23 Ocak 2015 Cuma

Göç Saati

GÖÇ SAATİ
(Veysel Kaygusuz)

Necla
Ablam üniversiteyi bitirip öğretmen olunca halamların bir tanışı görücü geliyor ablama. Oğlan da öğretmen olunca işler çok kolay oluyor. Hem ablamın uzak kentteki öğretmenliği anneme yakınlaşacak. Her şey ne de kolay oluyor. Yeni bir ev düzeni, yavaş yavaş ödenecek taksitler… Hem babam da destek çıkacak biricik kızına. Bir şeyin bu kadar kolay gelişmesi o şeyin ne kadar da zor süreceğinin habercisi değil midir?
İlk yılları bitmeden ablamın ablalıktan terfisi, anneliğe adımı. Büyüyen karnı, büyüyen sorunları hepsi aynı döneme denk geliyor nedense. Bazı günler bizde yatmaya başlıyor ablam. Babamdan gizli ağlanıyor mutfak köşelerinde. Benim üniversiteyi kazanmam bir trajediyi geciktiriyor. Ama sadece geciktiriyor. Üniversiteye gidiyorum ne mutluluk! Valizimde bu evi taşımayacağım.
Benim kocam Necla’nın kocası gibi olmayacak.

Cemil
Yakışıklı abim. Liseyi bile zor bitirmiş. O günleri pek hatırlamıyorum. Babam çok döverdi abimi onu net hatırlıyorum ama. Günübirlik girilen işler, dikiş tutmayan bir hayat.
Bir akşam abim, Gebze’de yüksek maaşlı bir iş bulduğunu, arkadaşının da aynı fabrikada çalıştığını heyecanla anlatıyor. Annem biricik oğlunu oralara gönderemeyeceğini biraz da babama sitem edercesine söylüyor. Abimin iştahı annemin sitemine yenik düşüyor. Anne oğul ilişkisi tarihsel gelişimini bir kere daha yerine getiriyor.
Valiz hazırlanıyor, ardından su dökülüyor. Birkaç ay annemin hesabına para yatıyor. “İyi ki gitmiş Cemil’im!” diyor annem, “Burada ne yapıyordu ki babasından kaçtıydı zati.”
Dökülen su çabuk getiriyor abimi. İş arkadaşının düğününde gelin arabasını kullanıyor abim. Gelin, damat ve abim ölüyor.
Arabanın ön koltuğundaki bira şişesi kırıkları içime batıyor.


Gülizar
Evimizin neşesi. Gıptayla izliyorum evdeki hallerini. Onun rahatlığını hiçbir zaman kuşanamamış olmak anlamlandıramadığım bir saygı beslememi sağlıyor Gülizar’a. Babamın yanağını sıkar, anneme küfreder, kadınlarla günlerde onlar gibi kadınlaşır…
Bir akşam yurttayken onun telefonuyla fırlıyorum yataktan. “Abla evleniyorum.” Sesindeki mutluluk içimi rahatlatıyor. Vizeler arası tatile getiriyoruz nişanını. Sonra da düğün. Arayı fazla uzatmıyoruz bu sefer. Necla’daki yanlışa düşmüyoruz. Eniştemi ben de seviyorum. Necla’nın kocasına pek benzemiyor. Çok sonra anlıyorum ki aslında kimse kimseye o kadar da benzemiyor.
Polismiş. Annem uzak bir kente gelin gidecek kızına bu sefer üzülmüyor nedense. Gülizar’ın mutluluğu, annemin rahatsız eden rahatlığı, babamın suskunluğu arasında Kütahya’ya gelin gidiyor Gülizar. Çinigar’da iniyor otobüsten. Eniştem bavulları almaya giderken ardından bakıyor Gülizar. “Orda âşık oldum abla” demişti bir seferinde. “Yüzüme öyle bir ayaz vuruyordu ki felç oldum sandımdı.” diye de eklemişti.
Üç ay sonra eve dönüyor Gülizar. Beni de çağırıyorlar. “Bir daha gitmem.” diyor. Nedenini hiç söylemiyor. İşin garibi eniştem de arayıp üstelemiyor. Alıp dışarı çıkarıyorum Gülizar’ı, bir parka gidip oturuyoruz. Karşılıklı birer sigara yakıyoruz. Çayını karıştırırken Gülizar’ın yüzüne bakıyorum belli etmeden. Bir insan bu kadar kısa bir sürede bu kadar hızlı nasıl yaşlanır anlamıyorum. Siyah beyaz Türk filmlerini ancak Gülizar’ın yüzüne bakınca anlıyorum. Bir gecede beyazlaşan saçlara güldüğüme, Selim’le o filmlerin dalgasını geçtiğime utanıyorum.
“Ne oldu Gülizar?” diyorum, sevecen bir abla tonu var sesimde. “Abla boş ver.” diyor “anlatılmaz şeyler bunlar. Çinigar’da âşık olduğum adam değil de yüzüme vuran ayaz ve felçlik kaldı Kütahya’dan bana.” “Dövüyor muydu seni?” “Hayır abla hayır.” Cümlesini bitirmeden öyle bir ağlamaya başlıyor ki…
Gülizar’ı ağlarken ilk görüyorum.

Mahir
En küçüğümdü. Cemil abimin tıpkısı. O kadar benziyordu ki abimin acısı hep taze kaldı evde. Uzun yaz tatillerinde bütün zamanımı onunla geçirirdim. Her şeyi rahatlıkla konuşabildiğini söylerdi benimle. İlk sigarasını benimle içmiş. Bizimkiler uyuduktan sonra kimi geceler sabaha kadar otururduk. Arada da demlenirdik. “Ben okumayacağım abla, hep bu evde olacağım. Anneme ve sana bakacağım.” “Hele bir bitir de ortaokulu bakarız.” diye geçiştirirdim. Çok güzel bir yüzü vardı. “Kız gibi lan!” dermiş arkadaşları. Huzur bulurdum yüzünde.
Bir Selim’in bir de Mahir’in yüzü…

İsmail
Babamızdı. Asırlık çınarımızdı. İçten çürüdüğünü göremedim.

Elmas
Annem. Hiç eskisi gibi olamadı. Delirdi. Hele babamı kaybedince…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder