23 Ocak 2015 Cuma

İlk Sigara

İlk Sigara
(Veysel Kaygusuz)

sabah kalktım, çıkacağım evden. kapı açılmıyor. içerde kaldım. uğraştım şak şak. açıldı. bu sefer de kapanmıyor. çağırdım ahmet'i. ayakkabısını kapıda çıkardı, girdi içeri. "girsene ayağınla." dedim. girmedi. rahatlatayım diye ekledim: "tabi dün temizledin yengeyle evi, kıyamadın girmeye." ağzındaki yarım sigarayı silkeledi koridora. sonra güldü.
bir iki denedi, sertçe kilitledi; açtı. anahtar çıkmıyor bu sefer de. *ikti anasını kapının. "hocam bozulmuş bu!" dedi, kimsenin hastalığını anlamadığı bir hastaya teşhis koyan doktor orgazmı yüzünde.
küllük istedi. prestij'ini söndürdü. "ben anahtarcı çağırayım, kapı açık kalsın; nasıl olsa apartmandayım. bir şey olmaz hocam." dedi. "kitap mı çalacaklar amk, ne var evde?" dedim. yine güldü. gülme ahmet asabım bozuk, sabahları lanetin tekiyimdir, diyemedim. verdim anahtarı. "yaptır  işte, ne gerekiyorsa." asansör kattaydı. indik birlikte. dünkü temizlik parasını cebine sıkıştırdım, görmez tarafından. içi içini yedi ibnenin, kaç lira verdim göremedi diye.
çıktım hava güzel. aç açına sigara içmem. yak bir tane dedi tepemdeki güneş. yaktım arabanın çakmağıyla. telefonum çaldı. baktım apartmanahmet. "efendim ahmet?" dedim. efendim diye açarım telefonu. arayan bilir. "abi göbeğin değişmesi gerekiyormuş. murat abi öyle söyledi. "hızlı konuşuyor. kontörü gidiyor çakalın." kapat ben arıyorum se"ni demeden kapattı. umarmış. hiç şaşırtmıyor insanoğlu beni.
"abi şimdi normalde yüz liraymış ama bize yetmişe yapacak, gelsin mi çilingir?" "adisinden takmasın bu ahmet?" "olur mu abi, hep çalıştığımız adam." hep çalıştığınız da beş ayda ne oldu kapıya amk. adiymiş işte!" "elektronik gibi düşün hocam." abiydim, hocam oldum." beş yıl da gider beş ay da. şans yani hocam." hocam ikiledi. "tamam ahmet gelsin yapsın." "parasını napacaz abi?" hocada para yok abide var. "ahmet bir içirmedin ilk sigarayı. gelsin don kişot'tan alsın." "anlamadım hocam kimden alsın?"
cinnet yok diyor sevdicek psikolog. nasıl yok ya nasıl yok!
"kapat ahmet, dönüyorum."


Göç Saati

GÖÇ SAATİ
(Veysel Kaygusuz)

Necla
Ablam üniversiteyi bitirip öğretmen olunca halamların bir tanışı görücü geliyor ablama. Oğlan da öğretmen olunca işler çok kolay oluyor. Hem ablamın uzak kentteki öğretmenliği anneme yakınlaşacak. Her şey ne de kolay oluyor. Yeni bir ev düzeni, yavaş yavaş ödenecek taksitler… Hem babam da destek çıkacak biricik kızına. Bir şeyin bu kadar kolay gelişmesi o şeyin ne kadar da zor süreceğinin habercisi değil midir?
İlk yılları bitmeden ablamın ablalıktan terfisi, anneliğe adımı. Büyüyen karnı, büyüyen sorunları hepsi aynı döneme denk geliyor nedense. Bazı günler bizde yatmaya başlıyor ablam. Babamdan gizli ağlanıyor mutfak köşelerinde. Benim üniversiteyi kazanmam bir trajediyi geciktiriyor. Ama sadece geciktiriyor. Üniversiteye gidiyorum ne mutluluk! Valizimde bu evi taşımayacağım.
Benim kocam Necla’nın kocası gibi olmayacak.

