21 Temmuz 2014 Pazartesi

Ah, Şu Suriyeliler Olmayaydı!..

Ah, Şu Suriyeliler Olmayaydı!..


Başpınar’da bir fabrikada asgari ücretin yarısından daha az bir ücretle çalışan ve tabii ki “Allah’tan sigortalı” olan Suriyeli işçiler buhar kazanının patlamasıyla hayatını kaybeder ya, hemen kentin “ileri gelenlerince” el çabukluğuyla üstü örtülür.

Koskoca belediye, kentin ana caddelerinden birinde düzenleme, iyileştirme çalışması yapar, taşeron firma günlüğü 10-15 TL’den Suriyeli çalıştırır ya, kesin haberimiz yoktur bundan.

Her gün kebap yediğimiz lokantada/dürümcüde, karın tokluğuna ve dükkanda yatıp kalkmanın karşılığında çalışan daha bıyıkları terlememiş Suriyeli çocuklar/gençler “kaderlerinin çilesini” doldurur ya, bu da onların kaderiymiş deyip kebabımızı yemeye devam edelim, afiyet olsun!..

Savaştan kaçıp canını, çoluğunu çocuğunu zor kurtarmış Suriyelilere 200-300 TL etmeyecek derme çatma gecekondu bozması evlerimizi; hatta araba garajlarımızı, 500 TL etmeyecek 40 yıllık döküntü apartman dairelerimizi 1000 TL’ye “kakalarız” ya, geceleri yastığa başımızı koyup o hak edil(me)miş, “lanetli” paranın hayaliyle uyuruz.

Dedelerimizin, babalarımızın, amcalarımızın “türlü ihtiyaçlarını” görsün diye savaş mağduru Suriyeli ailelerin yaşını doldurmamış kızlarını/kadınlarını 3000 - 5000 TL karşılığında satın alıp imam nikâhı kıyıp her haltı yeriz ya, sonra da bizden ahlaklısı/imanlısı olmaz.

İnönü Caddesi üzerindeki Kilis garajının üst tarafında her gün sabahın köründe dikilip inşaat başta olmak üzere, aklımıza ne gelirse, her türlü işi 10 - 20 TL karşılığında yapmaya hazır, her yaştan Suriyeli işçiyi “sen gel, sen de gel, sen gelme ayı” tavrıyla seçeriz ya, patronluğumuzun bir tarafı kabarır.

Uzatmayalım, kentin her türlü iş/emek isteyen alanında ucuz iş gücü olarak çalıştırmaktan hiçbir rahatsızlık duymadığımız, paralı olanlarını ise keyifle “söğüşlediğimiz” Suriyelilere dair son günlerde “Artık bunları istemiyoruz!” babında serzenişler, yerini fiili saldırılara bırakmaya başladı.


Yabancısı değiliz bunların. Çünkü, “marka şehir” ve “barış şehri” olarak yutturulmaya çalışılan kentimizde bir dönemin “aklıselim” tespitlerinden biri şuydu: “Doğu’dan geldiler (Kürtler kastedilerek), şehrimizi mahvettiler.” Bu “sihirli” tespit, her türlü kötülüğü açıklamakta kullanılıyordu. Sanayileşme sürecinin ve ülkedeki çatışmalı dönemin yarattığı doğal sonuçların sorumlusu olarak Kürtler ilan ediliyordu, bugün de Suriyeliler kentteki her türlü kötülüğün müsebbibi olarak algılanıyor, işin kolayı bu çünkü.

Suriye’deki iç savaşın bu boyuta gelmesinde şairin dediği gibi “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”  durumu varken, mevcut iktidarın dış politikası iflas etmişken “bizim elimizden gelen tek şey”, kentteki Suriyelileri günah keçisi ilan etmek.

Kent, Suriyelileri ötekileştirip şehirden “aforoz” etmenin “sinerjisini” alttan alta oluştururken, bu sorunu çözmesi gereken “şehrin ileri gelenleri” ne yapıyordu, peki? Onlar, daha çok, kapalı kapılar ardında “emlakçılık” oynuyorlardı.


Son bir şey daha: Sabah akşam Müslüman Suriyeliler için "Buradan gitsinler." diyen kentliler, dün ellerinde Filistin bayraklarıyla Gazze için yürüyordu.

Not: Bu yazı yayına hazırlandığı sırada Gaziantep Demokrasi Meydanı'nda "Suriyelileri İstemiyoruz" mitingi yapılıyordu. Sonrasında polis müdahalesi ile 20 kişi gözaltına alındı.

Mitinge dair dikkat çeken önemli noktalardan biri de mitinge katılan yaklaşık 500 kişilik grubun çoğunluğunun 18 yaşın altında olmasıydı.

Haberin detayı için:  http://gaziantep27.net/asayis-2-gozalti-478652.html  

Konunun basında işleniş biçimine dair birkaç örnek

İki şey söylemek gerek: Birincisi, "memur" ifadesinden sonra "virgül" kullanılmalı.
İkincisi, memurların ev bulamaması Suriyelilere ev sahiplerinin iki, üç katı ücrete ev kiralamaları.
Hazır kiracısını çıkarıp Suriyelilere yüksek ücretten ev veren onlarca örnek var.

Yine iki şey söylenmeli: Birincisi, "Suriye'li" kesme işareti kullanılmaz.
İkincisi, esnafı tedirgin eden şey, Suriyeli mülteciler değil; onların buralarda iş yerleri açıp
kendilerinden çok daha uygun fiyata mal satacak olması.

İki şey söylemeye devam: Birincisi "Suriyeli plakalı" olmaz, anlatım bozukluğudur;
"Suriye plakalı" olur.
İkincisi, haberin sunuluş biçimi "Suriyeli plakalı bir araç... çarptı ve..."
Soru şu: Haber, bir aracın dört kişilik aileye çarpması mı;
yoksa çarpan aracın Suriye plakalı olması mı?

Yorumsuz!..

Yorumsuz!..

Geleceğimiz nokta burası mı olacak?..