7 Nisan 2014 Pazartesi

Kürt Hareketi’nin Dönüşümü, Sınırları ve HDP

Kürt Hareketi’nin Dönüşümü, 
Sınırları ve HDP


DÖNÜŞÜM ZORUNLULUĞU VE İRADESİ
İki kutuplu dünya şartlarında objektif ve taktiksel olarak Sovyet bloğunda yer alarak ortaya çıkan PKK, soğuk savaşın resmi söylemde bittiği 1990’lara kadar bu ideolojik-politik hattın yarattığı siyasi atmosfer içinde gelişti. 1970’leri ideolojik tartışma ve hazırlık grubu olarak Türkiye solu ile iç içe Ankara’da geçiren hareket, darbe koşullarında Nato üyesi ve 12 Eylül faşizmi altındaki Türkiye’ye karşı SSCB müttefiki Suriye’de -bu ülkedeki Kürtlerin rejime muhalefet etmemesi gibi zımni bir anlaşma ile- üslendi ve devrimci halk savaşını denge durumuna getirip mevcut uluslararası konjonktürden faydalanarak bağımsız-sosyalist Kürdistan’ı kurmaya dayalı bir strateji benimsedi. Bu planlamanın ilk aşaması 12 Eylül rejiminin ağır baskıları ve buna karşı Diyarbakır Cezaevi direnişlerinin de etkisiyle örgütün bile hazırlıksız yakalanacağı kadar hızlı bir şekilde gerçekleşti. Üstelik, örgütün ‘Kürdistan dört devlet arasında parçalanmış bir sömürgedir ve Kürt halkı kendi içinde de feodal-işbirkçi ağalar eliyle sömürülmektedir’ diye özetlenebilecek teorisinin kitlelerle buluşup maddi güce dönüştüğü 1990’ların başında sosyalist blok dağılmıştı. Bu sadece bölgesel güç dengelerinin değişmesi anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda ideolojik olarak da hareketin dayandığı kökenlerin sarsılmasını ifade ediyordu. Dolaysıyla hareketin kuruluş felsefesinde yer alan, onu başarıya götüreceği düşünülen ideolojik ve konjonktürel güç dengesi dağılmıştı. İşte Kürt hareketinde dönüşüm denilen ve 1990’larda başlayıp bugüne kadar süren tartışmaların kökeni esas itibariyle dünyada gerçekleşen bu köklü alt-üst oluşlara dayanmakta. Oluşan yeni dünya düzenine örgütün verdiği ilk tepki bağımsız Kürdistan fikrinden federasyon söylemine geçerek Türkiye sınırlarını değiştirmemeyi esas alan reforma dayalı çözüm ve barış arayışları oldu. Bu reformist çözüm arayışları sürerken diğer yandan da devrimci imkanlar zorlanıyordu. SSCB’nin yıkılmasıyla bozulan dış dengeyi TDH (Türkiye Devrimci Hareketi) ile geliştirilecek ittifakla doldurma çabalarına ağırlık verildi. Gerek örgütün doğuşunda gerekse FKBDC (Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi) deneyiminde nüveleri olan bir girişimdi bu. Savaşta oluşan dengeyi örgütün ideolojik hedeflerine uygun olarak bozabileceği köklü hamle ancak bu olabilirdi. Bunun için var olan Türkiyeli sol örgütlerle ittifak arayışları lojistik destek noktasına kadar vardırılırken buradan sonuç alınamadığı noktada doğrudan kendi içerisindeki Türkiyelilerden bir örgüt teşkil edip (Devrimci Halk Partisi) savaşı Karadeniz’e ve Toroslara yayarak oluşan denge durumu bozulmaya çalışıldı. Ne var ki Türkiye solu ve toplumu 12 Eylül ile birlikte örgütsel olarak büyük darbeler almış, üstüne SSCB’nin dağılmasıyla oluşan liberal rüzgarlarla epeyce savrulmuş durumdaydı. Bunların yanı sıra solun ayakta kalan kesimlerinin önemli bir kesimi de Avrupa’ya giderek mültecileşme durumuna düşmüştü. Sayılan nedenlerin de etkisiyle TDH’den aradığı dengeleri değiştirecek desteği bulamayan örgüt reformist çözüm arayışlarını çeşitli hükümetlerle yaptığı girişimlerle yoğunlaştırdı. Bu ilk çözüm ve dönüşüm çabaları ta ki Öcalan’ın Suriye’den çıkarılıp Nato’nun Ortadoğu planları ve KDP-KYB ile Abd arasındaki 1998 Washingtoon anlaşması çerçevesinde Mossad-CIA eliyle Türkiye’ye teslim edilmesine kadar sürdü. Tüm bu süreç dönemin Abd dışişleri bakanı Madeleine Albright tarafından gün be gün izlenip yönderilmişti. Tek kutuplu dünyada soğuk savaş dönemin ürünü olan sosyalist yönelimli ulusal kurtuluşçu bir örgütün lideri bu yeni dünyada kendine yer bulamamıştı. Rusya’da Duma Öcalan’a iltica hakkı tanımışken içinde bulunduğu krizin etkisiyle IMF kredisi karşılığında üst meclis bu ilticayı onaylamamıştı. Bunun üzerine sol blokun iktidarda olduğu İtalya’ya yöneldi. Başbakan Komünist Parti başkanı Massimo D’Alema olmasına rağmen gladionun bu merkezi ülkesi de Nato baskısına dayanamadı. Bir ara Kaddafi’nin Libya’sına gitmek gündeme gelse de son olarak Mandela’nın Güney Afrika’sına götürülme vaadiyle yola çıkan Öcalan, İsrail’in Afrika’daki müttefiki konumundaki Kenya’ya götürüldü ve orada daha sonra kahraman, yurtsever ve anti-emperyalist olduğu söylenecek olan Türk subaylarına Mossad-CIA tarafından teslim edildi. Örgüt, bir anlamda soğuk savaşın bittiğini, tek kutuplu dünyada mevcut ideolojik ve politik konumlanışı itibariyle kendilerine yer olmadığını, lideri nezdinde belki de zorunlu olarak test ederek ve ağır bir bedelle anlamış oldu. Böylelikle örgütteki 1. büyük dönüşüm dönemi ağır bir darbeyle sonuçlanmış oldu. Amaç belki de örgütün liderini ele geçirerek örgütü dağıtmak, kalan unsurlarını da ikna edilebilir bir noktaya çekip, örgütten Abd’nin Ortadoğu politikaları için diğer Kürt örgütleri olan KDP ve KYB örneklerinde olduğu gibi faydalanmaktı. Öyle ki buna yönelik çabalar daha sonra 2003’te Irak’ta ve 2013’te Suriye’de test edildi ama her iki durumda da KDP ve KYB örneğinde olduğu gibi sonuç alınamadı. 2003’te örgüt içerisinde liberal bir kanat benzer bir ilişkiye yanaşmak istese de örgütün sol kanadı tarafından ciddi bir yarılma olmadan tasfiye edildi. 2013’te ise ABD’nin Suriye’ye müdahalesi gündeme geldiğinde örgütün Suriye seksiyonu PYD buna açıkça karşı çıktı ve iç savaşın başından beri izlediği 3. yol politikasını korudu.