Cemil
Yakışıklı abim. Liseyi bile zor bitirmiş. O günleri pek hatırlamıyorum. Babam çok döverdi abimi onu net hatırlıyorum ama. Günübirlik girilen işler, dikiş tutmayan bir hayat.
Bir akşam abim, Gebze’de yüksek maaşlı bir iş bulduğunu, arkadaşının da aynı fabrikada çalıştığını heyecanla anlatıyor. Annem biricik oğlunu oralara gönderemeyeceğini biraz da babama sitem edercesine söylüyor. Abimin iştahı annemin sitemine yenik düşüyor. Anne oğul ilişkisi tarihsel gelişimini bir kere daha yerine getiriyor.
Valiz hazırlanıyor, ardından su dökülüyor. Birkaç ay annemin hesabına para yatıyor. “İyi ki gitmiş Cemil’im!” diyor annem, “Burada ne yapıyordu ki babasından kaçtıydı zati.”
Dökülen su çabuk getiriyor abimi. İş arkadaşının düğününde gelin arabasını kullanıyor abim. Gelin, damat ve abim ölüyor.
Arabanın ön koltuğundaki bira şişesi kırıkları içime batıyor.


Gülizar
Evimizin neşesi. Gıptayla izliyorum evdeki hallerini. Onun rahatlığını hiçbir zaman kuşanamamış olmak anlamlandıramadığım bir saygı beslememi sağlıyor Gülizar’a. Babamın yanağını sıkar, anneme küfreder, kadınlarla günlerde onlar gibi kadınlaşır…
Bir akşam yurttayken onun telefonuyla fırlıyorum yataktan. “Abla evleniyorum.” Sesindeki mutluluk içimi rahatlatıyor. Vizeler arası tatile getiriyoruz nişanını. Sonra da düğün. Arayı fazla uzatmıyoruz bu sefer. Necla’daki yanlışa düşmüyoruz. Eniştemi ben de seviyorum. Necla’nın kocasına pek benzemiyor. Çok sonra anlıyorum ki aslında kimse kimseye o kadar da benzemiyor.
Polismiş. Annem uzak bir kente gelin gidecek kızına bu sefer üzülmüyor nedense. Gülizar’ın mutluluğu, annemin rahatsız eden rahatlığı, babamın suskunluğu arasında Kütahya’ya gelin gidiyor Gülizar. Çinigar’da iniyor otobüsten. Eniştem bavulları almaya giderken ardından bakıyor Gülizar. “Orda âşık oldum abla” demişti bir seferinde. “Yüzüme öyle bir ayaz vuruyordu ki felç oldum sandımdı.” diye de eklemişti.
Üç ay sonra eve dönüyor Gülizar. Beni de çağırıyorlar. “Bir daha gitmem.” diyor. Nedenini hiç söylemiyor. İşin garibi eniştem de arayıp üstelemiyor. Alıp dışarı çıkarıyorum Gülizar’ı, bir parka gidip oturuyoruz. Karşılıklı birer sigara yakıyoruz. Çayını karıştırırken Gülizar’ın yüzüne bakıyorum belli etmeden. Bir insan bu kadar kısa bir sürede bu kadar hızlı nasıl yaşlanır anlamıyorum. Siyah beyaz Türk filmlerini ancak Gülizar’ın yüzüne bakınca anlıyorum. Bir gecede beyazlaşan saçlara güldüğüme, Selim’le o filmlerin dalgasını geçtiğime utanıyorum.
“Ne oldu Gülizar?” diyorum, sevecen bir abla tonu var sesimde. “Abla boş ver.” diyor “anlatılmaz şeyler bunlar. Çinigar’da âşık olduğum adam değil de yüzüme vuran ayaz ve felçlik kaldı Kütahya’dan bana.” “Dövüyor muydu seni?” “Hayır abla hayır.” Cümlesini bitirmeden öyle bir ağlamaya başlıyor ki…
Gülizar’ı ağlarken ilk görüyorum.

Mahir
En küçüğümdü. Cemil abimin tıpkısı. O kadar benziyordu ki abimin acısı hep taze kaldı evde. Uzun yaz tatillerinde bütün zamanımı onunla geçirirdim. Her şeyi rahatlıkla konuşabildiğini söylerdi benimle. İlk sigarasını benimle içmiş. Bizimkiler uyuduktan sonra kimi geceler sabaha kadar otururduk. Arada da demlenirdik. “Ben okumayacağım abla, hep bu evde olacağım. Anneme ve sana bakacağım.” “Hele bir bitir de ortaokulu bakarız.” diye geçiştirirdim. Çok güzel bir yüzü vardı. “Kız gibi lan!” dermiş arkadaşları. Huzur bulurdum yüzünde.
Bir Selim’in bir de Mahir’in yüzü…

İsmail
Babamızdı. Asırlık çınarımızdı. İçten çürüdüğünü göremedim.

