemlere, özellikle Batı’da, bu hiyerarşi karşıtı anarşizan anlayış damgasını vurdu. Araçlar ve amaçların uyumluluğu olmadan sistemin eşitsizliklerinin yeniden üretileceği ilkesiyle sistem karşıtı örgütlenmelerin hiyerarşik olmayan nitelikte olması gerektiği varsayıldı. Ancak herhangi bir yapının  hiyerarşik olmaması tek başına sistem karşıtı olması anlamına gelmemekte, ancak gerekli asgari koşullardan biri  olarak gözükmektedir.  
        Bütün bu alternatif yaklaşımların gelişmesinde devlet merkezli devrimci anlayışların yarattığı hayal kırıklığının sonucu olarak toplum merkezli alternatif arayışlarına geçilmesinin etkisi kadar, silahlı kapitalizmin devrilmesini gittikçe imkansızlaştıran güç dengelerinin de etkisi oldu. Yani hem teorik hem de pratik nedenlerle yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyuldu. Bu yeni arayışlar, kapitalizmin 21.yüzyıldaki ekonomik ve siyasal kriziyle beraber toplumsal hareketlerde çeşitli düzeylerde karşılık bulsa da sisteme yine de alternatif yaratabilmiş değil. Eskinin cennet vaat eden ütopyalarının aksine kapitalizmin krizlerinin kendiliğinden onun sonunu getirmesi bir yana, kapitalizmin temel çelişkisi olan üretici güçler toplumsal olmasına rağmen üretim araçlarının bireysel mülkiyette olmasının onu sürekli devingen kılan esas neden olduğu bugün anlaşılmış durumda. Sistemin çelişik yapısı, onu aynı zamanda sürekli ilerleten ve her krizden daha güçlü çıkmasına neden olan özelliğini oluşturuyor.
      Bu nedenlerle emeğin-paranın-doğanın-bilginin  metalaştırmasına karşı çıkan sistem karşıtı hareketlerin, ‘sahte radikalizmlere de sahte reformizimlere de kanmadan’ konumlanması gerekiyor.  Özgürlüğü kısıtlamayan bir biçimde ve öz yönetime dayanan, teori-pratik ikilemini aşıp diyaloğa dayalı siyasal yapılar üretilmedikçe ütopyanın distopik bir hale bürünmesinin kaçınılmaz olduğu yeterince deneyimlendi. Topluma reçeteler sunmaktansa  müzakere kanallarının açık olup güvence altına alındığı; ekonomik, kültürel, toplumsal hiçbir konunun müzakere dışı bırakılmadığı bir yönetim tarzının hem piyasanın getirdiği yoksulluk, işsizlik, doğanın tahribi gibi sorunlara çözüm olabileceği, hem de bu ilkeleri esas alan bir siyasi yapının kalıcı olabileceğine dair bir ilkeler bütünü üzerine yeni bir siyasal alanın inşa edilmesi solun ideallerinin zaten yolunu açacaktır. Sadece emek-sermaye çelişkisiyle sınırlanamayacak sermaye-doğa, sermaye-insan arasında oluşan uzlaşmaz çelişkilerin, bilginin ve doğanın özel mülkiyete hapsedilmesinin getirdiği sorunların  demokratik olarak müzakere edilmesi gerektiği, ‘ortak iyinin’ önceden tanımlı değil, onun ne olduğuna ortak mekanı-zamanı paylaşan insan topluluğu tarafından karar verilebileceği anlayışlarını temel almak solun idealleri olan eşitlik, özgürlük, demokrasi, enternasyonalizm gibi hedeflere ulaşmakta en kalıcı yöntemler olarak gözükmekte. Bu yönelimlerle yeni bir kamusallığın yaratılarak siyasal alanın gönüllü tüm yurttaşlara açılması demokrasinin biçimsel olmaktan çıkıp, içeriğine uygun bir hale bürünmesine de yol açacaktır. Bu yeni siyaset alanının yaratılması elbette ki uzun erimli bir politik mücadelenin ürünü olarak gerçekleşebilecektir.