Öcalan’ın yargılanma süreciyle beraber harekette günümüze kadar uzanan 2. büyük dönüşüm dönemi başlamış oldu. Nato sistemi Türkiye ile birlikte harekete deyim yerindeyse şah çekmişti. Hareket ya o dönemde hemen herkesin öngördüğü gibi Peru’daki Aydınlık Yol’un lideri Guzman’ın yakalanmasından sonraki sürece benzer şekilde (bugün bile konunun deneyimli uzmanları olarak kabul edilen Cengiz Çandar ve Hasan Cemal dahi bunu ileri sürmüştü) mat olacaktı ya da olağandışı hamlerle oyunda kalmaya devam edecekti. İmralı’da o günden bugüne kadar kitap haline de getirilen bir çok savunma gerçekleştiren Öcalan, bunların ilkinde ‘Ortak Vatanda Demokratik Cumhuriyet’ tezini geliştirmişti. Oldukça liberal ve asgari talepler içeren bu politik proje bir yandan lideri nezdinde hareketin tasfiyesini önlerken diğer yandan da harekete esaslı politik ve ideolojik dönüşümler için zaman kazandırdı. Bu ilk tezler İmralı’da geliştirilen daha sonraki savunmalarda Braudel ve Wallerstein gibi tarihçilerle Negri, Bookchin, Habermas gibi neo-Marksist ve Anarşist tandanslı teorisyenlerin etkisiyle demokratik özerklik, demokratik ulus, konfedarlizm, komünalizm, ekolojik endüstri gibi kavramlarla sosyalizan bir içeriğe büründürülerek demokratik modernite tezine ulaşıldı.

Tüm bu arayışlara ihtiyaç duyulmasının temelinde SSCB’nin dağılmasının yarattığı konjonktürel sonuçlar kadar sosyalist ve ulusal kurtuluş deneyimlerini yaşayan tüm ülkelerden çıkarılan dersler de yatıyordu. Liderinin geliştirdiği ve hareketin ana hatlarıyla benimsediği bu yeni tezlere göre tek kutuplu dünyada silahlı kapitalizm sisteminden kopuşun neredeyse imkansız olması tespiti yanında tek ülkede kopuşu gerçekleştirip siyasal devrimle iktidarı almanın da sömürü ve baskı sistemini yeniden üretmesinin reel sosyalizm deneyiminden anlaşılmış olduğu tespiti yatıyordu. Aslında içine girilen dönem mikro milliyetçilikler ve onun uzantısı olarak kurulucak devletçikler için (Kosova, Doğu Timor, Güney Sudan gibi) uygun bir ortam sunsa da hareketin ideolojik karakteri buna cevaz vermiyordu. Bu karaktere bağlı kalarak mevcut dünya konjonktüründeki elverişsizlikle yaşanan deneyimlerden yapılan çıkarımlar birleştirilğinde kendini ilk etapta demokratik görevlerle sınırlayan politik mücadele temel görev olarak belirleniyordu. Siyasal model olarak özyönetime dayalı özerklik, ekonomik model olarak komünalizm, bölgesel strateji olarak ise bu yapıların arasında kuracağı konfedaralizm hedefleri hareketin yeni ideolojik hattının temelini oluşturdu.
Bu teorik çerçeve hareketin Kürt sorununu çözümü için de tezlerinin temelini oluşturdu. Milliyetçi tezlerden hareketle değil ulaşılan sosyalizm anlayışı ile Kürt meselesinin nasıl çözülceğine dair yol çizilmiş oluyordu. Ulusal sorunun çözümü için mevcut sınırları değiştirmeden Kürtlerin yaşadığı ulus-devletlerde yaşanacak demokratikleşme merkezi bir yere konuyordu. Bu ilk etapta kırılamayarak açmaza dönüşen savaştaki denge durumundan çıkılmasını sağlayacak taktiksel bir hamle olarak düşünülürken zamanla zaten bağımsız bir ulus devletin doğası gereği kapitalizmi yeniden üretip küresel kapitalizme eklemleneceği tezinden hareketle arzulanan bir hedef olmayacağı gibi stratejik bir