Elmas
Annem. Hiç eskisi gibi olamadı. Delirdi. Hele babamı kaybedince…


Hayat Bilgisi Dersi


Hayat Bilgisi Dersi
(Veysel Kaygusuz)

bu bebe, arada ziyaretime geliyor ve hiç susmuyor. gerekli, gereksiz hep konuşuyor. ablasıyla bir şey konuşmaya kalksak araya giriyor. o konuyla ilgili sözcüğünün yettiğince fikir beyan ediyor. bugün eşanlamlı sözcükleri öğrenmiş. beni sınav yaptı. bilmeme şaşırdı. çocuklar her şeye şaşıyor. büyükler şaşırma yetisini yitirmiştir. sonra yedi tane eksisi varmış. beşini, öğretmeninin leptopundan gogula girip ligtv'yi açıp akıllı tahtaya yansıttığı için; ikisini de silgisinin parçasını ararken almış. yani, diyorum seyyar satıcı gibi ortalıkta dolaşıyordun. he, diyor.
en sevdiği ders hayat bilgisiymiş. niye, diyorum. eee, çok kolay çünkü, diyor. hayat yani baba diye de ekliyor. ben o dersten kaldım lan, diyorum. nasıl yaa diyor dudağını büzüştürerek. bir şey yok, diyorum. anlamıyor. iyi ki anlamıyor.
bugün iyice cozuttu. en son boy aynasının önüne geçip göbeğini açıp, sıkıp bişiler yaptı. gel bak baklavaya, dedi. harbi lan, ne zaman oldu bu, diye sordum. epeydir var, dedi bilgiç bok.
2.sınıfı Adana'da okuyacakmış. kuzenin okuyamıyormuş ama. eğitimi kötü olmasın oraların, diyorum. laf ebesi çakal: iyi işte hep birinci olurum, diyor.
öpüp susuyorum.

1978 Yazılı Tişört

1978 Yazılı Tişört
(Veysel Kaygusuz)
önce kumralmış saçlarım. gülme! fotoğraflarım var. annem: "avusturya'nın şampuanından mı güneşsizliğinden mi bilmiyorum da kıvır kıvırdı, kumraldı saçların oğlum." demişti o fotoğrafları sorduğumda.
üzerimde 1978 yazılı beyaz bir tişört var. ablam da yanımda, o zamanlar tosunumsu ablam. onda da aynı tişörtten var. sonra annem dayanamamış oralara. "dil bilmem, komşu ağırlayamam. kapıdan dışarı çıkamam. baban ağır işçi. sabahın beşinde gidiyor işe. gece geliyor işten. böyle büyük marketler var. oraya götürüyor bazen baban. sen gavur kadınların kucağında reyon reyon gezdiriliyorsun. gözün kocaman. sana nazar boncuğu takmaktan, dua okumaktan helak oluyorum." almış, gelmiş bizi.
ben döner dönmez sarılık olmuşum. öleceğim sanmışlar. peygamber sünnetli ve adaklı bir isimle doğduğumdan Allah beni korumuş. hâlâ da koruyormuş. annem öyle diyor. şıhları var, onlar da koruyor. ama altı yaşımda yaramazlık yaptığım bir gün kaynar suyu sol koluma döktüğümde korumamış. en acılı, ağrılı yılımdı. motosikletiyle pansumana eve gelen Ali amcanın komiklikleri, ninemin masalları olmasa yatmaktan sırtım uluyacaktı. o yıllardan sol koluma yara kaldı, kocaman. çocukluğum o utançla geçti. saçmalık işte.
neyse sonra büyüdük. insan çabuk büyüyor. şakaklarıma aklar düşmeye başlayınca riçırt giyır'a benzeyen yakışıklı babam, -ki o zaman rahmetli değildi- hah şimdi bana benzemeye başladın lan, dedi. eee, saç bu. şakaklarla kalmıyor. sarıveriyor kafanı gri, ak şeysiler.
insan yaralarını sarınca ya da unutunca kendiyle sohbet edebiliyor. denize girebiliyor yüzme bilememesine sebep sol koluyla. ne bileyim bir kadını sarabiliyor. saçtı, tüydü, kıldı deyip geçmemek lazım. benim ahvalim buncaz şimdilik.
annemin beni koruduğuna inanan Allah hepinize rahatlık versin. iyi uykular.