       2013 DENEYİMLERİ

      Devasa kapitalist-askeri mekanizmaya karşı  örgütlü yapılarla mücadele edebilmenin bile neredeyse imkansız olduğunun düşünüldüğü bir tarihsel dönemde  2013 yılındaki ağırlıklı olarak örgütsüz olan isyan ve direniş deneyimleri gerçekleşti. Bahsedilen teorik arayışların ışığında 2013 yılındaki deneyimler, özellikle de Ortadoğu’da cereyan edenler bize ne söylüyor? Öncelikle çalkantılı 2011 yılında örgütsüz ayaklanmaların rüzgarıyla ülkenin en eski örgütlü yapılarından Müslüman Kardeşler’in iktidara geldiği Mısır’da gerçekleşen askeri darbe, gerek iç gerekse dış güç dengeleri nedeniyle kurulu düzenin anti-demokratik kalıntılarından bir çırpıda kurtulunamayacağını gösterdi. Mübarek’i deviren Tahrir, seçilmiş siyasi iktidarın yeni bir baskıcı statüko kurmasını engellemek saikiyle yine örgütsüz ve öncüsüz bir şekilde ayaklanınca eski statükonun baş aktörü ordu bir kez daha iktidara el koydu. Bir anlamıyla yeniden Mübarek dönemine dönülmüş oldu. Bu durum isyanın her durumda akılcı ve en doğru yöntem olmadığına dair bizlere önemli şeyler söylüyor. Toplumsal ittifakları genişletmeden ve tabii ki emperyalist güç dengelerini gözetmeden girişilecek politik isyanların bir ülkeyi mevcut statükonun dahi gerisine taşıyabileceğini Mısır’da görmüş olduk. Ayrıca darbeyi destekleyen liberaller de bize bir kez daha liberalizme atfedilen mutlak siyasal özgürlükçülük özelliğinin ne kadar sorunlu olduğunu göstermiş oldu.
      Türkiye ise daha farklı bir deneyimle, Gezi Parkı eylemleriyle 2013 yılında önemli bir toplumsal deneyim biriktirdi. Hem mevcut siyasi iktidara karşı hem de yetersiz muhalefet anlayışına karşı kent ve doğa hakkı talebiyle patlak veren isyan, tüm ülkeye yayıldı. Bu yayılma eylemlerin boyutuna da farklı nitelikler kattı. Mısır deneyimine benzer şekilde ama ordunun zayıf düşmesi nedeniyle darbeye yol açacak güç dengesi olmamasına rağmen, ordunun geleneksel olarak temsil ettiği ideolojiye yakın örgütlü laik-ulusalcı yapıların eski düzeni andıran talepleri kendine önemli yer buldu. Mevcut ikili siyasi yapıya karşı yeni bir siyasal alan açmak yönlü eylemler, bu yönlü umudu ve psikolojik üstünlüğü sağlasa da toplumda kolayca ikisi de kapitalist yönelimli ve daha organize olan laik ulusalcı ile muhafazakar kalkınmacı siyasi kutbu istemsizce besledi. Ayrıca klasik marksist teoriden gelen örgütlenmelerin de eski anlayışlarıyla eylemlere yön verme girişimlerinde bulunduğunu gözlemledik. Bu anlamda da eskiyi çağıran bir işlev gördü eylemler.  Tüm bunlara rağmen eylemler yeni bir politik alan açmasına rağmen, yeni politik söylemi kurmakta başarısız oldu. Eylemler sonrası gelişen forumlar, açılan bu politik alanda yeni söylemi inşa etmek için önemli bir imkan yarattı. Bu yönlü tartışmalar çeşitli düzeylerde sürmekte. 