noktaya oturmuştu. Ulus-devletlerin esnetilmesiyle ulaşılması hedeflenen demokratik özerklik ise; özerklik yönüyle Ortadoğu’daki tüm Kürtleri ve diğer baskı altındaki kimlikleri özgürleştirecek, demokratik niteliğiyle ise de katılımcılığa ve özyönetime dayanarak kaynakların toplum için kullanılmasını sağlayacak politik ve ahlaki bir toplumun önünü açacaktı. Hareketin köklerinin dayandığı Türkiye’ye bakıldığında gelinen aşamada Cumhuriyet ile beraber başlayıp 12 Eylül ile zirvesine ulaşan Kürtlerin varlık-yokluk mücadelesi artık Kürtlerin varlığının devlet tarafından da kabulüyle başarıyla sonuçlanmıştı. Artık Kürtlük tek başına bir mücadelenin gereği olamazdı. Ancak yanına kadın, çevre, emek gibi evrensel meseleleri de alarak daha kapsayıcı bir ideolojik mücadelenin içinde kendi varlığıyla yer alan bir kimlik olduğu takdirde toplumsal bir kurtuluşa yönelmesi mümkün olabilirdi. Bunun için de kendisini bölgesel olarak seslenen bir özneye dönüştürmesi gerekmekteydi. Kürtlerin bölgedeki devletler içine yayılmış hali de hem bunu gerektiriyor hem de olası bir politik hedef haline getiriyordu. Ortadoğu’ya seslenecek aydınlanmacı ilkelere bağlı, evrenselci, seküler ve toplumcu bir politik çatı hedeflenmeliydi. Bu hedefler hareketin doğuş aşamasında da nüve olarak yer alan tezlerdi. Örgütün ilk kadrolarından Kemal Pir, 1981’deki mahkeme savunmalarında tüm Ortadoğu halklarının birliğini hedeflediklerini açıkça söylemişti. Kürtlük varlık-yokluk savaşını kazandıktan sonra ancak bu çatının içindeki toplumsal yapılardan biri olarak yer alırsa özgür ve eşit olabilirdi. Diğer türlüsü efendi-köle diyalektiğini yeniden üreten tarihin bir tekrarı olacaktı. Bağımsızlıkla kurulacak yeni bir ulus-devlet hem kapitalist modernite güçlerine yarayacak kanlı bir çatışmayı getirecek hem de başarılı olsa dahi ulus-devletin tarihsel ontolojisi gereği Kürtleri de özgürleştirmeyecekti. Karşı olunması gereken sadece egemen ulus-devletler değil, ezilenin de kurduktan sonra baskı aracına dönüştüreceği ulus-devletti. Bundan kaçınmak için birey esasına dayalı, etnik ve dinsel vurgulardan kaçınan anayasal vatandaşlığı hedefleyen demokratik ulus hedeflenmeliydi. Özerklik işte tam bu çerçeveye oturtularak yeni tezlerin kritik bir kavramı haline geldi. Devrim için konjonktürün uygun olmadığı ve komünist ideanın zayıfladığı dünya şartlarında anti-emperyalist ve sosyalist mücadele için en uygun model özyönetime dayalı birimler olabilirdi. Böylece devletleşip yozlaşacak bir ulusal kurtuluşçu sosyalist deneyimden daha uzak durulup demokratikleşen toplumla devrimsel olmaktan çok evrimsel bir yolu esas alan toplumsal kurtuluşçu bir çizgiye bağlanılıyordu. Bu tez evrimsel gelişimi esas almakla birlikte devrimsel tercihi de tamamen dışlamayarak gerek konjonktürel gerekse siyasal tıkanma anlarında devreye girecek bir seçenek olarak ele alıyordu. Suriye örneğinde görüldüğü üzere, Rusya’nın da kendini toparlayıp bu kez kapitalist bir karşı blok olarak sahneye çıkmasının da etkisiyle, ortaya çıkan büyük güçler arası çelişkilerden Rojava’da devrimsel bir atılımla faydalanıldı. Bu durum hareket için egemen güçler arası bir kriz durumunda devrimci seçeneğin de masada olduğunu göstermiş oldu.
Siyasal ayağı bu şekilde modellenen demokratik modernitenin ekonomik ayağı ise mevcut tezlerin en ayağı havada olan kısmını oluşturuyordu. Köy komünlerine dayalı çiftlik kooperatifleri ile şehirli emekçilere ve işsizlere dayalı kentsel üretim birlikleriyle azami karı sınırlamış, ama pazarı da yok saymayan ve ekolojik ilkeleri esas alan bir üretim-tüketim modeli öngörülüyordu. Özerk yönetimlerin ve özgürlükçü belediyelerin sosyal politikalarıyla desteklenecek komünlerin zamanla temel ekonomik birim olacağı öngörülüyordu. Kullanım değerinin esas alınacağı varsayılırken değişim değerine (para) ve finaslaşmaya karşı ise azami karı ve tekelleşmeyi sınırlayarak mücadele edileceği düşünülüyordu. Komünlerin tedricen hakim ekonomik model haline gelmesinin ise anti-kapitalist bir yolu açacağı aksiyom olarak kabul ediliyordu. Komünalizm ilkelerinin bölge gerçeklerine uyarlanması olarak görülebilecek bu tezler Marksist tarihsel materyalist zorunlu gelişme çizgisinden açık bir biçimde ayrılıyordu. Ortadoğu genelinde endüstriyel kapitalizmin kapsamlı olarak gelişmemesini bir dezavantaj olarak değil, toplumu meta ilişkilerinden doğayı ise sermayenin yıkımından koruyan tarihsel bir avantaj olarak ele alınıyordu. Bu şekilde genel hatları çizilen ekonomik birimlerin ilk aşamada örnek uygulamalarla geliştirilmesi hedefleniyordu.
Bu tezler çerçevesinde Kürt hareketi asıl büyük dönüşüm sürecinin teorik aşamasını belli bir çerçeveye oturtmuş oldu. Hareket, eklektik görünen bir çok yönüne rağmen ideolojilerin bittiği, komünizmin yenilgisinin ilan edildiği bir çağda kendi kimliğini mitleştirerek narsistleşmekten ve kimliğine saplanıp kalmış bir harekete dönüşmekten kendisini koruması için politik bir perspektife kavuştu. Özellikle kurumsallaşma yönünde atılan adımlarla, sahip olduğu belediyelerle, kadınların katılımının geldiği düzeyle belirlenen program doğrultusunda azımsanmayacak mesafeler alındı. Rojava’da bu tezler kendini sınayabileceği politik bir alan da buldu ve ilan edilen toplumsal sözleşmeyle öngörülen siyasal model uygulamaya konulurken oluşturulan komünlerle de ekonomik model hayata geçirilmeye çalışılıyor.
DÖNÜŞÜMÜN SINIRLARI
Teorik olarak tarihsel derslerle bir yandan kendini sınırlayan ve dönüştüren diğer yandan yeni politik öznelere seslenmek isteyen hareketin pratik olarak önünde çok ciddi sınırlar bulunmakta. Tarihsel olarak kimliğin yok sayılmasına karşı geliştirilen Leninist UKKTH (Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı), Maocu halk savaşı ve Fanoncu diriliş tezleriyle başlayan hareketin 30 yıllık savaş sürecinde bir yandan Kürt toplumunda politik bir bilinç ve mücadele düzeyi oluşurken öte yandan da ulusal kimlik altında bir içe kapanma da oluşmuş durumda. Ulusal Kurtuluş Hareketi olarak yola çıkan örgütün yukarıda ana hatlarını çizmeye çalıştığım nedenlerle artık kendini bununla sınırlamak istemeyen bir politik iradesi var. Diğer yandan Kürt toplumunun işsiz-işçi-köylü geniş kesimlerinde kirli savaş yöntemlerinin yarattığı bağlı olunan ana devletlere karşı bir duygusal kopuş emareleri hissedilirken, orta ve üst sınıflarda ise şehirleşmenin ve Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yarattığı etkiyle de milliyetçileşen bir eğilim gelişmekte. Her şeyden önce bu durum hareket için cemaatleşmeden çıkarak bireyi esas alan, anayasal vatandaşlığa dayalı demokratik ulus tezinin önünde temel içsel engellerden biri. Alt sınıflardaki duygusal kopuşla orta-üst sınıfların liberalizmiyle milliyetçiliğinin buluşması orta vadede harekette ciddi kırılmalara yol açabilecek önemli bir potansiyeli de barındırıyor. Ancak alt sınıflara hitap eden ve teorik olarak da öngörülen politikaların hayata geçirilmesiyle orta vadede bu milliyetçi kırılmanın önüne geçilebilir. Bu yapıldığında bile olabilecek bir kopuş ise hareket için kendi politik yönünü çizme açısından olumlu dahi sayılabilir. Hareketin salt ulusal kurtuluşçu bir çizgide olduğu dönemde bile ona sosyalizan bir nitelik veren ve bugünkü yönelimiyle de örtüşen çizgisinin açığa çıkmasını, güçlenmesini destekleyebilir. Aynı zamanda Kürt siyasası içinde bir çoğulculaşmayı da getirebilir. Ancak her durumda örgütün, öngördüğü bölgesel bir harekete dönüşebilmesi için öncelikle Kürt toplumunda devletin baskısı ve buna karşı mücadeleyle oluşan içe kapanık cemaatleşme eğilimli yapılanmayı aşmak gibi ciddi bir engeli var. İşte bu noktada Kürt muhalefetini milliyetçi eğilimlerden korumak icin Kürt siyaseti kadar Ortadoğu’nun demokratik tüm muhalif yapilarina da önemli görevler düşmekte.
Öte yandan Kürtlerin mücadele ettiği devletlerin etkisi altındaki toplumlarla arasında ciddi bir hasımlık oluşmuş durumda. Kürt toplumu bahsi geçen dönüşümleri sağlasa bile açılım sağlamayı umduğu toplumun diğer kesimleriyle mesafesini kapatması ülke genelinde oluşacak bir demokratikleşme ve zihinsel kırılma ile mümkün. Oslo ve İmralı görüşmeleri var olan algıda bir esnemeye yol açıp hareketi Türkiye siyasetinin merkezine çekse de bunun toplumsal merkezde de karşılığını bulabilmesi çok daha uzun erimli ve köklü çalışmalar sonucunda ancak aşılabilecek bir engel. Bu yönüyle 90’lardaki denge durumunu bozmak için Türkiye Devrimi’ni çağıran Kürt hareketi şimdi de kendi sınırlarını aşma ve demokratikleşme için kendi dışındaki toplum kesimlerine açılmak zorunda. Ama bu kez iki ayrı toplum olarak devrimsel bir dönüşüm için değil, öncelikle barışı sağlayacak asgari demokratikleşme ve farklılıklarıyla yeni bir toplumsal mutabakata dayalı ortak bir toplum tasavvuru yaratmak için.
VE HDP
Bütün bu dönüşüm süreçlerinin sonucunda bir yandan Kürt hareketinin tikel kimliğinden öngördüğü ideolojik yönelimine bağlı kalarak çıkması ve ulusal kurtuluştan toplumsal kurtuluşa yönelen evrenselci politik hedeflerine yürümesi için, diğer yandan Türkiye toplumunun ortak ihtiyacı olan 30 yıllık silahlı çatışmaların bitirilerek barışın sağlanması ve ortak bir demokratik mücadele cephesi ihtiyacına cevap olacak politik bir platformunun yaratılması için HDK (Halkların Demokratik Kongresi) çalışmaları başlamıştı. Burada yürütülen tartışmalarda bunun sadece bir ortak platform olarak değil hem salt kimliğe dayalı bir hareket olmaktan çıkmak isteyen Kürt hareketi için hem de tıkanma yaşayan Türkiye demokratik muhalefetine bir çıkış yolu olarak alternatif kitle partisi olabilecek potansiyeli taşıdığı düşünülerek HDP (Halkların Demokratik Partisi) kuruldu. Dayandığı sınıflar, ideolojisi ve amaçları itibariyle sol bir içerik taşıyan Kürt hareketinin, biçim olarak da buna uygun hale gelip bölge halklarıyla bir çatı altında birleşmesinin Türkiye ayağı olarak gelişen HDP, kendisini oluşturan yapıların oldukça farklı özelliklerine rağmen katılımcılığa açık, özyönetime dayalı, toplumun demokratik dönüşümüne öncelik veren, baskı altındaki kimliklerin özgürleşmesini öngören, emeğin sömürüsüne ve ekolojik tahribata karşı duran ilkelerde uzlaşarak mevcut sisteme karşı bir hegemonya kuracak demokratik halk iktidarı hedefinde birleşen bir parti olarak ortaya çıktı. Gelinen aşamada tüm demokratik muhalefetinin ortak çatı altında birleşmesinin ifadesi olarak belirdi. Bu anlamda HDP’nin, çokça söylendiği gibi Kürt hareketi için taktiksel bir açılımdan ziyade kendi ideolojik hedeflerine bağlılık ve 30 yıllık bir mücadele deneyiminden sonra tekrar ortaklaşma gibi stratejik bir anlam taşıdığı görülüyor. Zira kendi mahallesinden taktiksel olarak bakıldığında haklı gözüken ‘ne gerek var bu zayıf sol yapılarla ittifaka’ minvalindeki eleştirilere rağmen ısrarla bu yönelime devam etmesinin arkasında ideolojik bir temel yatmakta. Eğer illa ki bir taktik yaklaşımdan söz edilecekse bu daha çok HDP’yi oluşturan BDP dışındaki yapılar için söz konusu olabilir. Her bir örgütün kendi başına hareket ederek sağlayamadığı gücü bu ortaklıkla sağlayacağına dair politik akıl ittifaka bazı yapılar için bu birlikteliğin temel nedenlerinden biri olabilir. Bu tür taktik yaklaşımlar olsa bile bunun da politik olarak meşru olduğu gayet açık. Aynı şekilde HDP dışında kalan sol yapıların da farklı hesaplar içine girerek (ulusalcı kitlelere seslenme, Kürtlerle yan yana durmanın güvenlik maliyeti gibi) bu kararı almış oldukları düşünülebilir. Ancak taktik ya da stratejik olsun, bu bir araya gelişin başarısı kendini oluşturan yapıların mevcut örgütsel gündemlerini sürdürseler dahi bunları aşan ortak bir politik kimlik, söylem, kadro ve kitle hareketini yaratabilmesine bağlı. Aksi takdirde daha önceki deneyimler gibi başarısız bir örnek olarak tarihteki yerini alma tehlikesi ile karşı karşıya kalma ihtimali var. Salt demagojiye, popülizme dayalı söylemlere sahip olan, naif ve iyi niyetli bir sol girişimin ötesine geçmek için bu örgütsel çalışma mekanizmasını bir şekilde kurabilmesi gerekiyor. Bunu başardığı oranda HDP ortak bir çatı olarak yükselme potansiyelini taşıyor. Bu potansiyel açığa çıktığında aynı zamanda demokratik mücadele dışında devrimsel stratejileri olan yapılar için de alan açılmış olacaktır. Bunları yapamadığı takdirde ise Türkiye solunun ÖDP deneyiminde yaşadığına benzer kısa süreli bir heyecan ve sonrasında herkesin kendi mahallesine döneceği bir dağılma da söz konusu olabilir. Fakat önceki deneyimlerin başarısızlığı HDP’nin de baştan buna mahkum olduğu anlamına gelmemeli. En azından nelerin yapılmaması gerektiği konusunda Türkiye demokratik muhalefetinin birikmiş epey bir deneyimi bulunmakta. HDP’nin başarısı devrimci ya da komünist bir partiye özgü kadro hareketi gibi örgütlenmek yerine öncelikle Türkiye’nin temel barış, yoksulluk ve demokratikleşme sorunlarına çözüm getirecek kapsayıcılığı gösterip gösteremeyeceğine bağlı. Bu kapsayıcılığı gösterebildiği takdirde, kendinden önceki benzer pratikleri tekrar etmekten kurtulabilir ve tıkanan Türkiye siyasal sistemini de açacak bir alternatif haline gelme iddiasını sürdürebilir.
Bu oluşumu tetikleyen gelişmelerden biri de 2013 Newroz’unda başlayan barış süreciydi. Bu süreçten mevcut tüm siyasal yapıların bir şekilde etkilenmesi kaçınılmazdı. Bunun ilk yansıması BDP ve çeşitli sol partiler arasında gelişen ittifakta görüldü. Barış yolunda ilerlemeler sağlanması durumunda bu birlikteliğin daha kalıcı hale geleceği öngörülebilir. Eğer bugünlerde emareleri belirdiği gibi barış sürecinin aksaması durumunda ise HDP’nin toplumsal zemini de bundan epey zarar görebilir. Demokratik zeminin kaydığı, barışını sağlayamamış bir Türkiye’de demokratik siyaset imkanı da ortadan kalkacaktır. Örneğin son günlerde HDP seçim çalışmalarına yapılan saldırılar açık ki sadece adı geçen parti için değil; tüm demokratik, sosyalist muhalefet için bir tehdit oluşturmakta. Asgari propaganda, örgütlenme faaliyetlerinin yapılamadığı bir ortamda solun gelişmesinin iyice zorlaşacağını söylemeye dahi gerek yok.
Öte yandan HDP dışında kalıp kendi bağımsız çizgisini yürüterek ve Gezi Hareketi’nin verdiği umutla siyasi bir gelişme sağlama stratejisi izleyen yapıların da cephe çalışmaları bulunmakta. Bunlardan TKP öncülüğünde gelişen Sol Cephe’de – ki bu oluşuma İP öncülüğünde gelişen Ulusal Cephe’nin geçmişteki Yurtsever Cephe çalışmasından hareketle ana çelişki diye tanımladığı bağımsız Türkiye/emperyalist ABD hattından ayrı düştükleri için ağır eleştirileri var- daha çok TKP’nin kendi mahallesinde kaldığı gözlemlenmekte. Yine ortaya çıkışı bir ittifaka dayansa da artık en azından ittifak olarak dağılmış gözüken ÖDP’nin Halkevleri ile yürüttüğü cephe benzeri çalışmalar var. Bu çalışmaların her biri Türkiye toplumuna sol alternatifi yaratma iddiasında olsa da tıpkı BDP gibi ciddi bir Türkiyeleşme sorunuyla muzdaripler. Gezi’deki kitleleri ne bu yapıların ne de HDP bileşenlerinin kapsayamadığı oldukça açık. Yıllardır sürdürülen örgütsel çalışmalara rağmen toplumla kurulan bağın oldukça sınırlı kaldığı biliniyor. Dilden düşmeyen devrim hedefine rağmen Gezi’de açığa çıkan potansiyeli kapsayıp politik bir hedefe yöneltmeye hiç bir örgütün ne gücünün ne de hazırlığının olduğu bir kere daha kendini gösterdi. Bu nedenlerle CHP tabanını da dışlamayarak bir çok örgüt cephe çalışmasına yöneldi. Eğer ki bu çalışmalar geçmişten farklı olarak başarıya ulaşırsa ortaya çıkacak tabloda yine Kürt hareketi demokratik bir ittifak ihtimali olarak belirecek. Yani HDP’nin şimdiden geliştirmeye çalıştığı ortak muhalefet arayışı bu hareketler için olası bir büyüme durumunda yine gündeme gelecek. Ancak HDP dışındaki oluşumlar çeşitli nedenlerle bu güncel demokratik görevi ileri bir tarihe erteleme yolunu seçtiler. Oysaki Türkiye toplumunun önünde barış gibi acil bir ihtiyaç varken ve Kürt siyaseti ana eğilim olarak ortak demokratik muhalefet çatısında birlşeme iradesini ortaya koymuşken sol siyaset açısından ortaya çıkan bu durumu gerek ilkesel olarak gerekse yeni bir siyaset imkanı olarak değerlendirmemek büyük bir eksiklik olarak gözükmekte. Her grubun kendine has devrim ve sosyalizm stratejisi olduğu aşikar. Ancak demokratik siyaset alanında kendine has gündemlerinden vazeçmeden de Gezi’nin açtığı alanda ve ondan çıkarılan derslerle ortak mücadele hatlarının örülebilmesi Türkiye toplumunun ezilen kesimlerinin güncel ihtiyacı olarak ortada durmakta. Bu herhangi bir sosyalist ya da demokratik devrim hedefiyle çelişmediği gibi, eğer varsa böyle bir hedef, bilakis bunun önünü açacak imkanları da içinde barındırmakta.

1 yorum: