18 Ağustos 2014 Pazartesi

Siyasal / Toplumsal İkiyüzlülük

Suriyeliler Mevzusu: 
Siyasal/Toplumsal İkiyüzlülük

Suriye’deki iç savaşa “Mazlum halkların yanındayız.”düsturu ile gayri resmi biçimde dâhil olan; ancak işin doğrusu bir taraftan Neo-Osmanlıcılık, diğer taraftan Ortadoğu’ya dair dar mezhepçi bir bakışla emperyal rüyalar gören AKP iktidarının evdeki hesabı çarşıya uymadı yine.

Üç ayda Esad rejiminin devrileceğini var saydıkları bu “kirli” savaşa dair “eski” Türkiye’den kalma “derin” devlet diye yutturulan yapıların AKP döneminde de (Yeni Türkiye) oldukça “sığ” kaldığını bir kez daha görmüş olduk. Türkiye dış politikasının “sığlığı” son dönemdeki IŞİD tarzı yapılanmaların Moğolları andıran barbarlığı ve kör şiddeti ile iyice ayyuka çıkmış durumda.
           
“Komşu”daki yangına körükle gitmenin doğal sonucu olarak sınır kentleri başta olmak üzere, savaşın getirdiği ölümden, yıkımdan kurtulmak için Suriyeli halklar kendilerince “güvenli” addettikleri Türkiye’ye göç edip mülteci hayatı yaşamaya başladılar.

AKP iktidarı da Suriyeli halkların Türkiye’ye göçüne “Kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmez.” anlayışı ile yaklaşıp - her türlü dış yardım talebini de reddederek - savaş sonrası oluşacak ganimetten tek başına nemalanma hesabıyla sınır illerine kamplar yaptırarak Suriyeli göçmenlere asgari düzeyde yaşam alanları oluşturdu.

Tabii ki kamplarda kalmayı tercih etmeyen büyük bir kalabalık da kentlerde kendilerine “yeni bir hayat” kurma umuduyla yollara düştü. Denetimsiz, kontrolsüz ve kaçak yollarla kent merkezlerine yerleşen Suriyeli kalabalıkların, sosyal ve ekonomik hayata dâhil olmaya başladığı ilk günlerde bunu büyük bir ranta dönüştürme hevesindeki fabrika patronlarından tutun da mahalledeki berbere, kasaba, dürümcüye kadar büyük-küçük ölçekli gelir sahibi kesimler “mağdurlara/mazlumlara yardım”söylemini de kendilerine örtü edinerek yeni bir kazanç kapısı elde etmenin şehvetiyle avuçlarını ovuşturdular. Hatta Gaziantep’in kadın belediye başkanı o günleri “Suriyeliler şehrimize ilaç gibi geldi.” diyerek özetlemişti.

Suriye’deki iç savaşın üzerinden üç yıl geçti ve gelinen noktada kent merkezlerinde sosyo-ekonomik patlamalar başladı.

Dört yüz bini aşkın Suriyeli mültecinin akınına uğrayan Gaziantep’in nüfusunun iki milyona yaklaşması, kira artışlarının %300’leri bulması,  Suriyeli kızlara/kadınlara dair utanç verici bir pazarın oluşması, kent yerlisi emekçi sınıfların Suriyelilerin ucuz iş gücü olarak görülüp çalıştırılmasından dolayı iş ve gelir kaybına uğraması gibi temel problemlerin yanı sıra, Suriyeli göçmenlerin işledikleri kimi “kabahatler” de gerekçe gösterilerek kitlesel saldırılar, linç girişimleri meydana geldi.

Siyasal iktidar ikiyüzlülükle “şahane mazlumlar” edebiyatı yaparken, toplumsal yapı da “mağdurlara/mazlumlara yardım” teranesi ile var olan durumdan her anlamda azami rant gözeterek toplumsal ikiyüzlülüğün “güzel” bir örneğini sergiledi.

Tabii ki kent ahalisi içinde gerçek manada insani duyarlılık gösterip Suriyeli mültecilere olanakları dâhilinde yardım edenleri yok saymak, linçten kaçan Suriyeli bir aileyi “Bir daha Sivas, Maraş, Çorum olmasın.” duyarlılığıyla evinde saklayan Hüseyin Enver’i görmezden gelmek de olmaz.

Sonuç olarak, AKP iktidarının “sorumsuz” savaş politikalarının mağduru, sadece Suriyeliler değil; AKP'ye % 60 oy veren Gaziantep de savaş mağduru...

Olaylar esnasındaki bir duvar yazısı
Gaziantep’teki “Suriyeliler” problemi, mevcut siyasal iktidarın savaş politikalarının dış politika arenasındaki iflasından sonra, ülke içinde de sosyo-ekonomik düzlemde iflas ettiğinin açık göstergesi. O nedenle eleştirilecek, tepki gösterilecekse bu savaş politikaları eleştirilmeli.

Alman felsefeci Theodor W. Adorno’nun başyapıtı sayılan “Minima Moralia”dan bir alıntı ile bitirelim: "Şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir." 


9 Ağustos 2014 Cumartesi

CB seçimlerine dair

CB seçimlerine dair


Bölüm 1) 

Bugün olup bitenlere baktığımızda 2002 seçimlerinden bu yana günümüz Türkiye toplumu olarak iki cendere arasına sıkıştırıldığımız iddia edilebilir:

Birisi, neo-İslamcılar diye de adlandırabileceğimiz Anadolu’nun muhafazakâr ve dindar geleneklerini taşıyan, modernist çizgiler de barındıran; aynı zamanda Müslüman orta ve yoksul sınıfları bir araya getiren ve çoğunlukla AKP etrafında kümelenen anlayış.

Bu çevreler, CB seçimlerinde, malum, Recep Tayip Erdoğan’ın adaylığı etrafında toplanıyor. Bir dönem bürokratik Türk-İslamcı statükoya ve Kemalist-askeri vesayete karşı mücadele ettiğini, “ileri” demokrasi mücadelesi verdiklerini söyleyerek bugüne kadar kendilerini iktidarda tutmayı başaran bu çevreler, bugün gelinen noktada bizatihi anti-demokratik uygulamaları ve nefret söylemi ile toplumsal kamplaşmayı derinleştirici bir tutum içerisine girerek karşı oldukları, mücadele ettikleri statükonun ve vesayetin kendisine dönüştüler.

Bu nedenle, CB seçimleri dolayısıyla gündemleştirmeye çalıştıkları “Yeni Türkiye” söylemi; paketi janjanlı, renkli, albenili; ancak içeriği itibariyle “eski” Türkiye’ye ait, son kullanma tarihi çoktan geçmiş teorik ve pratik “alışkanlıklarla” dolu.

Diğeri ise, kendilerini Mustafa Kemal’in laik ve cumhuriyetçi mirasının bekçileri olarak gören, geleneksel şehirli CHP-MHP ve askeri yapıyı temsil eden TSK etrafında var olmaya çalışan “endişeli” modernist anlayış.

Bu çevreler de CB seçimlerinde Ekmelettin İhsanoğlu’nu Çankaya’da görmek istiyor. “Eski” Türkiye’nin devamından yana olan, Türk-İslamcı bürokrasi ile Kemalist vesayetçi ordunun bir nevi “eş-başkanlığında”, “Enverci” bir refleksle “kaybedilen kalelerin yeniden fethedilmesi” hayalini kuruyorlar ve CB seçimleri dolayısıyla bu hayal uğruna, bir dönem kanlı bıçaklı oldukları (Ergenekon ve Balyoz davaları) Gülen Cemaati’yle de yan yana geldiklerini bir kenara not edelim.

Daha önceki yazılarımızda da vurgulamaya çalışmıştık, topluma sundukları gelecek/reva gördükleri muamele bakımından bu iki yapının birbirlerinden farklı olmaları şöyle dursun; bu yapılar geçmişten günümüze birbirini besleyen, temiz olmaktan uzak, siyaset kültürlerini birbirine aktaran bir pratiğin içinde oldular. Yakın dönem Türkiye tarihi objektif olarak okunduğunda (özellikle 1950 sonrası) ne söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılabilir sanırım.

        Üç dört yıl önce,  Sabah grubunu yöneten Dinç Bilgin’in çeşitli medya kuruluşlarına verdiği röportajlardaki “günah çıkarma” seanslarını izlemiştik. Hatırlayalım: “Hayatım boyunca İzmir ve İstanbul dışına çıkmayışıma rağmen, hayatımda Kürt ya da Alevi neredeyse hiçbir insan tanımamışken, onlar hakkında ordu içindeki bazı unsurların baskısı ile yanlı/taraflı birçok manşet attım, çok günaha girdim. O dönemde siyasetçilerden çok, generallerden çekinirdik ve çok uyarı alırdık.”

Evet, yukarıdaki alıntıda yer alan “ordu, general” sözcüklerinin yerine “AKP- Recep Tayyip Erdoğan” kelimelerini koyarak tekrar okuduğumuzda “eski” Türkiye ile “yeni” Türkiye arasında “ÖZ”e dair bir şey değişmediğini, AKP’nin “sivil Kemalizm” den başka bir şey olmadığını görüp anlayabiliriz.

Bugün karşı kutuplarda yer alan bu iki yapının 12 Eylül öncesi ortak düşman ilan ettikleri devrimciler, sosyalistler, komünistler, Aleviler, Kürtler ve diğerlerine karşı nasıl ittifak yaptıklarını da unutmamak gerekiyor.

Bölüm 2)

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan politik duruş, bu iki yapının siyaset yapma biçimini de reddeden, toplumsal dinamiklere dayanan, teknolojinin insanlığı getirdiği aşamadan da faydalanarak doğrudan/radikal demokrasi yöntemlerini kullanıp yeni bir siyasetin, toplumcu bir siyasetin ağlarını örmektir.

Peki, Türkiye toplumu buna hazır mı?.. 

CB seçimleri vesilesiyle Türkiye toplumunu yukarıda özetlemeye çalıştığımız geleneksel anlayışlara mahkûm etmeyen, alternatif bir siyaset, gelecek anlayışıyla “Yeni Yaşam” çağrısı yapan Selahattin Demirtaş çizgisi, “güzel bir ihtimal” olarak umut olmanın işaretlerini barındırıyor.

“Radikal demokrasi, barış, herkes için adalet, inanç özgürlüğü, ekolojik toplum, örgütlenme” gibi diğer iki adayın aklının ucundan dahi geçmeyen ilkeleri ile kadına, çocuğa, gençliğe, sistemin ezdiği erkeğe, LGBTİ bireylerine dair söylemleriyle tünelin sonunda ışık görmemizi sağlayan, politik duruşuyla “ortak vatan”da özgür ve onurlu yurttaşlar olarak bir arada yaşayabileceğimize inancımızı tazeleyen bir CB adayı olarak Selahattin Demirtaş önemli bir toplumsal-siyasal aktör olarak yer alıyor.





 
CB seçimleri gösterdi ki seçim, bir makama kimin sahip olup o koltuğa kimin oturacağından ibaret değil; geleceğin, yarının nasıl olmasını istediğimize dair bir tercih.



Sunay Akın’ın dediği gibi: “Tarih dediğin, aslında yarının ta kendisi…