       2013 ile ilgili bir önemli deneyim ise vahşi bir savaşa sahne olan ve derin bir karamsarlık yaratan Suriye’de kendine özgü farklı bir gündemi olan Rojava’daki gelişmelerdi. Bahsettiğimiz diğer iki örnekten farklı olarak örgütlü bir şekilde süreci karşılayan Kürtlerin  deneyimleri farklı nitelikler arz ediyor. Suriye’deki gruplar içerisinde neredeyse tek demokratik ve seküler tahayyüle sahip kesim olan Kürtler kurdukları halk meclisleri, kadın örgütlenmeleri, eğitim kurumları ve komünlerle Ortadoğu için ‘demokratik modernite’ diye adlandırdıkları yaklaşımın mikro düzeyde hayata geçirilişini tecrübe ettiler. 3.Yol denilen konumlanışla hayata geçirilmeye çalışan bu yaklaşıma göre bölgenin 4 ülkesinde 20.yüzyılı baskı altında geçiren Kürtler ve buna tepki olarak gelişen kimlik merkezli mücadele, kendini evrenselci bir yapı olarak demokratik siyasi sistemler içinde öz yönetime dayalı olarak konumlandırmayı hedefliyor. Böylelikle tikel kimlik sorunlarını aşarken; kendisini kadın, çevre, emek sorunlarına odaklı evrenselci demokratik bir tahayyülün içine yerleştirmeyi amaçlıyor. Zapatistaların kendini evrenselde konumlandıran yerel mücadelesini andıran bir yaklaşım bu. Bu yönleriyle Irak’daki oluşan Kürt yapılanmasından farklı bir örneği teşkil ediyor. Suriye üzerinde başını Abd ve Rusya’nın çektiği uluslararası güçlerin müzakeresi ile gelişen süreçle Rojava’daki gelişmeler de netleşecek. Geçmişte İngiltere ve Fransa’nın bugün ağırlıkla Abd’nin Kürt sorununu yerel hegemonlarla çelişkiye düştüğü durumlarda çeşitli yöntemlerle kullanmaya çalıştığı bilinmekte. Bu durumun farkında olan ve toplumcu bir yönelimle kimliğin özgürleşmesi mücadelesi veren bir Kürt siyasası kendi pozisyonunu emperyalist çekişmelerin içerisinde koruyup kabullendirebilecek mi henüz belirsiz. Her durumda kimlikten kaynaklı baskıya karşı mesafe alınacağı kesin gibi gözükse de  Ortadoğu için toplumcu bir ufuk açan örnek  olarak yaşayıp yaşayamayacağını ise kestirmek güç. Bu örneğin bize söylediği en önemli şey ise Ortadoğu’da toplumcu siyasetin de gerek emperyalist siyaset gerekse yerel hegemonların siyasetleri gibi bölgesel ölçekte düşünülmesi gerektiği ve emperyalistler arası çelişkilerden toplumsal özgücüne dayanarak faydalanmanın en azından olanaklar arasında olduğu.
        2013 yılında bahsettiğimiz üç örneğin de içinde olduğu önemli toplumsal hareketler yaşansa da sisteme alternatif yapılar yerel, ulusal, bölgesel ve küresel ölçekte oluşmuş değil. Ancak yeni bir siyaset imkanını yaratacak alan açılmış ve umut yaratılmış durumda. Bu alan şimdilik  eski yapılarla birlikte, iç içe doldurulmakta. Bu hareketler tüm dünyada birbirinden çok farklı bağlamlarda, merkez ülkelerde  piyasa despotizminden hegemonik despotizme geçişe karşı, çevre ülkelerde  ise kolonyal despotizmden piyasa despotizmine geçişe karşı  Occupy hareketinden Tahrir’e, Gezi  eylemlerinden Rojava’ya  kadar henüz  embriyonik halde oluşmakta.  Yeni bir döneme girdiğimiz artık aşikar. Tarihin sonunu ilan edenlere ve kendimize  söylememiz gereken, başı olan her şeyin sonu olduğu gibi, her sonun da yeni başlangıçları içinde barındırdığı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder